Tahran’ı Riyad ve Washington mu vuruyor?

 

Daesh Londra’dan sonra Tahran’ı vurdu. Çarşamba günü İslami Şûra Meclisi binası ve İslam Devrimi’nin büyük önderi Humeyni’nin türbesi gibi teokratik İran rejiminin çok iyi korunan simgelerine saldırdı. 13 kişinin yaşamını yitirmesine, onlarcasının da yaralanmasına yol açan bu saldırılar her şeyden önce İran’ın terörden arınmış güvenli bir ülke olduğu mitini de yıkmış oldu.

 

Aslında Daesh’in İran’ı vurması çok da şaşırtıcı değil. İran, Irak ve Suriye’de destek verdiği silahlı Şii milisler aracılığıyla Daesh’e karşı örtülü bir savaş yürütüyor. İran’lı yetkililere göre, Sünni Cihadizm’e karşı sınır ötesinde verilen mücadelenin asıl amacı, savaşı kendi toprakları dışında tutmak. Çünkü Daesh 2015’den beri İran’a terör tehdidinde bulunuyor. İran’ın kapalı bir rejimi olduğu için pek duymuyoruz belki ama Sünni nüfusunun (yüzde 15) yoğun olarak yaşadığı eyaletlerinden biri olan Pakistan sınırına bitişik Sistan ve Belucistan ’da zaman, zaman yerel cihatçı grupların terör eylemleri oluyor. Bunlardan sonuncusu Cumhurbaşkanlığı seçimleri kampanyası sırasında Tahran’ın Pakistan’a bağlı olmakla suçladığı Adalet Ordusu (Jaish al-Adl) tarafından gerçekleştirilmiş ve 10 İranlı askerin ölümüne yol açmıştı.

 

Daesh son aylarda İranlı Sünnilere yönelik propagandasına hız vermiş, geçen Mart’ta onları rejime karşı ayaklanmaya çağıran bir video da yayınlamıştı. Milli Güvenlik Yüksek Şurası Sekreter Yardımcısı Rıza Seyfullah’ın Tahran’daki saldırıları Daesh’e katılmış olan İran vatandaşlarının gerçekleştirmiş olduğunu açıklaması, yukarıda belirttiğim gibi, çevresi alev, alev yanarken İran’ın istihbarat ve güvenlik birimlerinin başarılı çalışmaları sayesinde adeta bir güvenlik adası olduğu tezini yerle bir ediyor. Bu tezi Cumhurbaşkanı Ruhani, son seçim kampanyası sırasında kullanmıştı. Batı medyası bu nedenle Tahran saldırılarının Ruhani ’ye de bir darbe vurduğu görüşünde.

 

İran Riyad ve Washington’u suçluyor

 

İranlılar Tahran saldırıları ardından sosyal medya üzerinden uluslararası toplumu Birleşik Krallık gibi Daesh’in hedefi olan İran’la dayanışmaya çağırdı. 22 Mayıs’taki Manchester Arena katliamının ayağa kaldırdığı Batı toplumu 31 Ağustos’ta Kabil’de meydana gelen çok daha büyük katliama göreceli olarak sessiz kalmıştı. Terör insanlığa karşı bir suç olduğuna göre, toplumların verdiği tepki ilkesel olmalı, Manchester, Londra, Kabil ya da Tahran, nerede vuku bulursa bulsun, ölenlerin etnik kökenleri, inançları, dinleri, mezhepleri ne olursa olsun terör eylemlerine kuşkusuz aynı kararlılıkla karşı çıkılmalıydı.

 

Ne var ki İranlıların sosyal medyadaki mesajları bu son derece haklı ilkesel tepkilerle sınırlı kalmadı. Devrim Muhafızları’nın İSNA Ajansı üzerinden yayımladığı bildiride olduğu gibi, saldırılardan ötürü Suudi Arabistan ve müttefiki ABD de suçlandı. Bu suçlamada İran resmi makamlarının Daesh’i Suudi Arabistan ve ABD tarafından bölgede ve özellikle İran’ın müttefikleri Suriye ve Irak’ta kaos yaratmak için kurulduğu tezinin rolü olduğuna kuşku yok.

 

Devrim Muhafızları, söz konusu bildirisinde, ABD Başkanı Trump’ın son Körfez ziyaretinde Orta Doğu’daki terörizm ve şiddet eksenine Daesh’in yanı sıra bölgede izole etmeyi vaat ettiği İran’ı da dâhil etmesini eleştiriyor.  Devamla Tahran saldırılarının “ABD Başkanı’nın bölgenin teröristlere hep destek vermiş olan reaksiyoner hükümetlerinden birinin Başkanı ile görüşmesinin ardından gerçekleşmiş olmasının anlamının ağır olduğunu” ileri sürüyor.

