Willy Brandt ve yüzleşme

Yüzleşme deyip geçmemek gerekir; bir sorun ile yüzleşmek, o sorunu yarı yarıya çözmek demektir.

Ünlü Fransız tarihçisi Fernand Braudel, insanlık tarihini ağır ağır akan bir nehre benzetir. İyi ama bu nehrin akışını hangi unsurlar belirler? Politika mı, savaşlar mı, âfetler mi, krizler mi; yoksa coğrafi, çevresel, sosyal ve ekonomik etkenler mi? Peki,  bu nehrin akışında bireyin rolünü nasıl ele almalı? Bazen bir lider, bazen bir düşünür, bazen olayları kayıt altına alan bir tarihçi veya vakanüvis, bazen bir kâşif, bazen bir girişimci, bazen bir bilim adamı veya bazen bir politikacı olarak birey, tarihin akışını nasıl etkiler?

Eğer Federal Almanya Başbakanı Willy Brandt,  1970 yılının Aralık ayında Varşova’daki Yahudi Gettosu anıtı önünde diz çökmeseydi,  Almanların Nazi soykırımı gerçeğiyle yüzleşmesi kolay olur muydu? Eğer Brandt köprü rolünü üstlenmemiş olsaydı, 20 yüzyılda Almanya ve İsrail iki medeni ulus gibi karşılıklı ilişki kurabilir miydi?  

Tarihte bireyin rolü üzerine çok şey söylenebilir ve kimi zaman birey, akla ziyan şekilde fetişleştirilebilir de. 20. yüzyılda Hitler, Stalin, Mao ve Atatürk gibi liderlerin nasıl fetişleştirildiğini çoğumuz biliyoruz. Bireyi fetişleştirme, hattâ “tapma” düzeyinde sevme veya bağlanma vakaları sadece 20. yüzyıl ile de sınırlı değil. Tüm çağlarda kimi liderlerin âdetâ insanüstü sayılma örnekleri ziyadesiyle mevcut.

Bazen bir lider milletinin kaderini değiştirebilir

Sıradan insanların “lider tapıcılığı” başlı başına incelemeye değer bir konu.Ancak ben, işin abartılı sevgi boyutu bir yana, bireyin (veya liderin) kimi durumlarda kavmi veya ulusunun kaderini değiştirebileceğine inananlardanım. Evet, bence birey veya lider bir milletin kaderini kökten değiştirebilir. Büyük İskender ve Cengiz Han örneklerinde olduğu gibi, sadece bir kavmin veya devletin kaderini değil, kimi zamanlar dünyanın kaderini de değiştirebilir.  Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed peygamberlerin de dünyayı değiştirdiğini anlatmaya bile gerek yok.

19. yüzyılda Otto von Bismarck, Prusya önderliğinde birliğini sağladığı Almanya’nın kaderini değiştiren bir liderdi.  Bismarck kadar olmasa bile, Almanya’nın kaderini etkileyen bir başka lider de Willy Brandt oldu. Zira Brandt’ın Soğuk Savaş sırasında Doğu ve Batı Almanya’nın tekrar birleşmesi için sarfettiği çabalar yabana atılamaz. Tabii bu yazıda, Almanya’nın yeniden birleşmesinden ziyade, Willy Brandt’ın Almanya’nın Yahudi soykırımı gerçeği ile yüzleşmesini değerlendirmeye çalışacağım.

