Zizek’in, Türkiye’yi Somay’dan değil Mahçupyan’dan okumasının yolunu açmak lazım

 

Şu “aydınlar bildirisi” ve benzerlerinin Türkiye’de neyi amaçladığı belli. İkide bir bazı gazeteciler de ülkenin gidişatından rahatsız olduklarını bildiren bildiriler kaleme alıyor. Öyle ki bu artık bir çeşit spora dönüşmüş durumda. Ülkede gerçekleşmekte olan en ufak bir pürüz, en ufak bir sorun büyük bir propaganda eşliğinde, büyük bir hızla ve büyük çarpıtmalarla ânında yayılıyor. Bu anti-AKP’ci grup, AKP’nin düşmesi ve Tayyip Erdoğan’ın gitmesi için “her yol mübahtır” düsturunu uzun süredir içselleştirmiş durumdalar. Bu onlar için kutsal bir amaç olduğundan, bu yolda doğruluk, dürüstlük, namus gibi kavramları gönülleri rahat bir şekilde bir kenara koyabiliyorlar. Yani “neden yalan söylüyorsunuz?” sorusu onları namusa çağıran bir soru olmaktan çıkıyor; çünkü bizzat yalan söyleyerek düşmanlarını yok edeceğini düşünüyorlarsa, o zaman yalan söylemenin aslında namusluca olduğuna karar vermiş oluyorlar. Dolayısıyla bu bir döngü. Bu insanları bu anlamda demokrat bir alana çekmek hemen hemen imkansız.

 

Bu yüzden de bunun bir savaş olduğunu söylüyoruz. Anti-AKP’ci grup, AKP’den, onun temsil ettiği değerlerden, ona oy veren insanlardan ve onun arkasında olduğunu söyleyen herkesten rahatsız. Bugün Türkiye Olimpiyatları veya Dünya Kupasını düzenleyecek olsa, bu insanlar hemen “burada Olimpiyatlar düzenlenemez” diye bir bildiri imzalamaya kalkar. Ülkenin başına kötü şeylerin gelmesinden duacılar. Hava sahası ihlal edilse ve ihlal eden uçak düşürülmese Türkiye korkak oluyor; yok düşürülse Türkiye dış politikadan anlamayan, beceriksiz, insanlarının geleceğini riske atan bir ülke oluyor. Erdoğan’ın ağzından Hitler mi çıktı; hemen haberi tüm dünyaya büyük bir olay olarak hızla yayıyorlar. Merkel mi geldi; “bize burada hayatı zindan ediyorlar” diye ânında bir bildiri peyda oluyor. Sürekli AKP’nin ISID’e yardım ettiğini tekrarlayıp duruyorlar. Ülkede patlama oluyor; beş dakika sonra yapılan ilk yorum, bunu AKP’nin yaptığı. Çözüm sürecini güya AKP bitiriyor; HDP’nin aldığı oylara kızan ve tekrar oyunu arttırmak için savaş başlatan kişi güya Tayyip Erdoğan. Doğudaki bazı illerde güya devlet terörü can alıyor. Ülkede güya bir iç savaş var ve AKP güya acımasız bir diktatörün başkanlığında güya Kürtleri yok etmenin ve onlara hadlerini bildirmenin peşinde.

 

Bu tabloya baktığımızda, bu fantezi dünyasını yaratan anti-AKP’ci grubun dediklerinin ve yaptıklarının bu ülkede bir karşılığının olmadığını anlamış durumdayız. Bunu onlar da fark ettiler ve bu yüzden de sürekli uluslararası bir atmosfere yatırım yapıyorlar. Yapılan hemen her şey Batı’nın gözünde bir şablon oluşturmaya yönelik. Sosyal medyada yazılan her bir yazı, atılan her bir twit, artık çift dilli bir şekilde İngilizce de yazılıyor. Ünlü yazarlara, düşünürlere, akademiklere sesleniliyor ve onların farkındalıklarını arttırmak için bin dereden su getiriliyor. Bugün dünyaca ünlü kaliteli gazeteleri bile manipüle etmek gittikçe kolaylaşıyor ve bu insanlar bu konunun profesyoneli haline geliyorlar. Çünkü onların kanalları aynı kişiler ve aynı ağlar üzerinden gerçekleşiyor ve büyük bir hünerle sürekli güncellenerek yaratılan bu dünya elbette artık bir şema, bir paradigma oluşturmaya doğru gidiyor. Bir bakıyorsunuz, koskoca Zizek tamamen uydurma bir linkten referans verirken çıkıyor karşımıza. Chomsky “Kürtleri ezdirmeyiz” diye kalkıp ülkeye Kürtleri savunmaya geleceğini söylüyor.

