Telefon dinleme demode mi oldu

Millet artık dinlenmeyi değil, dinlemeyi dert ediyor diyeceğim ama sözlük anlamı olarak “dinlemek” de bence pek tabiatımızın tanımlayıcı unsurlarından değil. Hele - ister ülkede, ister evde fark etmez- iktidarsan…

Bir dönem manşetlerden inmeyen, tele(dedi)kodulara bile -millî menfaatlere uygun olarak- çekidüzen getiren “telefon dinleme”lerine de alıştık herhalde. Kabuk bağladık, o pervasızlığa da…

Yakın tarihin dinleme skandalları, her an, her yerde patlayan telekulak bombaları, anti-sosyal ya da sosyal medyada faş edilen “Flaş Flaş!” ses kasetleri, onlara aynı telden mukabele etmeye çalışan “Bizim varsa, sizin de var” kayıtları… Koltuk çökerten başka “kaset”ler… Telefon rehberiyle yarışan “telefon dinleme listeleri”… Ol cümle manşetler artık medyanın, hatta Google’ın işportasında bile rağbet görmüyor, görme ihtimali olanı da ana santralden “vize” alamıyor sanıyorum.

“Karşıma kimbilir ne skandallar, her şey dâhil ne Watergate Hotel’ler çıkacak?” beklentisiyle Google’a “Telefon dinleme-dinlenme” filan yazıyorum. Sayfalarca reklâm çıkıyor. İroni yapmıyorum. Alt alta çıkan linklerin tümü, “Dünyada ilk defa, 7 gün dene… Ön ödeme, ön şart yok. Telefon dinleme programları…”, “Ücretsiz casus telefon dinleme ve takip programı”, “Telefon ve ortam dinleme”, “Eşimin telefonunu nasıl dinleyebilirim” soruları vs… Üşenmiyorum, Google’da ilk açılan on sayfaya bakıyorum… Hiçbirinde bir dönem kapsama alanı arşa ulaşan telefon dinleme meselesine dair tek haber yok. Varsa yoksa “Başkasının telefonunu/hayatını nasıl dinlerim?” kıpır kıpırlığı.

Dinlemeyi sevmeyen, “dinleme”ye bayılabilir

Millet artık dinlenmeyi değil, dinlemeyi dert ediyor diyeceğim ama sözlük anlamı olarak “dinlemek” de bence pek tabiatımızın tanımlayıcı unsurlarından değil. Hele – ister ülkede, ister evde fark etmez- iktidarsan… Zira iktidarın ölçüm nesnesi kulak değil. Fakat tarihte bir kral tahtına oturduğunda kulağının her yeri, her şeyi, her şartta duyması şart ve hak! 

Efsanedeki “Midas’ın kulakları eşek kulakları” meseli de, kıssasına bu pencereyi de açarak güncellenmeli belki de. Kral Midas’a müzik kulağı olmadığı için ceza olarak takıldığı rivayet edilen “eşek kulakları”, aslında her kralın, her şeyi pervasızca duyma/dinleme ihtirasına, o hırsla hiçbir kural, ahlak, nizam tanımamasına hınzır bir gönderme olarak da sereserpe yorumlanabilir.  

Bu yargılarımın kerterizinde şöyle devam edebilirim; konuşmasına es verip karşısındakini dinlemeyi sevmeyenler, başkasının telefonunu “dinleme”ye bayılabilir.

Hatırlayalım… Bir zamanlar Anadolu’da telefonda mavra yapmaktan, mecazdan-metafordan bile korkar hâle gelmişti insanlar: “Yahu sus, dinliyorlar…” Hâl böyle olunca… Dinleme olayını da eğrisiyle doğrusuyla anlamak farz olmuştu elbet.

