Üçleme: Sokaklar, internet, televizyon

Normalleşmeyi ve demokratikleşmeyi ilerletmek için bu ülkenin AKP’ye ihtiyacı var. Bu partinin ‘global meşruiyetini’ yeniden sağlaması ve yeni bir dönüşüm döneminin daha kapısını aralaması lazım. Bunun için ideal bir fırsat var: CHP ile koalisyon.

[1 Temmuz 2015] İnternette gezinir gibi mi vakit geçiriyoruz şehrin sokaklarında? Diyelim ki sokağa attım kendimi. Etrafa bakar, canımın istediği dükkanın vitrinini biraz daha fazla seyrederim; hemen yanındaki kitapçıda sayfaları karıştırırım; ya da ayaküstü bir şeyler atıştırmaya karar veririm. Elbette kitapçıda dergilere bakarken gözüme takılan bir reklâmdan dolayı karnım acıkabilir ve yemeğe koyulabilirim. Pekâlâ bir vitrinde gördüğüm kazağı babaannemin örmesi için hemen yün almayı isteyebilirim. İzlediklerim, dikkatimi çeken olaylar, o anlarda sıra dışı gelen insanlar, hemen başka olayları, kişileri, anıları tetikleyebilir hafızamda. Bu çağrışımlar bana gereksinimlerimi hatırlatabilir ve onların peşine takılabilirim. Çok yürümüşüm, susamışımdır. Yanımdaki sokakta sıkışmış arabaların arasında su satan çocuğun güğümünden de su içebilirim; veya köşedeki büfenin önünde devridaim yapan limonatayı çekebilir canım. Şimdi daha az belki, ama en azından eskiden çok daha fazla yaptığım şekilde, evet aynen kendimi sokağa atar gibi mi geçiyorum internetin karşısına? Yani aslında soruyu tersine mi çevirmeliyim? Tekrar: Kendimi sokağa attığım gibi mi geçiyorum internetin başına? Geçer geçmez, bir zamanlar sokakta dolaşır gibi mi dolaşıyorum sayfaların arasında?

 

Küçükken böyle değildi oysa. Televizyonun karşısına kendimi sokağa atar gibi geçemezdim. Bir kere, her gün televizyon yoktu önceleri. Sonraları, bu defa akşam belli saatler arasındaydı. Yani değiştiremeyeceğim bir başlangıcı ve bir sonu olurdu. Sevmediğim bir şey başladığında ayrılmak zorunda kalırdım. Belli bir zaman aralığında tek bir seçenek sunardı. O seçeneği beğenmediğim zaman, mutlaka televizyon dışı seçeneklere yönelmem gerekirdi. Tersi durumlar da olurdu. Çok sevdiğim bir çizgi filmin saatini iple çekerdim. Bütün planlarımı o saate göre yapardım. Bir arkadaşımla, belirli günlerin belirli saatlerinde buluşur gibiydim. Ailemin günlük yemekleri gibi. Bir rutin. Kısacası televizyon, önceden planlanarak davranılması gerekenler sınıfındaydı benim için. Önce kanal sayıları arttı galiba; sonra da zaman kavramını yuttu. Başı ve sonu kalmadı. Televizyon da, kucağına kendimi rastgele bırakabileceğim bir alan haline geldi. Ama, ama… Kanallar arasında dolaşırken, bir kanalın çağrıştırdığı, özendirdiği, meraklandırdığı bir nedenden dolayı diğer kanala yönlenemedim. İzlediğim kanaldaki program bittiğinde (veya beğenmediğimde) diğerine geçmeyi istedim. Elbette bir yayın akışı olduğu için, yine belli kanallarda, belli saatleri izlemek gibi rutinlerim kaldı. Diğer taraftan, seçkisizce kendimi atacağım bir paylaşım alanı da oldu. Hattâ, daha beğenip beğenmediğime karar vermeden, kafam tamamen başka bir şeyle meşgulken kanal değiştirdiğimi de bilirim.

 

 

