Terör, medya ve muhalefet üzerine bir söyleşi

“Aşağıda yer alan röportaj, geçtiğimiz pazartesi günü Yeni Şafak gazetesinde yayımlanmıştır. Sayın Nil Gülsüm’le yapılan röportaj toplam 15 soruya verilen cevaplardan oluşmaktadır. Ortaya çıkan metnin sayfaya sığmaması nedeniyle üç sorunun tamamen çıkartılarak yayımlanmasında mutabık kalınmıştır. Aşağıdaki metinde,  çıkartılan soruları ve cevaplarını da kapsayacak biçimde röportajın tamamı yer almaktadır.”

1)Son terör olayından başlayalım istiyorum; Türk siyasi hayatına geçecek bir cinayeti yaşadık. Türkiye’nin önemli bir siyasi süreçte ilerlediği göz önüne alındığında bu cinayeti nasıl yorumlarsınız?

Sivil görünümlü terör bu ülkede yabancısı olduğumuz bir şey değil. Böyle eylemler, en sert siyasi söylemlerden kat kat fazla geriyor toplumu. Bu tür gerginlikler; toplumsal tabanı güçlü,  siyasal rakiplerinin normal koşullarda rekabet edemediği partilerin işine gelmez şüphesiz. Hegemon partiler, seçimlere toplumsal huzurun sarsıldığı koşullarda gitmek istemezler. Bazı muhalif yazarlar kalemlerine olmadık cambazlıklar yaptırıp, tanık olduğumuz terörün ardında AKP’nin olabileceğini ima ediyorlar. İnsana “bu kadar da ahmak mı sanıyorlar bu toplumu” dedirten tezler bunlar.

2)DHKP-C, kritik dönemlerde gerçekleştirdiği eylemlerle tanınan bir örgüt. Bu örgütün yapısı ve ilişkileri de her zaman tartışma konusu olmuştu. Bu konuda siz ne söylersiniz?

Çok karanlık bir “marka”yla karşı karşıya olduğumuz açık. ABD elçiliğine saldırı, Sabancı suikastı, Adalet Bakanlığı ve AKP binasına yöneltilen saldırı vs.. Bu tür örgütleri içinde yer alan militanların kimliği ve düşüncesi üzerinden çözümlemek ve anlamak imkansız bence. Ancak ciddi istihbarat verileri ve analizleriyle fikir sahibi olunabilir bunlar hakkında. Çünkü mutlaka bölgesel- küresel istihbarat örgütleriyle kesişme noktaları vardır ve daha derin planların enstrümanı işlevi görürler. Solculuk, halkçılık üzerine kurulu söylem tamamen militana dönük bir malzemedir. Bize örgütün karanlık yüzü hakkında fikir vermez. Kısacası bu soru biraz istihbaratçıların alanına giriyor. 

3)Bu eylemi Sabancı suikastına benzeten de oldu, Yargıtay baskınına da. Bu benzetmeler ne kadar gerçeği yansıtıyor?

Benzetilebilir gerçekten. Ortak yönleri şu: bu eylemler, ilan ettikleri amaçlarıyla gerçek işlevleri arasında bir ilişki bulunmayan eylemler. Sabancı, işçi sınıfının sınıf düşmanı olduğu için öldürülmedi. Ya da Danıştay, başörtüsü yasağını onayladığı için basılmadı. Bu eylemin de Berkin Elvan’la bir ilişkisi yok. Teröristler kendilerini o söylem içinden anlamlandırırlarken samimidirler herhalde. Fakat eylemin kararını onlar vermiyorlar ki.  Saydığım eylemlerin her birinin büyük politik resim içinde, kolayca görünmeyen son derece kirli hedefleri var. Kanlı siyaset fırçasının mühendislik dokunuşları bunlar. Tarihimize bakınca etkili olmadığını söylemek de zor. Uğur Mumcu’nun katledilmesiyle koskoca CHP’nin sosyal demokrasi arayışlarının bir çırpıda çöpe atılıp vesayet yedeğine çekilmesine hep beraber tanık olduk. Oluk oluk CHP’ye oy veren kentli orta sınıflar cenaze töreninde “Türkiye İran olmayacak” sloganıyla yürüdüler ve hala o CHP’nin enkazıyla uğraşıyor bu ülke.