 

Peki, tüm bunlar olurken bizim gibiler ne yapıyor? Köşe yazılarında bunların yanlış olduğunu yazıyor. Ama zaten bunların yanlış olduğunun söylenmesinin bu saatten sonra bir anlamı yok bana kalırsa. Bu grup algı oluşturmada çok profesyonel. Erdoğan’ın Hitler örneğini nasıl büyük bir hünerle gole çevirdiklerini görmedik mi? Mesela bir gün bir uyanıyoruz, bin tanesi bildiri imzalamış. Biz bu bildiriyi gerçekten bildiriymiş gibi yazılarımızda analiz edip hatalarını buluyoruz. Oysa yaratılmaya çalışılan algı çoktan gitmesi gereken yerlere gidiyor ve orayı hızla kuşatıyor. Sanki biz dürüstlüğümüzü bu korkunç manipülasyonları deşifre ettikçe pekiştiriyoruz pekiştirmesine; ama işlevsel olarak bunlar, onların yaptıkları yanında sıfır kalıyor. Sanki bizler hep savunmada kalıyoruz. Onlar sürekli bir çaba içerisindeler. Bin kişiyi aynı bildiri altında toplayabiliyor ve bir anda Batı’nın gündemine oturabiliyorlar; bizlerse sanki sırf onların normatif olarak yanlış yerde durmaları yetermiş gibi davranıp “bu bildiri gerçeği yansıtmıyor” deyip hayatımıza devam ediyoruz.

 

Zizek’in yazısına Yıldıray Oğur neden gerçek bir cevap vermiyor mesela da ironik bir cevapla bunu geçiştiriyor? Artık bu diyalog kanallarının mükemmel işlediği bir çağda yaşıyoruz. Sizce Yıldıray Oğur’un cevabında “Zizek sen ne anlarsın?” tavrı yok muydu? Ben de diyorum ki, evet, Zizek eğer anlamıyorsa o zaman bunu ona anlatsak ya… Yıldıray Oğur Zizek’i entelektüel bir diyaloga çağırsaydı ve mükemmel bilgi donanımıyla bu diyalog sayesinde Zizek’e ve dolayısıyla Batı medyasına gerçekte nelerin döndüğünü gösterseydi, bunu çok iyi bir fırsat olarak görseydi, çok iyi olmaz mıydı? Türkiye’deki kutuplaşmış aydın kesimiyle diyaloga girmenin alemi yok, ama Batı’nın gerçekte nelerin döndüğünden haberi yoksa, bunda biraz da bizim suçumuz yok mu?

 

Sürekli aynı kanaldan aynı haberleri alıp duran birinin o şekilde düşünmesinden daha normal bir şey olamaz. Buradaki sorun, bu insanlara alternatif bir görüşün bile ulaşamıyor olması. Çünkü bizim sesimiz az çıkıyor ve doğrusu sayıca da azız, ama sağlam kalemlere sahibiz ve işin aslı bunu çok da önemli bulmuyoruz. Bir Batılının bir de hikayeyi bu taraftan dinlemesi ve işlerin öyle anlatıldığı gibi olmadığını anlaması gerekiyor. 15 yıldır iktidarda olan ve her seçimi kazanan, son iki seçiminde seçmenin yarısının oyunu alan bir partinin aptalca bir oyunla bambaşka anlatılmasına Batı nezdinde bir son vermek gerekiyor. Zizek’in Bülent Somay yerine Etyen Mahçupyan okumasının; Chomsky’nin solcularla buluşmaktansa demokratlarla da sohbet etmesinin bir yolunu bulsak hiç fena olmaz gibi geliyor bana.