Brüksel-Şangay tramvayı

1990’lardan beri bu konu sadece Avrupa ve Amerika’da aradığımızı bulamadığımız zamanlarda dile geliyor. Asya üzerine çalışan az sayıda akademisyen iyi bilir; Türkiye’nin bu coğrafyaya olan ilgisi oldukça sınırlıdır ve bir süreklilik zeminine de oturmaz. Onun için belki unutuluyor: Türkiye’nin dış politika öncelikleri en son ne zaman ve hangi olaylarda Rusya ve Çin’le uyuştu? Bosna Hersek’te mi, Suriye’de mi, Kosova’da mı? “Batılı olmamak”tan kaynaklanan bir değer ortaklığı dahi, nereye kadar söz konusu?

29.11.2016 11:42
Çağdaş-Üngör

cagdasungor@yahoo.com

 

Uluslararası ilişkiler alanındaki meslektaşlarımız bir süredir Şangay İşbirliği Örgütü’nün (ŞİÖ) Avrupa Birliği’ne alternatif olup olamayacağını tartışıyor. 1990’lardan beri bu konunun gündeme gelme bağlamı hemen hiç değişmedi; Brüksel-Şangay (Fatih-Harbiye’nin güncel hali) tramvayına binme ihtimali, Avrupa ve Amerika’da aradığımızı bulamadığımız zamanlarda dile geliyor hep. Aslında bu iki örgütün birbirine alternatif gibi sunulması ve bunun rasyonel zeminde tartışılması bile bu ihtiyacı doğuran “milli” hasletler açısından bir başarı. Zira bu iki örgüt normlar ve değerler açısından birbirinin neredeyse tam zıddıyken, amaç ve kapsam açısından da kıyas bile kabul etmeyecek kadar iki farklı yapı. Gazetelerde AB ve ŞİÖ’yü nüfus, toprak genişliği, ülke sayısı, GSMH gibi veriler üzerinden karşılaştıran şablonları gördüğümüz zaman, bunu unutmak daha kolay oluyor sanıyorum.

 

Türkiye’de bu tartışma ne zaman gündeme gelse, etrafında hemen kendine has farklı bir “aura” yaratıyor. Bugün bu “milli” aura içinde AB’ci kesimlere PKK’lı ya da FETÖ’cü gibi isimler takarak kriminalize etmek de var; AB sürecinden kopulmasına herhangi bir nedenle karşı çıkanların üzerine Batının sömürgecilik tarihi de dahil tüm günahlarını yıkmak da var. Aynı durum ŞİÖ üyeliğinin esas anlamının “Batıdan kopmak” olduğunu gayet iyi anlayan daha “milli” kesimlere de söz imkanı tanıyor. Onlara göre iki örgüt de Türkiye için bir seçenek değil: asıl hedef İslam birliği ya da Türk ittifakı olmalı. Yani Brüksel-Şangay tramvayına bir kez bindikten sonra, makas değiştirerek Bağdat ya da Aşkabat’ta da inmek mümkün. O istikametin ray döşeme aşaması henüz hayali düzeyde olduğu için, biz şimdilik Şangay’a odaklanalım.

 

Şangay İşbirliği Örgütü’nün ekonomik değil, jeopolitik hedefler güttüğü; “insan hakları” ya da “demokrasi” değil, “iç işlerine karışmama” ve “toprak egemenliğine saygı” gibi değerler üzerinde yükseldiği malum. Üyeleri ise, Rusya ve Çin dışında, ekseriyetle bizim “kardeş ülke” dediğimiz Orta Asya ülkeleri. Bunların bir kısmı Freedom Index’te insan hakları açısından “dünyanın en kötü/yaşanmaz” ülkeleri arasında sıralanıyor; ama Türkiye konuya Batı (Freedom House) eleştirisi üzerinden yaklaştığı için, bugüne kadar “kardeş ülke” payelerine halel gelmedi. Demek ki Myanmar’daki, Bangladeş’teki insan hakları mağduriyetleri konusunda çok duyarlı olan insani yardım kuruluşu çalışanlarımız, mahallelerindeki Türkmenistanlı işçiye memleketinde neler olup bittiğini sormuyor. Soruyorsa da Türkiye’nin dış politika gündemine sokacak, lobi yapacak kadar önemsemiyor. Peki, Çin’e olan bakışımızda bize ŞİÖ’yü alternatifmiş gibi gösteren ne olabilir? Neticede burası Japonya’dan sonra Çin karşıtı duyguların en fazla olduğu ülke (onlara garip gelen bu konu üzerinde Çinli akademisyenler bugüne kadar epeyce kafa yordu). Öte yandan, kişisel gözlemime göre, Türk işadamları ve akademisyenler arasında Çin’in “dirlik ve düzen”ine özenenler çok. Bugünlerde Rusya’nın askeri gücüne, Avrupa ve Amerika’yı Ukrayna’da, Gürcistan’da “nasıl olup da dize getirdiğine” bakıp hayranlık duyan Türkler de az değil. Şangayı alternatif gibi gösteren biraz da bu ruh hali olsa gerek. Diğer bir deyişle, Şangaya gidiyoruz çünkü orası Brüksel değil.

