Toprak, iyiler, kötüler…

Basit bir maddeymiş gibi görünen toprak aslında kompleks bir karışımdır. Organik ve inorganik maddelerden oluştuğu bilinir, onu değerli ve üretken yapan şey, pek çok hayati tepkimeyi gerçekleştiren içerisindeki canlı mikroorganizmalardır. Toprak, üzerinde barındığımız, ayak bastığımızda güven duyduğumuz, sevdiğimiz her şeyle birlikte var olduğumuz mekândır aynı zamanda. Bir de toprak ana kavramı vardır kullandığımız; insanlığın yaşamını sürekli kılmak için bağrından çıkardığı, her daim doğurduğu, yediğimiz içtiğimiz giydiğimiz her tür ürünün yatağıdır. Toprak kendisiyle dost olana dosttur; üzerinde yaşayanı korur, her tür canlının kendi habitat alanını diğeriyle uyumlu kılar. Eğer biri onu zehirlerse, dağları parçalayarak şeklini değiştirmeye kalkıp, derinlerinde sakladığı zenginliklerini tamamen sömürmek isterse artık onun yakını olmayacaktır. Dengesi bozulur ve bunu deprem homurtuları, sel çığlıkları ve kuraklık suskunluklarıyla anlatır. Ya da toprak, uğruna savaşlar çıkarılıp, cinayetler işlenerek fethedilmeye çalışılır, oysa toprak fethedilemez; yaşarken de ölürken de sadece onun bir parçası olabilir tüm canlılar.Bugünlerde seyretmek zorunda bırakıldığımız korkunç Gazze katliamıyla, birilerini topraklarından sürerek oralara yerleşeceğini düşünen çok ağır şekilde hastalanmış bir insan topluluğu, o toprakların kendilerine cehennem olduğunu göremiyor yahut da yarattığı bu cehennem de bile isteye yaşamak istiyor. Düşünün ki doğumda, düğünde ve ölümde her tür ritüeli olağanüstü güvenlikle ancak gerçekleştirebilen bir topluluk olmak nasıl ağır bir şey… Her gün kendi kötülüklerinin sonuçlarına katlanmak zorunda olan böyle bir huzursuz ruhla, sürekli korkuyla yaşamaya nasıl dayanabilir insan? Yazık değil mi çocuklarına ebeveynlerinin suçları yüzünden, böyle bir yaşama mahkum olmak zorunda kalmak travma değil mi onlar için? Ebeveynlerinden bazıları, Collesiumdaki hayvanların insanları parçalamasıyla ortaya çıkan feryatlardan zevk alıp iştahı açılan Romalıların çağdaşları gibi olmayı tercih ediyorlar ne yazık ki…  Hastalık o kadar derin ki zihni ve duyguları tamamen ele geçirmiş, vicdan ve sağduyuyu etkisiz hale getirmiş… Bu şekilde hastalanmış toplumların maalesef şifalanması da çok zor…Yeryüzünde çok farklı insan varoluş biçimleri ve tecrübelerinin olduğunu biliyoruz. Ancak istisna durumlar olsa da iki tür insan grubuyla karşı karşıyayız. İyiler ve KötülerYaşadığı ortamda kendiyle birlikte yaşayan diğer tüm canlılara merhametli, varlığıyla rahatsız etmeden yaşamak için – organik tarım, permakültür, doğal fukuoka tarım gibi – yeryüzü dostu metotlar geliştiren iyiler; savaştan arta kalan silahları bile canlı öldürücü tarım ilaçları olarak değerlendiren kötüler…“Gerçek ekmek kampanyası” başlatarak mahkûmların yediği ekmeğin bile gerçek olması için didinen fırıncılar gibi dünyadaki her bir insanın gerçek gıdalarla beslenip şifalanması, hastalanmadan sağlıklı ve mutlu olmaları için uğraşan iyiler; gerçek gıda tohumlarını toplayıp, daha kötü daha zararlı, “- mış” gibi tohumlar elde etmeye çalışarak genetiği değiştirilmiş organizmalar, nano teknolojik gıdalar ve kimyasal katkı ilavesiyle hazırlanmış zararlı ürünler için var olan kaynakları harcayan kötüler (AB 7. Çerçeve araştırma programındaki 50 milyarlık bütçenin sadece iletişim ve nanobilimlere ayırdığı miktar yaklaşık 12 milyarken, biyoteknoloji gıda ve tarıma ayrılan 2 milyardı)Yetiştirdikleri hayvanlarına çocukları gibi muamele edip sevdiği yiyecekleri hazırlayan iyiler; hayvandan elde edeceği ürünler 10 katına çıksın diye onları güneşsiz ve havasız ortamlara hapsedip, işkence eden, onları çöple besleyen kötüler…Eşitliği, kardeşliği, paylaşmanın güzelliğini, aşkı yaygınlaştıran iyiler; Irkçılığı, ayrımcılığı ve bencilliği savunan kötüler…Aynı toprağın çocuğu oldukları halde komşu çocukların öldürülmesini, arenayı gören bir tepeden seyretmenin zevkiyle coşan kötüler; katliamda ailesini kaybetmiş bir yetimin, katliamı yapan ailenin onları evlat edinmesine karşılık girdiği ölüm orucundan çıkacağını söyleyen Gandhi gibi iyiler…Savaşta ve barışta hiçbir ilke tanımadan her şeyi yağmalayıp, hırsızlığını müzelerinde sergileyen kötüler; toplu katliama uğramış olsa bile, Müslüman olduklarını için hiçbir koşulda adaletin dışına çıkamayacaklarını kendi milletine anlatmaya çalışan Alia İzzet Begoviç gibi iyiler…Yeryüzünü bir rant alanı olarak görüp, kibirle insanı tabiattan kopartarak göğe doğru yükselen merdivenlere benzeyen çekmecelerde insanları yaşamaya mahkûm eden kötüler… Yaşayacakları toprağı dört mevsim tanıyıp, tabiatla uyum içinde mutlu olacağı mekânlar tasarlayan ekolojik mimar William Mcdonough gibi iyiler…Dünyadaki en lezzetli ürünleri tıka basa yemek için başkalarını açlığa mahkûm eden kötüler; kendi yaptığı ürünü daha besleyici lezzetli yapmak için çok yorulan, ürününü tüketen insanlardaki tebessümü gördüğünde mutlu ve huzurlu uyuyan iyiler… (“di Picerno” fırını ustası G. Carlo ile meyve ağaçlarını insanlar rahat yiyebilsin diye yol kenarına diken yazlıktaki komşumuz merhum Hızır dedem.Gerçek gıda, gerçek barınma, gerçek tarım, gerçek teknoloji, iyi insanların işidir. Eğer hiçbirine aldırış etmiyorsak yeryüzünün dostluğunu terk ederek, yüzümüzü kötülüğe, kötülere doğru dönüyoruz demektir.“Back to Eden” – Cennete dönüş – filminde böyle bir bahçeyi nasıl yaptığını paylaşan güzel insan Paul Gautschi’nin sözleriyle yazımı bitiriyorum: “Bugünkü tarımın yüzleşmek zorunda kaldığı düşünülen toprak oluşumu, verimliliği artırma, sulama, yabani otla ve haşeratla mücadele, ürün rotasyonu, toprağın asitliği gibi önemli konular doğal hali bozulmamış bir tabiatta sorun değildir; insan tarafından bozulmamış tabiata git, orda olan bitene dikkatle bak ve onu kopya et…”

Önceki İçerik‘Bu kadar acı için çok küçük bu Filistin’
Sonraki İçerikMalezya uçağını düşüren füze: Buk M-2