Ana SayfaYazarlarÜç kültürün kenti Toledo

Üç kültürün kenti Toledo

 

UNESCO’nun 1986 yılında İnsanlık Mirası (Patrimonio de la Humanidad) ilan ettiği Castilla La Mancha’nın merkezi Toledo, zengin tarihi mirasıyla “İkinci Roma” olarak da adlandırılan küçük bir kent. Tajo nehrinin Miguel de Cervantes’in deyimiyle adeta sarıp sarmaladığı Toledo, tek Tanrılı üç dinin izlerini taşıması nedeniyle başlıkta belirttiğim gibi “Üç kültürün kenti” (Ciudad de las tres Culturas) olarak tanınıyor. O bakımdan Toledo denildiğinde akla ilk olarak yüzyıllar boyu Müslüman, Hristiyan ve Musevi kültür ve mimarisinin örneklerini yan yana yaşatmayı başarmış bir kent olarak “tüm farklılıklarıyla barış içinde birlikte yaşam” geliyor.

 

Madrid’e sadece 70 kilometre uzaklıktaki bu kente gitmiş olanların bildiği gibi, Toledo tüm bu özellikleriyle biraz Mardin’i andırıyor. Tarihi yapılarla günlük yaşamın dar sokaklarda iç içe geçtiği, surların ardına gizlenmiş bu Orta Çağ kentinde, fiziki boyutlarıyla ters orantılı olarak görülecek çok şey var. Görkemli Katedrali, geçmişte boğa güreşlerinin ve fiestaların da düzenlendiği merkezi Zocodover Meydanı,  Romalılardan günümüze kadar gelmiş muazzam Alcázar Sarayı, Santa Cruz, Sefarat, El Greco müzeleri, sergi alanları, camileri, sinagog ve kiliseleri ile büyük bir tarih ve kültür merkezi Toledo.

 

Carlos I döneminde (1500-1558) İmparatorluk başkenti olması nedeniyle “Emperyal kent”  (Ciudad Imperial) olarak da adlandırılan Toledo ayrıca 2016 yılının sonuna kadar İspanya’nın “Gastronomi başkenti” seçilmiş bulunuyor.  Geleneksel mutfağının yanı sıra uluslararası alanda ünlü “Manchego” peyniriyle de tanınıyor.  

 

Bütün bunları anlatmamın nedeni, tahmin olunacağı gibi, Başbakan Davutoğlu’nun Sur ’un Toledo’ya dönüştürüleceğine ilişkin sözleri üzerinden siyaset arenasında başlayan polemik. Toledo denildiğinde, kente gitmiş olanların kafasında tüm ayrıntılarla olmasa da aşağı yukarı tarihi binaları ve dar sokaklarıyla dikkat çeken turistik bir kent gelir. Bu kenti bilmeyen, daha görmemiş olanlar da, Başbakan’ın “Diyarbakır Sur’u öyle inşa edeceğiz ki aynen Toledo gibi mimari dokusuyla herkesin görmek istediği bir yer haline gelecek" sözlerinden ve daha sonra verdiği ayrıntılardan, barışı önceleyecek ve insanlığın ortak kültürel mirasını koruma altına alacak bir projeyi anlarlar.

 

Ne var ki HDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş, Başbakan’ın sadece Diyarbakırlıları değil hepimizi sevindirmesi gereken bu sözlerine karşılık, “Toledo düştükten sonra Franco faşizmi başlıyor” gibi saçma sapan bir açıklama yaptı. Bronz Çağı’nda kurulmuş ve Romalılardan bu yana, yukarıda belirttiğim gibi tek Tanrılı üç dinin kültürünü benliğinde yoğurmuş ve özümsemiş bu kentin, İspanya iç savaşının başında askeri darbeyle yönetimi ele geçirmiş General Franco’nun kuvvetlerine karşı sembolik bir direnişi var. Bu direniş, bir avuç Cumhuriyetçi asker ve sivilin Alcázar Sarayı’na sığınmış olması nedeniyle Alcázar kuşatması olarak biliniyor. 21 Temmuzdan 27 Eylül 1936’ya kadar süren kuşatmanın Türkiye’de olan bitenlere benzetilebilecek hiç ama hiçbir yönü yok.

 

Açık konuşmak gerekirse, Sur ilçesinde halkın desteğinden yoksun bir grup silahlı militanın sandıktan büyük bir çoğunlukla çıkmış hükümetin emriyle güvenlik güçlerince kuşatma altına alınmasını Alcázar kuşatmasına benzetmek insan zekâsıyla alay etmekten başka bir şey değil. Bir terör örgütünün ilan etmesiyle ve uluslararası medyanın desteğiyle Türkiye’de bir iç savaş çıkmayacağı gibi, iki seçmenden birinin oyunu almış bir hükümeti askeri bir darbeyle iktidarı ele geçiren Franco diktatörlüğüne benzetmeye kalkışmak siyaset tanımına sığıyor mu acaba?

 

1 Kasımda 5 milyon oy almış bir siyasi partinin lideri olarak saygı görmek istiyorsa,  Sayın Demirtaş’ın en azından Başbakan’ın arkasındaki 23,5 milyon seçmene saygılı davranması gerekiyor. Yapamıyorsa böylesine saçma sapan sözler sarf edeceğine siyaseti bırakmasında yarar var. Çünkü saçmaladıkça sadece kendisinin değil, aynı zamanda anketlerin ortaya koyduğu gibi, temsil ettiği siyasi partinin de erimesine yol açıyor. Oysa HDP’nin, bizleri ne kadar şoke ederse etsin, Venedik ölçütlerine uymak kaydıyla, siyaset yapmasında yarar var.