 

Asya üzerine çalışan az sayıda akademisyen iyi bilir; Türkiye’nin bu coğrafyaya olan ilgisi oldukça sınırlıdır ve bir süreklilik zeminine de oturmaz. Bu, hem pratik konular için geçerlidir, hem de kimlik, ideoloji, duygu dünyamız için. Bir bakarsınız sosyal medyada “Uygur katliamı” haberleri zirve yapar, zannedersiniz ki Çin’le ilişkiler askıya alınacak; ardından hemen bir “sağduyuya davet” mesajı gelir; Çin’le ekonomik ilişkilerimizin önemi vurgulanır; konu gelir geçer. Diğer tarafta, Kenan Evren’in “her Çinliye bir portakal satma” arzusunu ifade etmesinden bu yana Çin’e ihracatın öneminden bahsedilir; gazeteler her yıl delegasyonlar, ziyaretler, işbirliği anlaşmaları vb. diye manşet çıkar; yıllardır aldığımız mal 9 (dokuz), sattığımız mal 1 (bir) olarak kalır. Daha bir yıl önce kamuoyu yoklamalarında Rusya Türkiye’nin bir numaralı düşmanı olarak görülüyordu; bugünkü tabloda herkes Rusya’yla ilişkilerin iyileşmesinden sevinçle bahsediyor.

 

Brüksel-Şangay tramvayına binmeye hazırlanırken, gönül isterdi ki, son durak hakkında biraz daha malumatımız olsun. Netice olarak, bugün Türkiye’nin herhangi bir Asya ülkesiyle (Hindistan, Çin de dahil) ikili ilişkilerini araştırmaya başlasanız, bu konudan bir doktora tezi çıkarmak için epey zorlanacağınızı fark edersiniz. Mevcut çalışmaların da çoğu  “şu tarihte şu oldu”, “bu delegasyon ülkemizi ziyaret etti” gibi “bilgi”lerden ibarettir. Argüman yoktur; herşeyi  “1. Ekonomik ilişkiler, 2. Siyasi ilişkiler...” tarzı alt başlıklar altında inceleyebilirsiniz. Bunun böyle olması çoğu zaman entellektüel bir eksiklikten de kaynaklanmaz. Ortada çalışılabilecek uzun vadeli bir hedef, söylem, politika vs. bulmak mümkün değildir. Bu coğrafyayla ilgili herşey anlık ve geçicidir; dönemsel ve bağlamsaldır. Bangladeş tekrar gündeme gelip televizyonlar uzmanlarla dolduğunda, zannetmeyin ki Türkiye’deki kitapçı raflarında Pakistan iç savaşına dair iki kitap bulacaksınız.

 

Bugün “milli” hasletler açısından bir zaruret gibi sunulan Şangay alternatifi, birtakım sorular sormamıza da engel oluyor. Bu sorulardan biri, Türkiye’nin dış politika önceliklerinin en son ne zaman ve hangi olaylarda Rusya ve Çin’le uyuştuğudur. Son otuz yılın hangi uluslararası krizinde böyle bir durum sözkonusuydu? Bosna Hersek’te mi, Kosova ya da Suriye’de mi? Peki, “Batılı olmamak”tan kaynaklanan bir değer ortaklığı sözkonusu olabilir mi? Bu soruyu da “kardeş ülke”lerden birinde üniversitede ders verirken, kendisine vereceği not karşılığında yüklü bir rüşvet alıp almayacağı sorulan Türkiyeli bir öğretim üyesine yöneltmek gerekir. Bir Çin Komünist Partisi yetkilisyle ayak üstü bir “din ve vicdan özgürlüğü” tartışmasına girmek de ufuk açıcıdır. Ya da Türkiye’nin Şangay İşbirliğine neden girmemesi gerektiğini anlattığım bir konferansta, yanıma yaklaşıp “kendi görüşlerimi” söyleyebilmeme çok gıpta ettiğini ifade eden Belaruslu meslektaşıma. Tramvay Şangay’a varmadan önce önerebileceğim bazı şeyler bunlar...

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.