Gerçek adı Herbert Ernst Karl Frahm olan Willy Brandt, tezgâhtar bir kadının gayrimeşru çocuğu olarak 18 Aralık 1913’de Lübeck’de dünyaya geldi. Erken yaşlarda, annesinin etkisiyle sosyalizm ile tanıştı. 16 yaşında SPD’nin (Alman Sosyal Demokrat Partisi) gençlik örgütüne katıldı. 1931’de bu örgütten ayrılarak SAP’a (Sosyalist İşçi Partisi) geçti. 1933’de, Willy Brandt kod adıyla SAP’ın Dresden’de düzenlediği bir kongreye katılınca, hakkında tutuklama kararı çıktı.  Nazi iktidarında başına neler gelebileceğini az çok tahmin ettiğinden, Danimarka üzerinden Norveç’e kaçtı. Norveç İşçi Partisi içinde çalışmaya başlayan Brandt,  bu sırada Almanya’daki SAP örgütüyle de bağlarını koparmadı. 1937’de İspanya’ya geçerek iç savaş ortamında gazetecilik yaptı. 1938 yılında Nazi yönetimi tarafından Alman vatandaşlığından atıldı. Ağustos 1940’ta Norveç vatandaşlığına kabul edildi. İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman işgal güçleri tarafından esir alındı; ancak Norveç üniforması giydiğinden kimliği tespit edilemedi. Serbest bırakılınca bu kez İsveç’e sığındı.

Savaştan sonra, 1947’de tekrar Almanya vatandaşlığına geçen Brandt, yeniden SPD’de siyasi çalışmalarına devam etti.  Önce SPD’nin Berlin şehir meclisi başkanı olan Brandt, 1957’de belediye başkanının ölmesiyle Berlin Belediye Başkanlığı’na seçildi. 1961 genel seçimlerinde SPD’nin başbakan adayı olarak partisinin oyunu yüzde 31’den yüzde 36’ya çıkardı. 1964’de SPD Parti Başkanlığına seçildi. 1966’da Hristiyan Demokratlarla kurulan Büyük Koalisyon’da, âdet olduğu üzere ikinci partinin başkanı olarak, Kurt Georg Kiesinger kabinesinde Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı görevlerini üstlendi. 1968 seçimlerinden sonra SPD ve FDP’nin (Hür Demokrat Parti) kurduğu koalisyon hükümetinde başbakan oldu.

Soykırım gerçeğiyle yüzleşmeye giden yol

Daha 1930’larda Yahudilerin kendi devletlerini kurma hakkını savunmuş olan Willy Brandt,  Batı Berlin Belediye Başkanı olarak Kasım 1960’ta İsrail’i ziyaret edip, İsrail devletinin kurucularından Başbakan David Ben Gurion’la ve diğer önde gelen şahsiyetlerle görüştü. Almanya’nın Mayıs 1965’te İsrail ile karşılıklı diplomatik ilişki kurması ve iki ülkenin arasının normalleşmesinde, Başbakan Ludwig Erhard (CDU) ile birlikte SPD Genel Başkanı sıfatıyla Willy Brandt da büyük rol oynadı. 1957’den 1966’ya kadar Batı Berlin Belediye Başkanlığı görevini de yürüten Brandt, totaliter Sovyet rejimi ve güdümündeki Doğu Almanya’nın Batı Almanya’ya yönelik saldırılarına karşı direnerek, net antikomünist bir tavır aldı. SPD’nin Marksizmden uzaklaşmasını destekledi. 1964’teki seçimlerinde, Marksizm karşıtı tavrıyla partisinin tabanını genişletmesi ve oyunu arttırmasını sağladı.

Willy Brandt, 1966’da Dışişleri Bakanlığı görevini yürütürken, ısrarla savunduğu Avrupa entegrasyonu ve Ostpolitik[1] düşüncesiyle, güçlü ve yenilikçi bir devlet adamı olduğunu kanıtladı. Oysa bu dönemde Brandt, Ostpolitik yaklaşımı nedeniyle partisi içindeki sağ kanattan, ABD’yi ve kimi sağcı yönetimleri desteklemesi nedeniyle de sol kanattan eleştiriliyordu.

Brandt Almanya’yı Yahudi soykırımı gerçeğiyle yüzleşmeye davet ettiğinde, kendisini bir Norveç askeri olarak Almanlara karşı savaşmakla suçlayanlar dahi oldu. 1949’dan 1963’e kadar Federal Almanya Cumhuriyeti’nin ilk Şansölyesi (Başbakanı) olarak görev yapan rakibi Konrad Adenaur dahi, seçim kampanyalarında Willy Brandt’ın “gayrimeşru bir çocuk” olmasını kara bir leke olarak kullanmaktan çekinmedi. CDU, Brandt’ı radikal bir solcu ve sosyalist olmasıyla töhmet altına bırakıp SPD’yi tehlikeli bir parti diye karalarken, 1930’dan beri iktidara gelmemiş olan Sosyal Demokratların ülkeyi bir çıkmaza sürükleyebileceğini ima ediyordu. Doğrusu o zamanlar pek çok Alman da buna inanıyordu. Ancak bütün bu saldırı ve zorluklar Willy Brandt’ı yolundan döndüremedi.