 

Başbakan’ın şahsen desteklediğim Sur’u Toledo’ya dönüştürme projesine karşı çıkan başka siyasetçiler de var. Bunlardan biri olan Diyarbakır Barosu eski Başkanı ve CHP İstanbul milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun bu konuda yaptığı açıklamadan, Toledo projesini “Sur ’un boşaltılacağı,  insansız hale getirileceği” olarak değerlendirdiği anlaşılıyor. Oysa Toledo insansız bir yerleşim birimi değil, kentte 85 bin kişi yaşıyor. Dolayısıyla Toledo projesini “sığ bir bakış açısı” olarak değerlendirmesinin dayanağı yok.

 

Tanrıkulu’nun katılmadığım başka görüşleri de var. Örneğin Sur’un tarihinin Toledo’dan çok daha “derin” olduğunu söylüyor. Yukarıda belirttiğim gibi Toledo Bronz Çağı’nda kurulmuş bir kent. Hangi kentin tarihinin daha derin olduğunu kestirip atmak değil, bu konuda uzman olmak gerekiyor. Ayrıca Tanrıkulu’nun açıklamasında “bir kültürün yok edilmesi halinde kendi kafalarında inşa edecekleri kentlere dönüştürülemeyeceği” ifadesi var. Oysa projenin “Toledo projesi”  olarak adlandırılması, zaten tarihi binaların restore edilerek kentin çok kültürlü yapısının aynen korunacağı anlamına geliyor. Yoksa Başbakan durup dururken neden Toledo’dan söz etsin ki?  

 

Tanrıkulu’nun muhalefet yapmayı eski politikacılar gibi iktidarın her yaptığını kötülemek olarak görmesini yadırgıyorum. Anladığım kadarıyla Sur’un yakılıp yıkılmasının faturasını da hükümete çıkarıyor. Mesela diyor ki “Toledo binlerce yıllık tarihi geçmişinde onca savaş ve çatışmaya rağmen hiç zarar görmeden günümüze gelmiş bir kültür mirasıdır. Sur ise onlarca medeniyete ev sahipliği yapmış bir kültür mirası olarak, 5 bin yıldır çatışma ve savaşlardan hiç zarar görmediği halde, son 6 ayda hiç görmediği kadar zarar görmüş, tanklar ve toplarla yıkılmıştır” Bu saptamaya katılmakla birlikte, Sur’u bu hale getirenlerin iç savaş iddiasında bulunanlar olduğunun altını çizmesi gerekirdi. Özellikle çözüm konusunda AK Parti’nin en azından birkaç adım gerisinde kalmış, Habur sürecini de sekteye uğratmış bir siyasi partinin mensubu olarak.

 

Toledo projesini eleştiren bir başka isim de Sur’un eski Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş. Agos’a yansıyan konuya ilişkin açıklamasında hükümetin yapmak istediğinin, “Sur’daki mevcut çok kimlikli, çok kültürlü yapıyı tekleştirmek” olduğunu öne sürüyor. Demirbaş, yapılması gerekenin ise, “Sur’u, özellikle insani dokusu korunarak, açık hava müze kent haline getirmek olmalıdır” diyor. Toledo’nun bugün adeta bir açık hava müzesi olduğu göz önüne alınacak olursa, en azından bu konuda peşin bir hüküm vermiş olduğuna kuşku yok.

 

Kabul etmek gerekir ki bugün 90’lar Türkiye’sinde yaşıyor olsaydık terörle mücadele politikası çerçevesinde sivil halk/terörist ayrımı bu kadar özenle yapılmaz, askeri çözüm sonuna kadar dayatılır ve çok kültürlülüğünün korunacağı bir Toledo projesi dile bile getirilmezdi. HDP kapatılmış, demokratikleşme askıya alınmış olur, Yeni Anayasa da siyasi gündemin ilk sırasında yer almazdı.

 

Unutmayalım ki Türkiye’de böyle düşünenler ve bugün başımıza gelenlerin faturasını benim gibi yabancı örnekler üzerinden Türkiye’ye çözüm süreci önermiş olanlara çıkaranlar hâlâ var. Tıpkı ellerindeki çözüm imkânını ellerinin tersiyle itip, çok kültürlü Toledo’yu örnek alan bir projeye burun kıvıranlar gibi. 

 

Bu arada Toledo’nun özerk bir topluluğun merkezi olmasından hareketle yapılan, Sol’un “Davutoğlu'nun cehaleti: Toledo, İspanya'da bir özerk bölgenin başkenti” başlığındaki gibi gayri ciddi eleştirilerin, mantık körlüğünden kaynaklanmıyorsa, okuru yanıltmaya yönelik olduğunu kabul etmek gerekir. Bir kere, Toledo’nun çok kültürlü mimarisi ile İspanya’nın 1978 Anayasasıyla benimsemiş olduğu “özerklik sistemine dayalı devlet yapılanması” arasında herhangi bir ilinti yok. Dolayısıyla Toledo’nun örnek alınması, beraberinde İspanyol anayasal sistemine benzer bir anayasa yapma zorunluluğu getirmiyor. Maksat, belli ki, bu konuları bilmeyen insanların kafasını karıştırmak, mümkünse onları yanıltarak projeye karşı çıkmalarını sağlamaktan başka bir şey değil.    

 

 

 

 

 

  

 

 

  

 

 

 

 

- Advertisment -