 

Aslında İran’ın Trump tarafından Daesh’le aynı kefeye konulmasına Batılı entelektüeller de tepki gösteriyor. Örneğin Le Monde’un “Tribune” köşesinde Tahran saldırılarından çok önce (29 Mayıs) “İran’ın 2001’den beri Batı’yı vuran cihatçı terörizmle ilgisi yok (…) ” (L’Iran n’a rien à voir avec le terrorisme djihadiste qui frappe l’Occident depuis 2001) başlıklı bir yazı yayımlanmıştı.

 

Yazıda özetle, ABD Başkanı’nın, Ruhani gibi ılımlı bir şahsiyetin yeniden Cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından İran’ı “uluslararası terörün başlıca finansörü ve organizatörü”  ilan etmesinin yalan olduğu ve bu yalanın bugün Afganistan, Irak, Suriye ve Libya’da hüküm süren kaosu İran’a yaymak isteyenlerin işine geldiği vurgulanıyor. Tahran’ın Irak, Suriye ve Irak politikasının elbette tartışılabileceği, hatta eleştirilebileceği ama “tarihi emperyalizmi” ya da bölgede “Şii hakimiyeti” hayalleri gibi basit kavramlarla izah edilemeyeceği belirtilerek, sonuç itibariyle Rakka’yı işgal edenin de 11 Eylül’ü gerçekleştirenin de İran olmadığının altı çiziliyor.   

 

Tahran saldırılarının da açıkça gösterdiği gibi, İran’ı Daesh’le aynı kefeye koymak da Irak ve Suriye başta olmak üzere bu bölgede Devrim Muhafızları’nın fiilen desteklediği Şii milisler aracılığıyla vekâleten yürüttüğü alan hâkimiyeti savaşlarını aklamak da doğru değil. Benzer bir mantık çizgisinden hareketle, Daesh’in sadece İran’ı bölgede izole etmek için kurulduğunu iddia etmek de öyle. Çünkü bunu söylemek İran’ın bölgedeki yayılmacı politikalarına da vize vermek anlamına geliyor. Peki ama Daesh, Suudi Arabistan ve büyük müttefiki Washington tarafından sadece İran’ı izole etmek değil ama bölgedeki ortak hedeflerine ulaşmak amacıyla kurulmuş olamaz mı?

 

Donald Trump, seçim kampanyası sırasında, Daesh’in Obama döneminde siyasi rakibi Bayan Clinton tarafından CIA’ye kurdurulduğuna ilişkin bir iddiada bulunmuş ama arkasında pek fazla duramamıştı. Başkan seçildikten sonra da bu iddiayı hiç dile getirmedi. Ne kadar doğru bilmek mümkün değil ama Daesh’in ABD’nin “radikal İslamcı terörle mücadele” politikası uyarınca İslam coğrafyasında herhangi bir bölgeye müdahale etmesini sağlayan bir araç işlevi gördüğü açık. Kendi eseri değilse, Washington bunun için Daesh’e ne kadar teşekkür etse az kuşkusuz.

 

Cezayirli gazeteci yazar Adllène Meddi, Middle East Eye’de 6 Haziran’da yayımlanmış olan “Homeland (dizisinin) senaristi Trump felaketini ilahileştirdiğinde “(Quand le scénariste d’Homeland prophétise la catastrophe Trump) başlıklı analizinde, Henry Bromell’in “Little America” romanından hareketle, Washington’un Orta-Doğu politikasını yerden yere vuruyor. Bu sefer eleştirilerin oku Obama ve yumuşak gücüne değil, porselen mağazasına giren bir fil gibi hareket eden Trump’ın Orta Doğu’da kırıp döktüklerine dönük.

 

Washington’da birileri yarattıkları yeni Kötülükler İmparatorluğu (Evil Empire) konusunda seçilmiş ya da seçtirilmiş Başkan’ı ikna ediyor anlaşılan. Meddi’nin sorduğu gibi, “bu kaotik XXI. yüzyılda söylenti ve öfke, politikadan ve insanlıktan daha güçlü olsun diye mi?” bilmek mümkün değil ama buradan bakıldığında bu saçmalıklara bir an önce son verilmesinde yarar olduğu açıkça görülüyor.

 

Önceki İçerikSadece “bizim” için geçerli bir özgürlük yaratmışlar!
Sonraki İçerikEmek, değer belirleyen midir, değeri belirlenen midir?