4)DHKP-C kendisini Mahir Çayan’a izafe eden bir örgüt. Diğer örgütler için de durum farklı değil. Devrimci solun bu tavrı anakronik değil mi?

Anakronik tabii. Ama burada “devrimci sol” vs gibi, sanki sosyolojik karşılığı olan bir siyasal hareketten söz ediyormuş gibi konuşmamız bence anlamsız. Bu örgütler varlıklarını, sosyolojik süreçlerden çok istihbarat örgütlerinin ihtiyaçlarına borçlular.

5)Sol ve siyasi şiddet ilişkisi çok tartışıldı. Bu ilişki için neler söylersiniz?

Solu kabaca ikiye ayırmazsak haksızlık ederiz. Marksizm kökenli sol hareket, 20.yüzyılın başlarında iki kola ayrıldı ve tarih içinde bu makas çok açıldı. Öyle ki birbirlerini karşıt konumda görme noktasına geldiler. Bir kolu daha ziyade Avrupa’dan tanıdığımız sosyal demokrat partiler temsil ettiler ve bunların şiddetle ilişkisi olmadı. Legalist, barışçı, evrimci yoldan ilerlediler ve toplumsal barışa, refaha büyük tarihsel katkılarda bulundular. 1917 devrimiyle dünya sahnesinde yerini alan (Leninci) devrimci sosyalist sol ise şiddetle arasına ilkesel bir duvar örmedi. Birçok versiyonu mesafe koymayı bırakın, şiddeti devrimin biricik yöntemi kabul etti. Sovyet sisteminin çökmesinden sonra hızla likide olan bu hareketlerin bugün tanık olduğumuz kalıntıları ise samimi bir yüzleşme ve özeleştiriden hep uzak durdular. Başlı başına geniş bir tartışma konusu bu.   

6)Şu aşamadan sonra ortak duyarlılıkla çözümlenebilecek bu türden gerilimlerin daha da şiddetlenmesi ihtimalini görüyor musunuz?

Ben kısa vadede ortak duyarlılık alanlarının oluşması konusunda pek iyimser değilim. Terör, Kürt Savaşı dâhil hepimizi tehdit eden kötülükleri bile, karşısındakini güçsüzleştirmenin aracı, fırsatı olarak gören derin bir nefret hattı oluştu. Gezi eylemlerinde iyice açığa çıkan ve taşlaşan bu cepheleşme geleceğimiz için önemli bir tehdit. Herkesin şikâyet ettiği bu kutuplaşma, yine herkesin tek taraflı olarak karşısındakini sorumlu tuttuğu bir bakış açısıyla beslenip büyütülüyor. Muhalefetten bu tabloyu değiştirecek bir yönelim beklemiyorum ben. Fakat iktidar gücünü elde tutanların bu süreci tersine çevirme yollarını bulmalarında her bakımdan yarar var. Terör ayrışmaları derinleştiriyor doğru. Fakat aynı zamanda da bu ayrışma ve kutuplaşma ortamından besleniyor.  

7)Savcının katledilmesi karşısında medyanın takındığı tavrı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bana medya demeyin. Biraz önce sözünü ettiğim her kötülüğü araçsallaştıran kavganın, en gözü kara, en ilkesiz taşıyıcısı oldu medya. Bu kadar açık, kirli bir teröre bile “adalet arayışı” , “çocukları öldürtmenin, anneleri yuhalatmanın sonucu” gibi kredili sözlerle yaklaşılabilmesi, o fotoğrafın basılabilmesi, röportajlar yapılabilmesi hakikaten ölçü, izan kalmadığını gösteriyor. Fakat medya deyince iktidar medyasını da bu çatışmacı, yıkıcı araçsallaşmanın dışında görmediğimi açıkça söylemeliyim. Medya bir bütün olarak çok kötü bir yolda gidiyor.

