“Uzay Çiftçileri”nden Türkiye’nin ilk uzay misyonuna: #BuGörevSenin…

Ali Nar’ın, 1988 yılında yayımlanmış olan “Uzay Çiftçileri”, çeşitli cenahlardan insanlar için bir kült roman. Bir yandan konunun meraklıları açısından “ilk İslamî bilim kurgu romanı” olarak kabul ediliyor. Bir yandan da, bir rivayete göre, Cem Yılmaz GORA’yı yazarken bu kitaptan da esinlenmiş. Kitabı okurken Türk astronotların uzayda da olsa zaman zaman kendilerini kaybedip özlerine, mesela domates ya da eşek sevdalarına, sevdikleri ya da karşı cins hakkındaki hislerine vs döndükleri kısımlarda azıcık hatırlıyoruz GORA’yı.

“Türkiye’nin insanlı ilk uzay görevi için hazır mısın?

Cumhuriyetimizin 100. yılında, bir Türk vatandaşı Uluslararası Uzay İstasyonu’na gidiyor.

Evet, #BuGörevSenin! 
Başvuru➡️ uzaya.gov.tr

23 Mayıs 2022 tarihinde Türkiye Uzay Ajansının (TUA) twitter hesabından Türkiye’nin “insanlı ilk uzay görevi” için bu duyuru yapıldı.

Ajansın web sayfasına girince biraz daha detaylı bilgi buluyoruz: Son başvuru tarihi 23 Haziran 2022. “Türk Uzay Yolcusu ve Bilim Misyonu” deniyor projeye. 2 aday seçilecekmiş, sonra da 1 kişi “Uzay İstasyonuna” bilimsel araştırmalar için 10 günlüğüne gönderilecekmiş.

3 Haziran 2022 itibarıyla 36 bin kişinin kayıt yaptırdığı, bunların arasında 460 kişinin ise “uzaya götürülecek hâlde” olduğu TUA Başkanı tarafından ifade edildi. Tam anlaşılmıyor ama herhalde diğer 35 bin 5 yüz 40 aday, istenen koşulları sağlamadığı hâlde, şuursuzca başvurmuş. Mesela 45 yaşından büyük, mesela boyu 1.45 ya da 2 metre olanlar olabilir ya da İngilizce bilmiyorlar…

Başvurular tamamlanıp 2 adayın seçilmesi, nereden baksak, 2022 yılının ikinci yarısının ortalarını bulacak gibi görünüyor. Bu durumda 2023 misyonunun seçimlerden önce gerçekleştirilmesi gereğini de aklımızda tutarsak, eğitim için ve gidip araştırma yapıp dönmek için “izafî” olarak pek az zaman kalıyor. Hedef sadece bir Türk vatandaşının uzaya gönderilmesi ise, Elon Musk’la müteaddit defalar görüşen Cumhurbaşkanımız bir ödenek çıkarır, ajansa falan ihtiyaç kalmadan birimiz gideriz uzaya aslında. Ne de olsa bunun için kurulmuş şirketi var Elon Musk’ın. Ama belki o zaman milletçek duyacağımız heyecanın tadını yeterince çıkaramayız, ki asıl hedef bu görevde, bu gibi gözüküyor…

Bu hedefe uygun olarak, “Misyon” açıklanırken kullanılan ifadeler de 2022 yılı Mayıs ayının 23’ü için fazlasıyla “soğuk savaş” yıllarını hatırlatıyor. Sanki 1900’lü yılların ikinci yarısının başlarındayız ve “uzay yarışı”nda yerimizi almaya çalışıyoruz. Bazıları için heyecan verici olabilir tabii, ama aradan uzunca bir süre geçtiğini algılayınca tuhaf bir konunun içinde olduğumuzu anlıyoruz.

Ali Nar’ın “Uzay Çiftçileri” romanında kullanılan dille örtüşüyor tüm bunlar, bir farkla. Türkiye yerine İslam Âlemi, Türk yerine Müslüman dersek kendimizi aniden bir “Kurgu-Bilimi yazını” olan bu romanda buluyoruz. 


1941 Erzurum doğumlu bir yazar Ali Nar, İmam Hatip Lisesini ve İstanbul Yüksek İslam Enstitüsünü bitirmiş, 2015 yılında vefat edene kadar çok sayıda şiir, roman, inceleme, makale yazmış, dergi çıkarmış, çeviri yapmış.

Ali Nar’ın, 1988 yılında yayımlanmış olan “Uzay Çiftçileri”, çeşitli cenahlardan insanlar için bir kült roman. Bir yandan konunun meraklıları açısından “ilk İslamî bilim kurgu romanı” olarak kabul ediliyor. Bir yandan da, bir rivayete göre, Cem Yılmaz GORA’yı yazarken bu kitaptan da esinlenmiş. Kitabı okurken Türk astronotların uzayda da olsa zaman zaman kendilerini kaybedip özlerine, mesela domates ya da eşek sevdalarına, sevdikleri ya da karşı cins hakkındaki hislerine vs döndükleri kısımlarda azıcık hatırlıyoruz GORA’yı.

“Uzay Çiftçileri” 2038-2046 yılları arasında geçiyor…

2008 yılında yapılan uzay savaşında Batı fena hâlde yenilmiş. Uzunca bir süredir birlikte hareket eden Müslüman ülkeler, 2038 itibarıyla dünyanın tartışmasız tek gücü.

