Yarım simit…

Sabah erkenden işe gidenlerin favori kahvaltısı olan simit, artık ortak alınıp yarım yenecek bir ürün haline geldi. Simit, ülkenin ortak yiyeceği olmasının ötesinde memleket duygusunu da yaşatır insana. Her TC vatandaşı kendi şehrinde çıkan simidin simitlerin en iyisi olduğunu iddia eder. Simidin en güzelini -eğer gurbetteysen- doğup büyüdüğün şehirdeki fırıncılar yapar. Simit üzerinden yürüyen ‘şehir fetişizminin’ sonu hiçbir zaman gelmez.

Gazeteciliği bıraktıktan sonra İstanbul sokaklarını dolaşıp fotoğraf çekmeyi kendine iş edinen arkadaşım, sosyal medya hesabından “Simit 3,5 lira, artık yarım simitle idare edeceğiz” diye yazdı. Ne doların ışık hızıyla yükselmesi, ne faiz tartışmaları, ne de her geçen gün fakirleşen halk… Hiçbir şey memleketin ahvalini bu yarım simitten daha iyi anlatamazdı. Simit, bu ülkenin kırmızı çizgisidir çünkü.

Son yıllarda uygulanan ekonomik politikalarla ülkenin giderek yoksullaşmasının müsebbiplerinden biri olarak görülen eski Maliye Bakanı Berat Albayrak, “maaşınızı dolarla mı alıyorsunuz” dese de, simitin bundan haberi olmamış ki fiyatı bir yılda iki kat arttı. Özellikle sabah erkenden işe gidenlerin favori kahvaltısı olan simit, son gelen zamlarla birlikte artık ortak alınıp yarım yenecek bir ürün haline geldi.

Bu ülkede doğup büyüyen her insan gibi simit benim hayatımda da çok özel bir yer tutar. Çocukluğumun uzun kış gecelerinin kalabalık evinde simit taneyle değil, çuvalla alınırdı. Susamsız Rize simidi özellikle bayatladığı zaman daha leziz hale gelir, su bardağıyla içilen çaya batırılarak yenirdi. Kardeşlerimle çok simit kavgası yapmışımdır o kış günlerinde.

Üniversite için İstanbul’a geldiğim ilk yıllarda, Rize’deki hayatımdan özlediklerim arasında ilk sıralarda simit yer alırdı. Nedense alışmakta zorlanmıştım İstanbul simidine. Bayatlaması bir sorun teşkil etmediğinden, İstanbul’a gelen komşulardan Rize simidi isterdim. Susamlı İstanbul simidine de alıştım sonra; açlık hissini bir süre yatıştırdığı için az paralı insanların tercih ettiği bu nimet benim de vazgeçilmezim oldu. Simit aynı zamanda paylaşmak demekti, yemeden önce bir parçası koparılıp yanındakine ikram edilirdi. Kalabalık bir mekâna girdiğinde elinde simit varsa o mutlaka paylaşılırdı, herkes bir parça alırdı, geriye ne kalırsa senindi.

İstanbul’da yaşamanın en güzel yanlarından biri vapur seyahatleridir.  Vapura binmeden önce birkaç simit alınır, demli çayla birlikte afiyetle yendikten sonra kalanlar martılara ikram edilirdi. Simidi paylaşmanın en güzel biçimlerinden biri de buydu benim için. Şehir hatları vapurlarının peşi sıra bir kıyıdan diğerine gidip gelen martılar, dünyanın en tembel martılarıdır aynı zamanda. Vapurda yolculuk yapanların ikram ettiği simitler nedeniyle alışkanlıklarını yitirmişler, denize dalıp balık tutmayı unutmuşlardır çünkü.

Şehirler ve simitler

Simit, ülkenin ortak yiyeceği olmasının ötesinde memleket duygusunu da yaşatır insana. Her TC vatandaşı kendi şehrinde çıkan simidin simitlerin en iyisi olduğunu iddia eder. Hammaddesi her yerde hemen hemen aynı olsa da simidin en güzelini -eğer gurbetteysen- doğup büyüdüğün şehirdeki fırıncılar yapar. Bu nedenle simit üzerinden yürüyen ‘şehir fetişizmi’nin sonu hiçbir zaman gelmez. Ankara simidi, Muğla simidi, Adıyaman simidi, Trabzon simidi; böyle uzar gider… İzmirlileri ayırmak gerekir ama, onlar simide simit bile demez. Çekirdeğe çiğdem dedikleri gibi simide de gevrek diyerek kendilerini ayrı bir yere koyarlar. Gevrek denince sanırsın içinden çok özel bir tat çıkacak. İşim gereği memleketin hemen hemen bütün şehirlerine gittim. Haliyle simitlerini de yedim. Açık söylemek gerekirse, İzmirlilerin gevreği sevdiklerim arasında son sıralarda yer alsa da, vardır bir bildikleri der geçerim.

Son yıllarda pastanelerde üretilen simitler çoğaldı, fakat hangi şehir olursa olsun simidin hası odun fırınında pişirilenlerdir. Yolu düşenlere İstanbul Yeldeğirmeni Karakolhane caddesindeki sadece simit üreten küçük fırını öneririm; ülkenin en leziz simidi o fırından çıkıyor bence.

Sen simidin fiyatını biliyor musun?

Simit deyince akla ekmek de geliyor haliyle… Art arda gelen zamlardan sonra neredeyse lüks tüketim maddesi haline gelen ekmeğin fiyatındaki artış beni 1980 öncesine götürdü. Çocukluğumuzun romantik devrimciliğinde en çok duyduğumuz sorunun öznesinde ekmek vardı: “Sen ekmeğin fiyatını biliyor musun?” Soruya muhatap olan ekmeğin fiyatını bilmiyorsa, onun ülke sorunlarına uzak biri olduğu düşünülürdü.

Bugünlerde, bir lira ucuzuna alabilmek için halk ekmek büfeleri önünde oluşan kuyruklar daha da uzuyor. Fırıncılar adına konuşan oda başkanları maliyetlerin çok arttığını, yılbaşından sonra ekmeğin fiyatının dört lira civarında olacağını söylüyor.

Tahıl ambarı olmakla övündüğümüz memlekette unu bile ithal ediyoruz. Memleket ahalisi dolarla maaş almıyor ama, evine götüreceği ekmeğin fiyatını dolar belirliyor. Hal böyle olunca artık geçmişte kaldığını düşündüğüm soruyu sormak gerekiyor bu ülkeyi yönetenlere: Siz ekmeğin fiyatını biliyor musunuz?

Ya da artık aynı manaya gelmek üzere: Siz simidin fiyatını biliyor musunuz?

Önceki İçerikSarhoş
Sonraki İçerik“Kadınlar Matinesi”nden “Damsız Girilmez”e