İnternet, televizyonunun kısıtladığı rastlantısallığın boyutlarını arttırdı tekrar. Bir sayfadan diğerine, az önce vitrinine baktığım bir dükkanın hemen yanındaki çiçekçiye geçer gibi, gözümün hemen önünde ilk o resim, o ilan, o sekme var diye, ama belki biraz umarsızca, biraz içimden o an öyle geldiği için geçmeye başladım. O sayfadaki bir reklâm yüzünden, kalkıp dolaptan sodalı bir içecek almışlığım olmuştur mutlaka, biraz mütebessim. Ama muzipçe, ekranda incelediğim sayfanın kıyısında köşesinde ne var diye bakarak, o gün, o hafta en çok ilgilendiğim konulardaki yazıları, o yazıların gönderdiği yazıların ardındaki hikâyeleri merak ettiğim de çok vakidir. Bu ne serbestiyetti böyle! Nereyi istersem orayı okuyabiliyordum; nerenin ne kadar ayrıntısını istersem, o sekme senin, o sekmenin içindeki bu sekme benim, gezip duruyordum. Gezinti için tek ihtiyacım, susuzluğum değil, merakımdı. Neredeyse televizyondaki yayın saatini beklediğim programlar gibi, müptelâ olup düzenli yazanlarını beklediğim, ah şu pazar günü gelse dediğim; veya eh, ama biraz fazla uzattı, hadi artık gönderse de okusam diyerek, kendilerinden habersiz rutinlerini keşfetmeye çalıştığım köşe yazarlarım da oldu.

 

Sokaklardan televizyona çok hızlı geçtiğimi fark ettim. Evet, hava kararana kadar top peşinde koşardım kısa pantolonumla; ama eve döndüğümde bir yandan ödev yaparken dinlediğim radyomu unutmuyorum. Çok daha küçükken, her sabah 10 – 10.20 arasında dinlediğimiz “Arkası Yarın” radyo tiyatrosu tefrikaları olurdu. Büyükbabam ise ajanslar için evdeki hayatı bir süreliğine  dondururdu. Çıt çıkarmamak için evin neresindeysek, orada kalırdık. Her ne yapıyorsak bırakırdık bir süreliğine. Duyamazsa, kaçırırsa, Ezgin Bey Amca ile tartışabileceği konularda açık verirdi Rahmetli. Kabul edilemezdi. Enformasyon ilk elden alınmalıydı. “Arkası Yarın”lardaki kapı açılması, kapanması, silah sesleri ve ajanslardaki tok ve duru tonlama; ergenliğimde televizyon ile beraber haftalık görüntülü tefrikalara ve günlük albenili kravatlarıyla konuşan yakışıklı abilere dönüştü. Haftalık dizilerin yazarları, sanki izleyicilerin yorumlarına bağlı olarak, kritik noktalardaki anlaşmazlıkları bazen yanlış anlamalara, bazen çözülmesi çok zor olan anlayış farklılıklarına bağlarlardı. Birden, bir haftadan diğerine, havası suyu değişirdi dizilerin. Ya da ben öyle sanırdım. Hep bir kritik nokta arardım; “işte, işte!” diye ısrar ederdim, bak böyle olacağını bekliyorduk; işte, bilerek değiştirdiler.

 

Şimdi televizyon da, internet de, tefrikaların sıklıklarıyla oynuyorlar elbirliğiyle. Şöyle: Bir televizyon kanalı bütün bir diziyi, meselâ 13 haftasını birden aynı anda koyuveriyor gösterime. Dilerseniz bir maratona çıkabiliyorsunuz, 13 kısım tekmili birden; ara vermeden, peşi sıra, bir bölümünden diğerine geçebiliyorsunuz. Bitiyor. Evet, bitiyor. Dilerseniz, küçükken — bana “karne ile verir gibi” verdikleri, günde bir parça çikolata gibi — meselâ her gün bir bölüm de izleyebilirsiniz. Size kalmış. Bunların nasıl fiyatlandırıldığını sorabilirsiniz tabii. Bunu yalnız dizilerle yapmıyor elbette televizyon. Çok sevdiğim bir arkadaşım bazı hafta sonlarında çağırıyor; dilersek ve varsa o sırada, canlı yayınlanan konserleri veya aynı grupların, orkestraların, arşivdeki konserlerini dinleyebiliyoruz. Bunlar da başka bir rutin oluşturuveriyor. Şu sıralar, örneğin, adı bir şey olan dizinin bir sonraki sene için 13 bölümünün anlaşması yapıldı mı acaba, diye haber peşinde koşuyorum. Gençken bir hafta bir bölüm için beklerdim; şimdi 13 yekpâre hafta için bir sene bekleyeceğim. İşte yine yaptı yapacağını televizyon; zamanı yutma şeklini değiştirdi. İnterneti yutmaya çalışırken, zamanla oynamanın avantajını keşfetti. Kendimi öylesine diyerek attığım sokaklarımla yarış ediyor. Sokakları takip ediyor. Sokaklardan besleniyor.

 

Şimdi çıkıyorum dışarıya. Bilmiyorum; asansörden iner inmez cep telefonundan arayacağım arkadaşımı, 35 sene önce Taksim Postanesinin önünde buluşurduk üç gün önceden kavilleşip. Şimdi, ne bileyim, herhalde buluşuruz. Anlatırım.

Önceki İçerikTürkiye’nin bitmeyen Kürt fobisi
Sonraki İçerikGreece, Turkey and Reform