Siyaset kazandırır

Türkiye’de 2013-2015 çözüm sürecinin yıkılmasının ardından oluşan kaotik ortam, sorunun kısa vadede siyasi masaya taşınmasını imkânsızlaştırdı. Kürt meselesinin adının anılması bile zorlaştı. “Kürt meselesi vardır. Hayır, yoktur” gibi ilkel bir tartışma siyaseti esir aldı. Mevcut şartların bu derece menfi olması, çözümün siyasi mekanizmalarda olduğunu savunan sivil aktörlerin mesuliyetlerini artırıyor. İrlanda deneyi bunu doğrulayan bir örnek teşkil ediyor.

İki hafta önce Democratic Progress Institute’un  (DPI) bir çalışması için, Türkiye’den bir grup gazeteci, araştırmacı ve akademisyenle İrlanda’nın başkenti Dublin’deydik. Karşılaştırmalı çalışma ziyaretleri hem bilgileri tazelemek hem de orada olanları bizde olanlarla mukayese etmek açısından son derece öğretici oluyor. Oral Çalışlar, bu ziyarete dair izlenimlerini paylaştı (Serbestiyet, 7 ve 8 Aralık 2021); ben de birkaç not düşmek isterim.

Uzun bir tarihi arka planı olan Kuzey İrlanda sorununda, 10 Nisan 1998’de imzalan Hayırlı Cuma Anlaşması (Belfast Anlaşması), bir dönüm noktası oldu. Anlaşma; anayasanın, hukuk düzeninin ve ceza sisteminin değişmesini, kolluk kuvvetlerinin yeniden inşasını, belirli şartlar altında tutukluların serbest bırakılmasını ve medeni hakların genişletilmesini öngörüyordu. Taraflar, anlaşmanın bazı maddelerinde hızla ilerlediler; mesela tutukluların salıverilmesi büyük bir sorun yaratmadı. Fakat silahların bırakılması zaman aldı, toplamda dokuz yıl sürdü.

Hayırlı Cuma’nın en büyük başarısı, ölümleri durdurmasıydı. Ama bu noktaya bir günde gelinmedi. Yakın geçmişte üç önemli barış denemesi vardı; 1974’te, 1985’te ve 1993’te. Her bir deneme, farklı sebeplerle boşa çıksa da bir birikim oluşturdu ve nihayetinde 1998’de netice alındı. İrlanda, çatışmaları bitirdi ve sürekli ölümü konuşan, ölüm korkusu duyan ve ölümle anılan bir ülke olmaktan kurtuldu. 

Başarı için kapsayıcılık şart

Anlaşmanın mimarlarından biri olan eski İrlanda başbakanı Bertie Ahern’e göre, son girişimin başarılı olmasının temel nedeni, kapsayıcı olması; kadınlardan gençlere, işçilerden işverenlere kadar bütün bileşenlerin sürecin bir parçası kılınmasıydı. Salt elitler arası görüşmelere bel bağlandığında, barış süreçlerinin başarı şansı sınırlı olurdu. Lakin kapsayıcılığın da kendine özgü sorunları vardı ve bunlardan iki tanesi özellikle önemliydi:

Birincisi, böyle bir sürecin tasarımını yapmak ve hayata geçirmek kolay değildi. Bilhassa şiddete başvuranların masaya dâhil edilmesi, mağdurların sert tepkilerinden dolayı, siyasetçileri kaygılandırıyordu. İkincisi de, aktörlerin sayısının fazla olması kuşkuları besleyip büyütüyor ve müzakere yapmayı zorlaştırıyordu.

Fakat herhangi bir aktörü dışarıda tutmaktansa içeride tutmak daha doğruydu. Ana hedef silahları susturmak olduğunda, elden geldiğince çok sayıda insanı sürecin içine çekmek ve sorunları masada konuşmaktan daha iyi bir çare yoktu.

Sihirli bir değnek

Şüphesiz, bir barış anlaşmasına varmanın hayati bir değeri var. Ama anlaşmayı imzalamakla bütün sorunların sihirli bir değnek değmişçesine hemen çözülmeyeceğini de bilmek gerekir. İyiye doğru dönüşüm bir düğmeye basar gibi olmaz. Bazıları geçmişe takılır, eskide kalmak ister. Geleceği paranteze alıp, hayatını geçmişle şekillendirir. Barışın birçok getirisi olur ama zihniyetler bir günde sabahtan akşama değişmez.

