Ana SayfaYazarlarHDP’nin Diyarbakır mitinginin düşündürdükleri

HDP’nin Diyarbakır mitinginin düşündürdükleri

 

Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) 22 Temmuz’da Diyarbakır’da “Onurlu Bir Barış İçin Demokratik Müzakere, Hemen Şimdi” adıyla miting yapması, bazı kesimlerde “şimdi bu miting de nereden çıktı” sorusuna yol açtı.

 

Kürt sorunu bağlamında gözlenen bazı gelişmeler yeni bir döneme girilmekte olduğunun işaretlerini veriyor. Bu bakımdan miting şaşırtıcı sayılamaz.

 

HDP’nin 31 Mart ve 23 Haziran seçimlerinde oynadığı kritik rolün ve geleceğe dair beklentilerinin ele alındığı 10 Temmuz tarihli Parti Meclisi toplantısının sonuç bildirgesi de yukarıda değindiğim yeni döneme dair bazı ipuçları sunuyor.

 

HDP yeni döneme hazırlanıyor

 

HDP, Türkiye’de Kürt sorununun çözümü için yeni bir başlangıç yapılmasını; bu arada Kuzey Suriye’de PYD/YPG ile yaşanan gerilim ve çatışmaların sona ermesini istiyor. Bu politikasını anlatmak ve şartları zorlamak için Van, İzmir, İstanbul ve Mersin gibi şehirlerde de miting kararı aldı.

 

Ayrıca, Millet İttifakı’nın, “demokratik çokluk” esasına dayalı yeni bir anayasa için mücadele edecek “Demokratik Anayasa İttifakı”na dönüşmesini istedi. Buna ilâve olarak, “demokratik siyasete ve düşünceye özgürlük” için bir kampanya başlatılmasını gündemine aldı.

 

HDP, seçim sonrası oluşan iklimin demokratikleşme yanlısı toplumsal ve siyasal güçleri öne çıkardığını tespit ediyor. Bu şartlarda, “barış ve çözüm” için yeniden adım atılabileceğini öngörüyor.

 

PKK’nın desteklediği PYD/YPG ile Türkiye arasındaki anlaşmazlığın, özellikle ABD’nin zorlamasıyla pek de uzak olmayan bir gelecekte uzlaşmayla sonuçlanabileceğini hesaba katıyor.

 

Bu beklentiyi besleyen gelişmelerden birkaçını sıralamak isterim.

 

Dikkat çeken gelişmeler

 

Öcalan’ın, seçimden hemen önce iktidar tarafından tuhaf bir akademisyen eliyle medyaya servis edilen mektubunda, Suriye anlaşmazlığında Türkiye’nin hassasiyetinin gözetilmesi mealindeki “tavsiye” cümlesi ister istemez hayli dikkat çekti.

 

Son dönemde ABD’den ve bizzat YPG’den sık sık, “YPG’lilerin Türk yetkililerle muntazaman görüştükleri” yönünde açıklamalar geliyor.

 

Türkiye’nin Kandil’e yönelik hava destekli Pençe operasyonları; “terör koridorunu ve garnizon devlet yapılanmasını önlemek” için gerekirse Fırat’ın doğusuna girme tehditleri; bu doğrultuda sınıra yaptığı olağanüstü askeri yığınak… masaya oturmadan önceki son taktik hamleler izlenimi veriyor.

 

Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO) 60 bin kişilik bir kuvvetle operasyonda TSK’nın yanında yer almaya hazırlanması, aynı kurgunun bir parçası gibi görünüyor.

 

ABD ile “Güvenli Bölge” pazarlığı olağanüstü hız kazandı. Türkiye 450 km uzunluğunda ve 35-40 km derinliğinde bir bölgenin PYD/YPG’den arındırılması ve kendi askeri kontrolünde olmasını istiyor. Bunun ABD tarafından kesinlikle kabul edilmediği; yerine, 5 km derinlikte bir bölgenin yerli unsurlarla birlikte denetlenmesinin önerildiği anlaşılıyor.

 

Türkiye kendi teklif ettiği bölgeye, PYD/YPG kontrolü ele geçirinceye kadar orada yaşayan fakat daha sonra göç etmek zorunda kalan 500-600,000 Suriyeliyi yerleştirmeyi planladığını söylüyor.

 

PYD/YPG’nin ağır silâhlarının alınmasının da gündeme geldiği ama konunun belirsizliğini koruduğu belirtiliyor.

 

ABD, Suriye’nin yeniden yapılanmasında Kürtlerin önemli bir statü kazanmasında ısrarlı olduğunu her fırsatta gösteriyor.

 

Kürt nüfusun çoğunluğu teşkil ettiği kantonlar üzerinde yükselen, kendi kendini yönetmenin hayli ileri bir modelinde, PYD/YPG ile ABD arasında az çok bir fikir birliğinin oluştuğu ileri sürülüyor.

 

Süreç Suriye’de bitmişti; oradan başlar mı?

 

Taşları yerine oturtmak bakımından, sürecin nasıl tıkandığını hatırlamak faydalı olabilir.