Sonuçta Willy Brandt 1969’da Şansölye seçildiğinde, Alman devletinden sonra bu kez Alman toplumunun da Nazi gerçeğiyle yüzleşmesinin önünü açtı. Ancak bu yüzleşme pek kolay olmadı. Kuşkusuz Brandt bu yüzleşme çabasında yalnız değildi. Aralarında Heinrich Böll gibi Katolik yazarların da yer aldığı kimi entellektüeller, Almanların geçmişleriyle dürüstçe yüzleşmeleri ve Nazizmin suçlarına bir dereceye kadar ortak olduklarını kabul etmeleri gerektiğini savunuyordu. Bu aydınlara göre Almanya’da gerçek bir demokrasi, ancak geçmişle yüzleşme ve hesaplaşma temelinde kurulabilirdi.  Eğer Almanya geçmişiyle samimi bir şekilde yüzleşmekten kaçınmaya devam eder, böylece geçmişin acı ve günahlarını örtbas etmeye kalkarsa, yönetim tekrar herkesi düşman gören “akılsız” milliyetçilerin eline geçebilirdi. Eski cumhurbaşkanı Richard von Weizsacker ve solcu yazar Günter Grass da benzer uyarılarda bulunuyordu.

Varşova ziyareti, dönüm noktası 

Kendisi de bir Nazi kurbanı olan Willy Brandt’ın, başbakan olarak ziyaret ettiği Varşova’da, 7 Aralık 1970’te Varşova Gettosu Anıtı önünde diz çökerek özür dilemesi,  Alman toplumunun soykırım gerçeğiyle yüzleşmesinin simgesi halini aldı. Bu asil ve erdemli davranış dünya kamuoyunda haklı bir yankı uyandırdı. Varşova Gettosu direnişine katılmış bir Yahudi, Federal Almanya Başbakanı’nın diz çöküşüne tanıklık edince şu sözleri sarf edecekti: “Willy Brandt’ın Varşova Gettosu Anıtı’ndaki diz çöküşünü gördüm. O anda şunu hissettim: Artık içimde nefret yok! O diz çöktü ve halkını yüceltti.”

Böylece Batı Almanya, komünist yönetim altındaki Doğu Almanya’dan daha samimi davranarak Holokost ile yüzleşmeyi başardı. Buna karşılık Doğu Almanlar geçmişle yüzleşeceklerine, “biz Nazi değildik; biz Nazilerle savaştık; dolayısıyla bizim utanacak ya da pişmanlık duyacak bir şeyimiz yok; oysa Naziler Batı Almanya’da her yerde”diyerek sorumluluktan kaçıyordu.  Aynı dönemde Avusturya da benzer bir politika benimseyerek, Nazileri salt yabancı bir güç gibi gösterip ahlâki sorumluluktan kaçtı. Brandt’ın ve ülkedeki gerçek entellektüellerin çabaları ise bir müddet sonra maddi meyvesini de verdi. Batı Almanya geçmişiyle yüzleşmeyi kabullenip Holokost kurbanlarına 60 milyar dolar savaş tazminatı ödedi.  

Doğu-Batı gerginliğinin azaltılmasına katkıları nedeniyle Nobel Barış Ödülü’ne lâyık görülen Brandt, 1974’de sekreteri ve özel danışmanı Günter Guillaume’un Doğu Alman ajanı olduğunun ortaya çıkması ve tutuklanması üzerine başbakanlıktan istifa etti. Daha sonra partisinin “Onur Başkanlığı”na seçilen Brandt,  1976’da Sosyalist Enternasyonal Başkanı oldu. Ömrünün sonuna kadar Soğuk Savaş ve nükleer silâhlanmaya karşı duran Brandt, 8 Ekim 1992’ta hayata gözlerini yumdu. Öldüğünde Sosyalist Enternasyonal Başkanı görevini yürütüyordu.

