Yurtsuz kalmak…

Yüzyılın soykırımı gözlerimizin önünde yaşanıyor; geçip gidiyoruz bakmadan. Kıyıya vuran Aylan bebeğin fotoğrafı olmayınca görmüyor, görmek istemiyoruz bu yaşanan soykırımı. Sosyal medyada paylaşacak, vicdanımızı aklayacak bir materyal yoksa, çok da umurumuzda olmuyor bu olup bitenler.  Daha iki gün önce çoğu bebek 34 kişiye mezar oldu Ege’nin mavi suları… Yazının yarısına gelmeden bu kez Datça’dan kara haber geldi. Dördü çocuk 22 mülteciye mezar oldu deniz. Korkum o ki, yazı bitmeden başka kara haberler gelecek başka sulardan, umut yolculuğuna çıkan mültecilerle ilgili…

Batı desen ikiyüzlü, riyakâr. AB’nin büyük Almanya’sı, Aylan bebek fotoğrafı hatırına açtığı sınır kapılarını bir hafta sonra kapadı, onu diğer Avrupa ülkeleri takip edince serbest dolaşım bitti, mülteciler gelecek korkusuyla. Yaşanan soykırıma sırtını dönmek, modern dünyaya ait olmanın ilk koşulu olmalı. Türkiye’nin kayıtsız şartsız iki buçuk milyon mülteciye açtığı kapıların binde biri çok fazla geldi gelişmiş Avrupa’ya. Onlar, Danimarkalı polisin mülteci bir çocukla yere oturarak oynadığı oyunu dünyaya servis ederek, ne kadar insancıl olduklarını anlatıyorlar. Bizler de hayranlıkla izliyoruz! 

  

Yunanistan’ın Midilli Adası’nın turistik ve en güzel yerlerinden biri olan Molivos’taydım geçen hafta. Molivos, adanın kuzeyinde Asos’un karşısında. Mültecilerin ilk geldiği yer, Molivos plajları. Günde, bine yakın mülteci, botlarla adaya geliyor. 10 kişinin zor sığdığı, son derece ilkel şambrelden bozma botlarla ‘umut yolculuğuna’ çıkanlardan karaya ayak basabilenler kendilerini zafer kazanmış hissediyor. Ada halkı, bu göç dalgasına alışmış durumda; kanıksamışlar mültecileri; ellerinden geldiğince yardım etmeye çalışıyor bazıları. Adanın her tarafında, güneş altında çoluk çocuk ana limana ulaşmaya çalışan mülteciler görüyorsunuz. Karaya çıkmakla bitmiyor çile. Mülteciler çoğu kez ortalama 60-65 kilometrelik yolu yürüyor.

 

Molivos’ta ‘Umut’ arayanlar

Sabahın erken saatleri, Molivos’ta bir kafede oturmuş kahve içiyorum. Bir grup mülteci geçiyor önümüzden neşe içinde; elbiselerinden sular damlıyor. Ölmeden varmışlar karaya. Gençler, “Kalimera (günaydın)” diye bağırarak selamlıyor kafelerde oturanları. Gençlerden birinin üzerindeki tişörtte Yılmaz Güney’in resmi var. O an Yılmaz Güney’in başyapıtı olan ‘Umut’ filmi düşüyor aklıma. Filmde Faytoncu Cabbar’ın, geçim kaynağı olan atının ölmesinden sonra girdiği mücadele anlatılır. Milli Piyango çıkmayınca evdeki çoluk çocuğu beslemek için define aramaya başlayan ve bu uğurda aklını yitiren Cabbar’ın hikayesi… Cabbar’ın define ha çıktı, çıkacak derken yüzünde beliren mutluluk halini gördüm karaya ayak basan insanlarda. Yurtlarını kaybeden insanların ellerinde kalan, o lastik botlara binerek yeni bir yaşam kurabilme umudu çünkü…

Adada kaldığım sürece birçok mülteciyle konuştum, hikâyelerini dinledim. Aralarında bir süre Türkiye’de iş bulup tutunmaya çalışanlar da vardı. Hepsinin tek arzusu, ölme-öldürme korkusu olmadan kendilerini ve ailelerini daha iyi yaşatmak. Ne kadar insana ait değil mi? Savaşlar nedeniyle yerlerinden yurtlarından edilen bu insanların, daha iyi bir yaşam kurma umuduyla sınırları geçmesine hangi insan karşı çakabilir? Bombalar insan ayırmıyorsa eğer, sınırlar niye ayırsın?

 

Aynı kaldırımda buluşanlar  

Midilli ana limanda buluşan mülteciler, kendilerini Avrupa’ya götürecek bir feribot arayışı içindeler. Limana yakın bütün sokaklar, parklar göçmenlerle dolu. Günler, geceler o gergin bekleyişle sürüyor.  Ara ara Yunan polisiyle mülteciler arasında gerginlikler yaşanıyor. Mültecilerin giyim ve kuşamları orta sınıf bir Türkiyeli gibi… Geçmişte hangi sosyal sınıftan olduklarının ya da eğitimlerinin hiçbir önemi kalmamış. Hangi dine inandıklarının da… Kimse kimseye mezhebini sormuyor; ırkını, sınıfını. Herkes, kendilerine yeni bir hayat kuracakları başka bir ülkeye gidebilme telaşında. Çünkü savaş sınıf, statü, zenginlik, yoksulluk filan tanımıyor; herkesi aynı kaldırımda buluşturuyor.

Ülkemizde de bir iç savaş çıkarılmak isteniyor. PKK’nın başlattığı, hiçbir ahlaki ve haklı dayanağı olmayan bu kanlı sürece şu ya da bu şekilde destek verenler şunu unutmasın: Bir gün o kaldırımlarda bizler olabiliriz. Yurdunu kaybeden insanların bir şekilde eşitlendiği kaldırımlarda olmak istemiyorsak, birbirimizi sevmemize gerek yok. PKK’nın yaptığı kanlı eylemlere ‘ama’sız, toptan karşı çıkalım. Kürt olduğu için insanların ekmek teknelerine saldırmayalım. Sokakta ‘Çinli’ avına çıkar gibi ‘Kürt’ avına çıkmak da insanlık suçudur.  Ateş, önce o ava çıkanları boğar!  Zaten istenen de bu. PKK da bunun anahtarı olma işlevini üstlenmiş durumda. Ateş, yurdu sardığında bunun geri dönüşü de olmaz. Yurdunu kaybeden Türkiyeliler olarak başka bir ülkenin kaldırımlarında eşitlenmek istemiyorsak eğer, vatandaşlık hukukuyla bu yurda sahip çıkalım yeter.Yurt bellediğimiz yerden koparılıp atılmamak için, özgür ve eşit bir şekilde yaşamak ve vatandaşlık hukukuna sahip çıkmamıza bağlı…

 

Önceki İçerikYasımızı birlikte tutacağız*
Sonraki İçerikErmeni ‘gaile’sinden Ermeni Soykırımı’na giden süreç-18