 

21 Mart 2013’te başlayan ilk barış ve çözüm süreci, tarafların hazırlıksızlığına ve karşılıklı güvensizliğine, parlamentodaki muhalefetin devre dışında kalmış olmasına, devlet çarkının ağır işlemesine ve çeşitli acemiliklere rağmen ağır aksak ilerliyordu.

 

AK Parti’nin “HDP seçime girmesin, bağımsız adaylar çıkarsın” dayatması, ayrıca 400 milletvekili isteyip parlamenter sistemi başkanlık yönünde değiştirme ihtirası olumlu rol oynamadı. Gezi direnişi, Fetullah Gülen cemaatinin perde gerisinden organize ettiği KCK tutuklamaları ve 17/25 Aralık’taki iktidarı devirme hamleleri, inanılmaz ölçüde karşılıklı negatif birikime neden oldu.

 

PYD/YPG’nin IŞİD’e karşı mücadelede öne çıkması, bölgeye bakışta değişimleri beraberinde getirdi. Bu örgütün kuzeyde büyük bir alanı kontrolü altına alması ve yönetim mekanizmaları kurması, ABD ve başka bazı Batı devletleri indinde tercihleri şekillendiren faktör olarak görülmesini sağladı. 

 

Türkiye bu gelişmeden ciddi rahatsızlık duydu. Bu rahatsızlık, içeride “barış ve çözüm” sürecine, Suriye’de ise dış politik tercihlere yansımaya başladı.

 

Kırmızı çizgi restleşmesi!

 

Ekim 2013’te dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, HDP Milletvekili Sırrı Süreyya Önder’i bir görüşme yapmak üzere davet etti. Üç saat süren görüşmede ikisinin dışında, süreçle yakından ilgili olan Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan da yer aldı. Bu görüşmenin ve 9 Kasım’da İmralı’ya giden Önder’le Öcalan arasında geçen tartışma, İmralı Notları isimli kitapta şöyle yer aldı:

Önder: Başbakan devam etti: ‘Bana ne yapacağımı soruyorsun, söyleyeyim. Her şeyi yapacağım. Bir zamanı var ve bu konuda Apo ile de anlaşmışım. Tek bir kırmızı çizgim var, o da Suriye’dir. Orada Kuzey Irak benzeri bir yapılanmaya asla izin vermeyeceğim’ dedi.

 

Öcalan (sinirlenerek): ‘Sen de ona söyle: Biz de merkezi Suriye devleti içinde Kürtleri asla eritmeyeceğiz. Bu da bizim kırmızı çizgimizdir!’” (Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşamı İnşa. İmralı Notları, Abdullah Öcalan [Almanya: Weşanen Mezopotamya, Kasım 2015], s.178-179).

 

Görüldüğü gibi, Suriye’de anlaşmazlık kendini gösterdiğinde süreç çıkmaza girdi ve belirli bir sürüklenme halinden sonra noktalandı. Şimdi merak edilen şu: Suriye’de biten süreç, yeniden oradan başlar mı?  

 

Yakın geçmiş hakkında ne düşünülüyor?

 

Şayet Suriye’de bir uzlaşma ihtimali doğmuşsa, Türkiye’de de “barış ve çözüm” için yeni imkânların doğmaya başlayabilir.

 

Türkiye’nin de, Suriye Kürtlerinin de barış içinde bir arada yaşamaya ihtiyacı var. Mevcut durum kimseye kazandırmıyor. Bu, sayısız can kaybı verilmesi ve ağır bedeller ödenmesiyle görüldü.

 

Devletin yanlışlarını şimdilik bir yana bırakıyorum.

 

HDP yeni bir sayfanın açılabileceğini düşünüyorsa, PKK’nin Türkiye’de Kürt sorununu silâhla çözmeye yönelik (ya da silâhı etkili bir araç olarak kullanan) politikalarının bıraktığı derin olumsuzluk izlerinin bir kalemde silinemeyeceğini, sürecin hiçbir şey olmamış gibi ele alınamayacağını hesaba katması gerekir.

 

Anlamsız ve gayri ciddi özyönetim ilanları, “yeni devrimci halk savaşı” saçmalığı, büyük yıkım ve can kayıplarıyla sonuçlanan hendek ve barikat eylemleri, hem Kürtleri, hem de batıda yaşayan yurttaşları çok kötü etkiledi.

 

Bunların gölgesi HDP’nin üzerine çöktü. Selahattin Demirtaş ve başka birkaç kişi dışında eleştirel bir ses çıkmaması hayal kırıklığı yarattı.

 

Şüphesiz son seçimlerdeki pozitif rol ve çaba, imajın onarılmasına katkı sağladı — ama bu HDP için her şeyin yoluna girdiği anlamına gelmiyor.

 

Eğer yeni bir başlangıç için yola çıkılıyorsa, HDP’nin bu hususlarda ne düşündüğünü duymak ve bilmek başta Kürtler olmak üzere herkesin hakkıdır.

 

 

- Advertisment -