Ancak artık gözleri arkada kalamazdı, zira Hıristiyan Demokratlar bile soykırım gerçeğini kabullenmişti. Hattâ CDU’lu Şansölye Helmuth Kohl, Berlin’de bir Holokost anıtı dikmenin yararlı olacağını dile getirdi. Uzunca tartışmalardan sonra,Bundestag 1999’da Berlin’de soykırımı temsil eden bir anıt-mezarın yapılmasını onayladı. Küçük bir bölümünü yukarıda gördüğünüz, mezar taşlarını andıran 2711 beton bloktan oluşan Katledilen Avrupalı Yahudiler Anıtı 2005’te halka açıldı.

Willy Brandt’ın başlattığı geçmişle yüzleşme geleneği, daha sonraki yıllarda farklı ülkelerin yöneticileri tarafından da izlenmeye başlandı.  1998’de Norveç, Nazi işgali altındayken kendi topraklarındaki Yahudilerin kimliklerinin tesbiti ve trenlerle gaz odalarına gönderilmesine destek sağlamış olduğunu kabul etti. Norveç Devlet Başkanı Jens Stoltenberg 2012’deYahudi halkından özür diledi. ABD, İkinci Dünya Savaşı’nda toplama kamplarında tuttuğu Japon asıllı Amerikalılardan özür dilerken, Şili devleti de Pinochet diktatörlüğü döneminin insan hakları ihlalleri nedeniyle mağdurlardan özür dileme yoluna gitti. 2008’de Kanada hükümeti Kanada’nın Yerli halklarından özür dilerken, benzer şekilde Avustralya hükümeti Aborijinlerden, Sırbistan hükümeti Srebrenitsa katliamı nedeniyle Boşnaklardan, Fransa hükümeti eski sömürgesi Cezayir’den, İngiltere Kanlı Pazar nedeniyle Kuzey İrlanda vatandaşlarından, Bulgaristan da Müslüman Türk nüfusundan özür diledi (A. Karakülhancı, 08.05.2017, Duvar).  Başbakan Erdoğan’ın 2011 yılında Dersim için özür dilemesi de (23.11.2011, Milliyet), Willy Brandt’ın başlatmış olduğu yüzleşme geleneğinin devamı sayılabilir.

İnsanoğlunun günahlarıyla yüzleşmesi asil ve erdemli bir davranıştır. Platon, “erdemli olmak isteyenler ar duygusuna boyun eğmelidir; ancak korkaklar bu duygudan uzaktır” diyordu. Aslında yüzleşmek, ar, yani utanç duygusuna boyun eğmektir. Ruhumuzu günahlardan arındırmanın bir yolu da yüzleşmek ve özür dilemesini bilmektir.


[1] Ostpolitik: “Doğu politikası” anlamına gelir. Brandt’ın başta Doğu Almanya olmak üzere, Doğu Avrupa’nın Sovyet güdümündeki sosyalist ülkeleriyle kurmaya çalıştığı ilişkileri ifade eder. Ostpolitik düşüncesinin mimarlarından biri de Brandt’ın yardımcısı ve yakın çalışma arkadaşı, ünlü Sosyal Demokrat Egon Bahr idi. Burada asıl amaç, bölünmüş Almanya’yı yeniden birleştirmek ve totaliter komünist rejimleri geriletmekti. 1974 yılında Brandt istifa edince Egon Bahr da hükümetten ayrıldı. Ancak birkaç ay sonra yeni Sosyal Demokrat Başbakan Helmut Schmidt, Egon Bahr’ı Ekonomi Bakanı atadı. Bkz. David Binder, “Egon Bahr, Who Laid Groundwork for German Reunification, Dies at 93”; The New York Times,  20 Ağustos 2015.

Önceki İçerikİçişleri Bakanlığı’dan 65 yaş üstü ve 18 yaş altı için genelge
Sonraki İçerik(8) Uyumsuz bir Yerli