Dünyayı felç eden virüs (2) Kültür, bilim ve ahlâk (*)

 

Dünyayı sarsan virüsün, sosyal ve siyasi hayatı doğrudan etkileyen sonuçlar ürettiğine değinmiş ve iki konunun üzerinde durmuştuk, geçen haftaki yazıda. Biri, küreselleşmenin farklı boyutlarıyla tekrar tartışma masasına yatırılmasıydı. Diğeri ise, korona ile mücadele kapsamında alınan tedbirlerin gelecekte otoriter rejimleri tahkim edebileceği ve hattâ totaliter rejimlere yol açabileceği tehlikesiydi.

 

Siyasi rejimlerin ne yönde evrileceğine dair muhtelif görüşler var. Meselâ kimileri,  insanlığın ortak bir öldürücü düşmanla karşılaşmasının toplumlar arasında dayanışma ve işbirliği duygularını güçlendireceğini belirtiyor. Dolayısıyla bugün için yıkıcı neticeler yaratan bu musibetin, yarın daha barışçıl bir dünyaya zemin hazırlayabileceğini ifade ediyorlar. Lâkin zannımca parametreler aksi yöne işaret ediyor.

 

Gerçi yeni bir durumla karşı karşıyayız; şimdiden bunun siyasete nasıl tesir edeceğine dair keskin yargılara varamayız, varmamalıyız. İyimser ya da kötümser senaryolara bel bağlamak için vakit henüz erken. Yine de dikkati elden bırakmamak icap eder. Zira içinde bulunulan âcil durum nedeniyle devletlerin insan hayatının her noktasına nüfuz etmesinin hiç olmadığı kadar haklı ve gerekli görüldüğü bir hava her yere hâkim oldu.

 

Devletler, toplumu bütünüyle denetlemelerini sağlayan bu havanın dağılmasına kolay kolay müsaade etmez. Salgın bittikten sonra da devletlerin ellerine geçen olanakları sonuna kadar kullanmaktan kaçınmayacaklarını tahmin etmek zor olmasa gerek. Hülâsa, söz konusu devlet iktidarı olduğunda müteyakkız olmakta fayda var.

 

Kültürel kodlar

 

Bu kısa hatırlatmadan sonra bu yazıda da üç hususa dair kanaatlerimi paylaşmak istiyorum.

 

(1) Covid-19 pandemisi ile mücadelede bazı ülkelerin (Güney Kore, Singapur, Almanya) başarılı, bazı ülkelerin ise (İtalya, İspanya, İran) maalesef başarısız olduğu gözleniyor. Farklılığı yaratan birçok faktör olmakla birlikte, biri devlete diğeri de topluma ilişkin başlıca iki sebebin altı çizilebilir.

 

Sebeplerden biri, iktidarların karşı karşıya olunan tehdide karşı aldıkları tavır ve süreci yönetme becerileridir. Tehlikeyi erken fark eden, soğukkanlılıkla davranan, halkını doğru bilgilendiren, başta sağlık kapasitesini artırmak olmak üzere gerekli önlemleri geç olmadan alan ülkeler, koronanın yarattığı tahribatı asgari seviyede tutabildi. Buna mukabil karşı karşıya olunan tehdidin büyüklüğünü görmeyen, görse bile çeşitli nedenlerle bunu gizleyen, paniğe kapılan, savruk hareket eden ve önlemleri almakta yeterince hızlı davranmayan ülkeler, ne yazık ki çok ağır bir insani bedel ödemek zorunda kaldı.

 

Diğer bir sebep ise, toplumsal kültürle alâkalıdır. Bireylerin karşılıklı sorumluluk duygularının yüksek olduğu ve devlete güven duyulan ülkeler, olağanüstü şartlara daha çabuk adapte oldu, tedbirlerin gereğini yerine getirdi ve nihayetinde virüsün verdiği zararı daha düşük bir seviyede tutabildi. Ancak insanların hem kendine hem de başkalarına karşı duyarlılık göstermediği, salgınla mücadele için konulan kurallara uymadığı veya bu kuralların arkasından dolandığı, devletle arasında güven probleminin olduğu ve salgınla mücadele için uyması gereken sorumlulukları türlü gerekçelerle geri plana attığı ülkelerde korona, çok daha ağır bir tablo ortaya çıkardı.

 

“Korona, Türklere işlemez”

 

(2) Deprem gibi, hastalık gibi meselelerde popülist söylemler iş yapmaz. Milliyetçi efelenmeler veya külhanbeyi meydan okumalar, fay hatlarına söz geçiremez. Bağırıp çağırmayla da ateş düşmez. “Gen yapısından ötürü bu virüs bize işlemez” mealinde lâflar bir alay konusu olmanın ötesine geçmez.  Böyle anlarda toplum, sorunları gören ve çözümleri arayan bir bakışı, teknik bilgiyi ve sakin bir üslubu arar. Demagoji yapanları değil, işinin ehli olan görevlileri yanında görmek ister. Yani uzmanlığa, bilime, akla, mantığa, sistemli çalışmaya ihtiyaç duyar.

 

Korona salgını, bilimin ve bilim adamlarının itibarını artırdı. Bilimsel bilgi, herhangi bir kişi veya kurumun güvenilirliğinin en önemli dayanağı halinde geldi. İnsanlar şov yapanlara yüz vermedi, bilimsel ciddi verilerle konuşanlara itibar etti. Misal, Türkiye’de Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, polemikten uzak durduğu, eldeki bilgileri ve yapılacakları ağırbaşlı bir dille toplumla paylaştığı için devlet kurumlarından daha yüksek bir güvenilirlik oranına ulaştı.

 

Bilimin, toplumsal güvenin kaynağı haline gelmesi son derece mühim; çünkü insan hayatını doğrudan tehdit eden böyle bir krizle baş edilebilmesinin öncelikli şartı, insanların yapıp edilenlere güvenmesidir. Eğer toplumda, sürecin liyakatli kişilerce idare edildiği, hastalığa doğru teşhis konulduğu ve reçetenin doğru yazıldığı yönünde güçlü bir güven duygusu varsa, başarı şansı artar.

 

İnsanlığın iki yüzü

 

(3) Ümit Kıvanç bir yazısında “virüs salgını haberlerinin hemen hepsinde insanlığın iki yüzü bir arada seçilebiliyor” diye yazmıştı. Gerçekten de bir yanımız insanlığın aydınlık yüzü ile parlıyor. Zor zamanlarda kendini ortaya atan, elindeki avucundaki başkalarıyla paylaşan, yardıma ihtiyaç duyanların kapısına koşan, büyük küçük demeden yapabileceği bir iyilik varsa bunun için seferber olan, sağlık emekçileri gibi gece gündüz demeden çalışan örnekleri görüyoruz.

 

Ama diğer yanımız insanlığın karanlık bir yüzüyle kararıyor. Bencilliği tavan yapan, bu âfetten kendine fırsat yaratmak için türlü taklalar atan, fiyatları yükselten, yalan yanlış haberlerle insanları endişeye sevk eden, zayıfları ezen, mağdurlarla dalga geçen ve akabinde bunu medyada yayan, her türlü utanma duygusundan azade örneklerle karşılaşıyoruz.

 

Ezcümle, ahlâk bilhassa böyle anlarda zorlu bir imtihana dönüşüyor; kimi geçiyor bu imtihandan, kimi de kalıyor.

 

(*) Kürdistan 24, 25.03.2020

Önceki İçerikBerlin’de 3, Madrid’de 1825 kayıp…
Sonraki İçerikRize’de bir belde ve dört köy karantina altına alındı