Barışın ardından, daima çözülmeyi bekleyen başka konular çıkar. Geçmişte hiç düşünülmeyen hususlar bir probleme dönüşür. Hakeza toplumsal gündemin odağına barış konulduğunda, büyük hikâyeler daha çok ilgi çeker, karar vericiler ve kanaat önderleri bu hikâyelere gömülürler. Geniş kitleleri ilgilendiren yoksulluk gibi, işsizlik gibi diğer yaşamsal konular ya unutulur ya da bunlara gerektiği kadar hassasiyet gösterilmez. Bu da bazı kesimleri rahatsız edip onları barışa kayıtsız ya da karşıt hale getirebilir.

Ezcümle, barış olsa da sorunlar devam eder, herkesin mağduriyetini tamamen bitirmek mümkün olmaz. Ama bu barışın kıymetini azaltmaz. Çatışmaların durması, insanlar arasında diyalog ve iletişim kanallarını artırdığı ölçüde müspet bir değişim potansiyeli içerir. Bir barış anlaşmasının en büyük kazanımı, ölümleri sonlandırması ve geçmişten veya bugünden kaynaklanan sorunları ve talepleri demokratik siyasetin meselesine dönüştürmesidir.

Masaya dökülen asit

Fakat bir barış anlaşmasına giden yolda ve hatta anlaşma imzalandıktan sonra da, şiddet tekrar baş gösterebilir. Masaya oturanlar masayı terk edebilir ve çatışmalar yeniden toplumsal hayata hâkim olmaya başlayabilir. Çeşitli nedenlerden kaynaklanabilir bu hal: Tarafların birbirlerini anlamamaları ya da taahhütlerini yerine getirmemeleri, olası bir barışın kendi şahsi, parti ya da örgüt menfaatlerine aykırı düştüğünü düşünmeleri, içte ve dışta dengelerin değişmesi, yeni dinamiklerin ortaya çıkması, vb. bu nedenler arasında sayılabilir.

Ancak hangi gerekçeyle olursa olsun bir biçimde durmuş olan şiddetin yeniden alevlenmesi, “masanın üzerine dökülmüş asit etkisi” yaratır. Çünkü bir yandan, zaten taraflar arasında düşük seviyelerde seyreden güveni sıfırlar, diğer yandan ise en ateşli demokratik çözüm taraftarı siyasi ve sivil aktörleri halk karşısında çok bir güç duruma düşürür. Masaya geri dönmek çok ama çok zorlaşır.

Tam bu bağlamda sivil topluma mühim vazifeler düşer. Güçlü ve dinamik bir sivil toplum, süreç esnasında taraflar geri adım attığında veya süreçten yüz çevirdiğinde bir direnç alanı oluşturabilir. Çatışmalı dönemlerde ise sivil toplum, farklı toplumsal grupları bir araya getirebilir ve sesi duyulmayan/az çıkan barış yanlılarına ses olabilir. Sabırla ve ısrarla siyasi bir süreç için koşulları yaratmak için çabalayan ve uygulanabilir plan, proje ve programlar geliştiren bir sivil toplum yapısı, barışa giden yolun taşlarının döşenmesinde katkı sunabilir.

Herkesin alacağı ders

Türkiye’de 2013-2015 çözüm sürecinin yıkılmasının ardından oluşan kaotik ortam, sorunun kısa vadede siyasi masaya taşınmasını imkânsızlaştırdı. Kürt meselesinin adının anılması bile zorlaştı. “Kürt meselesi vardır. Hayır, yoktur” gibi ilkel bir tartışma siyaseti esir aldı. Mevcut şartların bu derece menfi olması, çözümün siyasi mekanizmalarda olduğunu savunan sivil aktörlerin mesuliyetlerini artırıyor.

Son bir not: Sinn Fein, şu anda Kuzey İrlanda’nın en büyük partisi; gelecek seçimleri bu partinin kazanması yüksek bir ihtimal olarak dillendiriliyor. İrlanda siyasetini yakından takip edenlere göre bu başarının altında yatan üç sebep var: Partinin sosyal demokrat programlara yönelmesi, örgütlenme becerisini siyasi alana yansıtması ve Hayırlı Cuma Anlaşması’ndan kaynaklanan sorunlar nedeniyle Katolik seçmeni çevresinde toplaması.

Eğer beklendiği gibi Sinn Fein sandıktan muzaffer çıkıp hükümeti kurarsa, bu hem İrlanda hem de İngiltere için dikkatle izlenmesi gereken bir tecrübe olacak. Siyaset kazandırıyor ve çözüm siyasette; herkesin bu tecrübeden alacağı dersler olsa gerek.