Teknik takipler, ortam dinlemeler, sinyal boğucular-jammerlar, şifreler, anahtar kelimeler, dinlenen kelime setleri doldu ulusal merak dağarcığına…

Sürekli yayılan, kulaktan kulağa oradan telekulağa fısıldanan bu hâlet-i rûhiyeyi (lânet-i rûhiye de denilebilir) anlamak kolaydı. İçinde çevre esnafına kadar uzanan yüzlerce isimle dolu “telefon dinleme listeleri”nden, ses kayıtlarından geçilmiyordu ortalık. Gündemdeydi, hayatımızdaydı her gün.

“Eyvah” değişti, değiştirildi…

Ardından ülke normallerine uygun olarak, şehir efsanelerine, fantastik komplo teorilerine geldi sıra. (Komplocu puslu havayı sever) Cızırtılardan, yankılardan, tuşladığımız sihirli kodlardan, çevireceğimiz numaranın başına koyduğumuz rakamlardan, hatta kullanmadığımız zamanlarda telefonumuzun sıcaklığından dinlenip dinlenmediğimizi saptadık.

Komplo teorileri, çoluk çocuğa alınan plastik oyuncak telefonların da dinlendiği mertebesine erişmiş miydi hatırlamıyorum ama cep telefonu sadece “Babalar Günü”nde çalanlar bile “Şşşş… Kapat… Kapat…” paranoyasının kıyılarında geziyordu.

Gündem sürekli “Eyvah dinleniyoruz” olunca, böyleydi halimiz. Sonra gündem değişti, “Eyvah” değişti, biz de değiştik. İlgi odağımıza başka felaketler, skandallar, rezaletler yerleşti, yerleştirildi. “O hareketli gündem nasıl değişti?” diyorsanız, o mevzuda da “zihni sinir” fikirlerim var.  

Dinleyen de dinlenirse…

Ne zaman ki “Dinleyin” talimatını verenler, paralel telefondaki “muhterem dinleyiciler”in şahıslarına ait telefonları da dinlediğini öğrendiler… Sonra da fısıl fısıl yaptıkları konuşmayı internete düşen kayıtlardan can kulağıyla, daha doğrusu can havliyle dinlediler… Coppola’nın o ünlü “The Conversation” filminde tüm işi, görevi başkalarını dinlemek olan Harry Caul’un (Gene Hackman) finalde kendinin de dinlendiğini öğrendiği o meşum andaki gibi öylece kalakaldılar.

Fikrimce telefon dinleme meseleleri o süreçte manşetlerden indi. Doğaldı, o ortamda gazetenin biri “Dinleme Skandalı” diye manşet atsa, ilk kelimede haberi kimlerin üzerine alınacağı belliydi. Öyle manşetler solarken, ardından tapeler de reddedildi. O da doğaldı; kayıttan dinletilirse insan kendi sesini yabancılar, tanıyamaz, kendi kokusunu alamaz ya, ondandı belki.

“Telefonunuz dinleniyor” meselesi gündemden uzaklaştı/uzaklaştırıldı ama yakın tarihin raflarına kaldırılmadı aslında. Kullanışlı, “yeniden kıymetlendirilebilir” olanları yerli yerine yerleştirildi. Bir üst aşamaya evrilen dinleme skandallarını, o tapeleri şimdi bazı “iddianağme”lerden okuyoruz. Yukarıdan aşağı, soldan sağa herkesin telefonlarını dinleyip gerektiğinde internete sızdıran, nihayetinde ağırlaştırılmış cezalara çarptırılan vatan hainlerinin devr-i zamanında elde ettiği tapeleri de orada, deliller arasında görebiliyoruz. O büyük suçu işleyenlerin materyalleri şimdi başkalarını suçlayan iddianamelerde tek ve pek büyük “kanıt”a dönüşebiliyor. Yeniden kıymetlendiriliyor.  

Kayda kuyda gerek kalmadı

Yaklaşık üç yıldır hapiste yatan Osman Kavala’ya yönelik iddianamede muhtemelen o pazardan edinilen “tape”lerden biri şöyle mesela:  “Kavala: Poğaça ama dur bak onları söyle sen de… Ö: Küçük meyve suyu olur, su olur, süt, süt önemli, küçük süt… Kavala: Peki, tamam.” Böyle konuşmalardan, o poğaçadan “şüphelilerin Gezi eylemini organize, katılan şahısları da finanse ettiği…” ni çıkarmak mümkün.