8)AK Parti’den kurtulmak adına kimi kesimlerin Türkiye’nin Suriye benzeri bir iç çatışmaya ve kutuplaşmaya gitmesini bile arzular halde olduğu yorumları için değerlendirmeniz ne olur?

AKP iktidarının devam etmesinin, olabilecek her şeyden daha katlanılmaz olduğunu düşünen kesimlerin varlığını hepimiz görüyoruz. Fakat ben, sıradan insanlar boğazına kadar nefrete battığı için Suriye’deki gibi yıkıcı iç savaşların çıkabileceğine inanmam. Savaşlar bundan çıkmaz, fakat bu durum savaş çıkartmak isteyenlere uygun vasatı sağlar. Önemli olan, Türkiye’yi Suriye’ye çevirebilecek güçte tayin edici aktörlerin ne düşündüğüdür. İki şeyi bir arada umalım. Birincisi küresel ilahlar Türkiye’yi kan gölüne çevirmekten yarar ummasınlar. İkincisi yerli aktörler ortamı kullanışlı olmaktan çıkartsınlar.  

9) Türkiye son iki yıldır bir türbülansa sokulmak isteniyor sanki. Bunun nedeni sizce nedir? Mesele sadece AK Parti’yi iktidardan uzaklaştıracak zeminin sağlanması mı başka sebepleri mi var?

AK Parti’yle uğraşılması sebepsiz değil elbette. Hatta denebilir ki sorun AK Parti de değil. Onun temel politikalarının oluşmasında tayin edici ağırlığı bulunan Erdoğan’ın konumu. Ben uzun zamandır, bu gerilimin altında Türkiye’nin Batı’lı güç odaklarından bağımsızlaşmasının ve bölgede İsrail’le çatışmayı göze almasının yattığını savunuyorum. Türkiye Ortadoğu’da eski rolüne döndüğü gün Erdoğan Batı basının en gözde lideri olur kuşkunuz olmasın. Türkiye de bazı aksaklıklarına sonsuz anlayış gösterilen özgür demokratik bir ülke. Kısacası türbülans olarak gördüğümüz şeylerin bazı küresel aktörlerin reel politik çıkarlarıyla ilgili ayar çabaları olduğuna inanıyorum ben.

10) AK Parti’den kurtulmak için askerden medet umulduğunu gördük ama terörün şirinleştirildiğini bu süreçte gördük. Bu ne tür tehlikeli bir durum barındırmakta?

Terörün yarattığı öfkeden medet ummak ateşle oynamaktır. Oynayanın elini yakabilir. Terörün nedeni olarak iktidar politikalarını göstermek terörü meşrulaştırmak demektir. Muhalefet bu yolla toplumsal desteğini genişletemez, tersine aşındırır kanısındayım.

11) AK Parti karşısında oluşturulan koalisyonda bir araya gelmesi ihtimali zayıf olan grupları birlikte görüyoruz. Bu tabloyu nasıl okumalıyız?

AK Parti’nin egemen parti olması ve toplumsal kutuplaşmayla ilişkili olduğunu düşünüyorum bunun. AKP ile tek başına güç yarıştırabilecek bir hareket yok ortada. Öte yandan toplumda kültürel kırılma hattında oluşan derin bir yarılma ve kutuplaşma var. Bu yarılma ve kutuplaşma, AKP dışı güçlerin AKP’ye olan karşıtlıklarının kendi aralarındaki ayrımlardan daha önemli olduğu anlamına geliyor. Anti-AKP’cilik kendi başına bir siyasi kimliğe dönüştü. AKP’nin bu tabloya dair şikâyetleri haksız değil. Fakat şikâyet yetmez, bu tabloyu değiştirecek stratejiler üretmesi gerekir.

12) Üniversitelerde bir süredir gerginlik oluşturulmak istendiğine tanık oluyoruz. 12 Eylül’e atıfta bulunan ve adeta hak veren yorumlara şahit olduk son günlerde. Öğrenciler 12 Eylül dönemi bir ortama mı çekilmek isteniyor?