“Dünya İslâm Birliği Uzay Fetih Konseyi” yeni bir program başlatıyor. “Uzayda yaşayacak ırk” tespit edilecek, ayrıca dünyadaki kaynaklar kıtlaştığı için uzayda gıda üretmenin ve uzaydaki madenleri kullanmanın yöntemleri araştırılacak. Kabul edelim ki, bizim TUA misyonunun belirsiz hedeflerine göre daha gerçekçi ve “nokta atışı” görevler bunlar.

Bu görevleri yerine getirmek için dünyanın dört bir yanındaki Müslüman ülkelerden 24 “uzay çiftçisi” seçiliyor. Spoiler olacak ama Malatyalı Hasan II hariç tüm Uzay Çiftçileri (UÇ’lar olarak geçiyor romanda) eğitimden geçiyor. Hasan II ise asıl adayın trafik kazası geçirip ölmesinden sonra bir katakulli yapıp onun yerine geçiyor. Öncesinde teknik bir eğitim alma imkânı olamıyor bu nedenle, ama şeyhinin manevî eğitimi ile idare ediyor. Yani, bizim TUA misyonunun “acil” eğitimi, Hasan II’ninkinden daha kapsamlı gibi görünüyor. Hasan II bile bazı aksiliklere rağmen idare edebildiğine göre, TUA misyonundaki Türk vatandaşı çok daha faydalı olacaktır diye tahmin ediyoruz.

Görevde Malatyalı Hasan II’nin yanısıra Türkiye’den Kayserili, Edirneli, Trabzonlu UÇ’lar da yer alıyor. Türkistan ve Azarbaycanlı UÇ’ları da dikkate alırsak Türk UÇ’ların belli bir ağırlığının olduğunu söyleyebiliriz. Uzay Gemisi Refref II’nin kaptanı Muhammed Mansur da Türk.

Refref “Mir’ac gecesinde Hazreti Muhammed’i taşıdığı kabul edilen binek”e verilen ad. Her bir UÇ, ana uzay gemisi olan Refref II’ye bağlı “Mirace” kapsüllerinde seyahat ediyor. Değişik safhalarda “Burak hızı” aşılıp “Refref hızı”na ulaşılıyor, yani ışık hızının 15 katına… Roman boyunca, bu örneklerde olduğu gibi, isimlendirmelerde bol bol İslâmî terminolojiden istifade ediliyor. Buna paralel olarak sık sık Kur’ân-ı Kerim referansları kullanılıyor. Bu arada 80’lerde İslâmî çevrelerin en sevilen karakterlerinden Kaptan Cousteau’nun, ayrıca Refref II’nin görevine uyan kısımlarıyla Nuh’un Gemisi, Yunus Peygamber, Yusuf Peygamber, Kaf Dağı, Hezarfen Ahmet Çelebi ve onunla birlikte Galata Kulesinden uçtuğu ama hiçbir yere konmadığı rivayet edilen Galadalı Tursin (şivesiz hâliyle Galatalı Dursun olsa gerek) bahisleri de var.

Fena hâlde yenilmiş Batı’dan ise hiç mi hiç acımadan bahsediyor yazarımız. Kitapta sık sık daha önce Müslümanlara zulüm yaptığı öne sürülen Ruslar, Amerikalılar ama en çok da Yahudiler acımasız şekilde lanetleniyor. Hatta Ay’daki uzay tünellerinde yaşayan Batılıların dünyaya geri getirilerek ölümden kurtulması bile, “hastalık getirebilirler” diyerek hemen es geçiliyor.

Batı kadar olmasa da, Cumhuriyet rejimi de yazarın hedef tahtasında. Köy Enstitülerinde yetişenlerin “üç basamaklı iki sayıyı toplayamayan” öğretmenlerinin verdiği eğitimin ne kadar kötü olduğu mesela, neredeyse neşeli bir üslupla anlatılıyor.

Neşeli üslup burada kalmıyor, özellikle esas kahramanımız Hasan II’nin yer yer “fırlama” tarzında da kendini gösteriyor. Dünyada evli olan Hasan II, mesela, kendi bulduğu başka bir sistemdeki Dünya II’de üretim tüpünün insan ırkına ait olmasını umarak, içinden şunu geçiriyor: “Hele bir de sarışın güzel kız olursa, bu insansız dünyada kendisi için Havva oluverirdi!..”

Romanı daha fazla anlatıp da heyecanını kaçırmak istemem, ama şu kadarını söyleyeyim, Refref II’nin uzay zamanına göre çok daha kısa olan dünya zamanı ile 12 yıllık uzay görevi tahminlerin ötesinde büyük bir başarıyla tamamlanıyor. Romanın gidişatından ve maneviyat yükünden bunu zaten tahmin edebildiğimiz için, spoiler sayılmaz bu.

O hâlde bize düşen, kapsam olarak pek kıyaslanamasa bile, Cumhuriyetin 100’üncü yılında bir Türk vatandaşının Uluslararası Uzay İstasyonuna yapacağı inceleme seyahatinin de en az romandaki UÇ’ların bilimsel çalışmaları kadar başarılı ve faydalı olmasını temenni etmek.