Bu ve benzer davalar hâlâ gündemde. Onlar hapiste… Fetö’ye araziler ikram edenler, onunla yatıp onunla kalkanlar, “o zamanlar öyleydi hukuku”ndan dokunulmaz.

Çağdaş Türkiye koşullarında birisini suçlamak için bazen “telefon dinleme” gerekmediği gibi, bazen de “dinleme” yetmiyor. “Dinleyip engin bir yaklaşımla yorumlama”, dinlenen konuşmadaki “örtülü mana”nın herşey serbest analizi, “suça telefon kaydı yahut telefon kaydına suç monteleme” gerekebiliyor.

Hani birisine sevgiyle “Yerim seni” demişsindir de, gün gelir devran döner o tape “yamyamlığın ayan beyan kanıtı”na dönüşür. İşte öyle… Bugün hapiste yatan ya da aranan “dinleyenler”e o dönem sağlanan sınırsız kudretin müsebbipleri –telefon- numaralarını değiştirir, onların materyalleri Fetö mağduruna kapak olur. “Kanunsuz, hukuksuz dinleyen”ler mahkûm olurken, o vasıtayla “kanunsuz, hukuksuz dinlenen”in de mahpus kalabildiği iki uçlu değnek…

Artık kayda kuyda da pek gerek kalmadı. Telefon dinleme şart değil “mâkul şüphe” yeterli. “Mâkul”, kişiden kişiye, mevzudan mevzuya, dönemden döneme değişirmiş… Ne gam.

Bir zamanlar açıkça var olan, kabul, hatta itibar gören paralel yapıyı, sap dönüp keser dönünce yine “paralel yapı” olarak suçlamak… Ne gam.

“Tape siyaseti”nden, “tape hukuku”na…

“Tape siyaseti”nden “tape hukuku”na… Oradan neyin, nasıl, nereden, ne zaman, ne yolla, kimden elde edildiğine, hukukuna-hukuksuzluğuna filan aldırmayan “tape delil”lerine… Oradan da tape mahkûmlarına…

“Telefon dinleme”nin harcıâlemden sayıldığı zamanlardan geçiyoruz. “Özel hayatın masûniyet”i derseniz, kullandığım kelime kadar “eski”miş, bazı kulaklara o denli yabancı.

Bu ahizeden seslenerek, telefon dinleme, sosyal medyadan, twitter’dan “gözetleme”nin ve o yolla mahkûm edilenlerin yanında demode kaldı diyemem ama… O silahın vaktiyle onu kılıfına uyduranların topuğunda da patlaması bazı şeyleri etkiledi diyebilirim. 

Kulakların çınlasın, Harry Caul…

BİR FİLM/BİR REPLİK

Amy:Bana kendinden, sırlarından bahset.

Harry:Hiçbir sırrım yok.

Amy:Sırların var Harry, olduğunu biliyorum. Bazen buraya geliyorsun ve bana söylemiyorsun. Bir keresinde seni merdiven boşluğunda bir saat boyunca saklanırken ve burayı izlerken gördüm. Beni bir şeyler yaparken yakalamayı düşünüyorsun. Kapıyı kendine has bir şekilde açıyorsun.  Önce anahtarı kilide çok sessizce sokuyorsun, sonra kapıyı hızla açıyorsun. Sanki beni bir şey yaparken yakalamayı istiyorsun. Bazen telefonda konuşurken beni dinlediğini bile düşünüyorum. (The Conversation, Yön: Francis Ford Coppola, 1974)

KAPAK FOTOĞRAFI: “Başkalarının Hayatı (Das Leben der Anderen)”, Yön: Florian Henckel von Donnersmarck, 2006.

Önceki İçerikRepçi Eypio, Babacan’ın “kulaklarını çınlattı”
Sonraki İçerikSekülerlik, dindarlık, kadınlık