Bu tarihe sahip bir ülkenin yurttaşları olarak üniversiteler başta olmak üzere şiddet içeren çatışmalardan kuşku duymaya hakkımız var. Fakat ben 70’li yılların da anıları içinden baktığımda pek tehlikeli bir durum olmadığını düşünüyorum veya umuyorum diyelim. Genç profili değişti. Siyasal cemaatleşmenin kapsayamayacağı bir kültür oluştu düşüncesindeyim. Şiddete yatkın çatışmacı azınlıklar her zaman her yerde olabilir. Fakat sistematik, organize destek ve teşvik olmadıkça kitleselleşme imkânı bulamazlar kanısındayım. Şartlar 12 Eylül öncesine benzemiyor. Umarım yanılmıyorumdur.

13) Paralel yapının bu cinayet karşısında “biz olsaydık bunlar gerçekleşmezdi” diye özetlenebilecek bir tavrı var. Onlar bu atmosferin ve gelişmelerin neresindeler sizce?

Paralel yapı tam anlamıyla ölüm kalım kavgası veriyor. İktidara karşı kullanmayacağı yol, girmeyeceği ittifak yok bence. Söylediği her sözü, izlediği her politikayı bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Başka bir ölçüye ihtiyaç yok. İktidarın paralel yapıyı tasfiyede uğrayacağı bir başarısızlık ise Türkiye için felaket olur.

14) HDP, bütün enerjisini seçime ve barajı aşmaya yöneltmiş gibi dursa da, metropollerde devrimci sol ile adı konmamış bir ittifak içinde olduklarına dair emareler görünmüyor değil. HDP bu atmosferden nasıl etkilenir ve tutacağı yol sizce ne olur?

HDP, Türkiye’lileşmeye çalışmakla iyi bir iş yapıyor. Bunu yaparken de, kızgın, endişeli- artık ne derseniz- iktidara muhalif kesimleri kazanmaya çalışıyor. Bunda yadırganacak bir şey göremiyorum ben. Seçimlere çeyrek kala nasıl Erdoğan’ın sürece el koyan, askıya alan, Kürt sorunu yoktur diyen tavrında yadırganacak bir şey bulmuyorsam; Demirtaş’ın “seni başkan yaptırmayacağız” seslenişinde de bulmuyorum. HDP’nin yapacağı en kötü şey marjinal kesimlerin eleştirilerinden çekinip kendisini teröre mesafesiz gösteren tutumlar izlemesidir bence. Savcının katledildiği olaya ilişkin yapılan açıklamada doğrusu bu tehlikenin izleri var.

15) CHP’nin süreçte pasif bir görüntüsü var. CHP nasıl davranırsa ana muhalefet partisi olarak üzerine düşeni yapmış olur? Ve CHP’nin bu tavrı sergileyebileceğine dair emare görüyor musunuz?

Biraz önce sol ve şiddeti konuşurken Avrupa sosyal demokrasisinden bahsettim. Bizde bu akımın bir izdüşümü olmadı. CHP’nin sola açılma çabalarından miras kalan terminolojiyle “sosyal demokrat”, “sol” bir parti olarak anılması komiktir. CHP, Avrupa merkezli sol siyaset ve düşünce dünyasına Türkiye’deki gelenekçi muhafazakâr siyasi damardan çok daha uzaktır. Bütün gövdesiyle eski Türkiye’ye saplanmış, sahte vitrinlerle ayakta kalmaya çalışan nesli tükenmiş bir partidir.  Avrupa’daki geleneksel sosyal demokrasinin işlevini bizim ülkemizde muhafazakâr siyaset görüyor. CHP ayrımcılık yüklü ideolojisiyle ve tüm tarihsel siyasal pratiğiyle demokrasiden daha çok faşizme yakın duran bir partidir. Bence ona demokratik beklentiler yüklemek anlamsızdır. Gölge etmemesi büyük nimet olacaktır.

 

 

 

 

Önceki İçerikSeçimin şimdiden kaybedenleri…
Sonraki İçerikBarış gemisini yüzdüren kadınlar