Gül dahi yaralayacaksa, ne yapalım, varsın yaralasın seni

Pir Sultan’ı tarihsel bağlamından çıkarıp, beş asır sonra ona retrospektif “doğru politika” öğütleri verecek değilim. Benim karşı olduğum, zulmün ve ölümün eşiğinde sarındığı yüzde yüz uzlaşmazlığı 21. yüzyıla taşımak. Osmanlı tarım ve köylü toplumunda siyaset başka; bugünün Türkiye’sinde siyaset başka. Kamusal alan mevcut, ara zemin mevcut. Demokrasi sırf çatışmaya indirgenemez; çatışma ve uzlaşmanın içiçeliği demek.

03.08.2019 16:14
Halil-Berktay
Yaşarken ve Okurken
yazarlar@serbestiyet.com
@HalilBerktay

 

[2-3 Ağustos 2019] Hemen bütün 1960’lar ve 70’ler solcuları olarak, bir zamanlar çok bayılırdık halk kültürüne. Salt sevmek değildi; sevmenin özel bir biçimiydi: idealize etmekti. Milliyetçiler için milleti idealize etmenin karşılığı millî kültür ise, sosyalistler için de halkı idealize etmenin karşılığı halk kültürüydü. Milletin yerine halkı geçirmekle sınıfsal yaklaşımı öne çıkarmakla emekçileri hâkim sınıflardan ayırmış; “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitleyiz” propagandasını çürütmüş oluyorduk.  

 

Gerçi bunun, bu halk ve halk kültürü meselesinin de “bize” nasıl intikal ettiğinin; genel olarak “burjuva düşüncesi” ve özel olarak “burjuva milliyetçiliği”nden süzülüp geldiğinin pek farkında değildik o yıllarda. Oysa hemen bütün milliyetçiliklerin içinde belirli bir volk ve volkisch damarı mevcuttu. İnsanlığın başlangıcı nasıl bir şeydi acaba? Tâ gerilerde, kutsal kitaplarda Adem ile Havva’nın henüz kovulmadığı bir Cennet Bahçesi hülyası vardı. Hobbes, Locke, Hume ve Adam Smith gibi 17. ve 18. yüzyıl düşünürlerinde bu, bir “doğa durumu” (state of nature) hipotezi şekline bürünmüştü. Peki, neredeydi bu “doğa hali”nin saf ve bozulmamış İnsanı? Her yerde aranıyor; kâh içerde kâh dışarda izine rastlanıyordu. Denizler ötesinde, ilk sömürge imparatorluklarının ele geçirdiği diyarlara Avrupalı seçkinlerin çoğu aşağılık ırklar diye bakıyor, ama bazıları da onlardan bir Soylu Vahşi (noble savage) stereotipi inşa ediyordu. 1785-86 yıllarında peşpeşe doğan Grimm Kardeşler (Jacob Ludwig ve Wilhelm Carl) ise Alman muadillerini Kara Ormanlarda aramaktaydı. Ecce Homo! Henüz modernitenin eli değmemiş, mükemmel bir Germenlik (ve Slavlık, Türklük, Yunanlılık vb) işte oradaydı; yeni yükselen kentsel cangıllardan, atomize bireylerin birbirini yediği Metropolis’lerden (Fritz Lang, Otto Dix) uzak, asude dayanışmacı hayatlarını sürdüren köylerde ve köylülerde yaşıyordu. Marx da hepsini, ister İnka ve Aztekleri, ister Morgan’ın incelediği Iroquois federasyonunu, ister Kavimler Göçü çağının Germen mark’ını, ister yüzyılların Rus mir veya obşçina’sını kapsayan “ilkel komünizm” (primitive communism) veya “ilkel komünal toplum” (primitive communal society) teorisiyle kucaklamaya çalışmıştı.

 

İlginçtir ki, 19. yüzyıl milliyetçiliklerinden Nazizme giden sürece de, gene 19. yüzyıl sosyalizminden Sovyet komünizmine giden sürece ortaktı, geçmişe bu bakış tarzı. Hitler’in sevdiği (dejenere olmayan, Yahudilikten arındırılmış) sanat eserlerinin önemli bir bölümüne da hâkimdi bu rüstik köylü değerleri, Stalin’in ve Jdanov’un (sosyalist realizm) ölçülerine de. Türkiye’de ise aynı eğilim, modern ve modernist Türk milliyetçiliğinin İttihatçı neslinin en önemli aydınlarının Türk Yurdu’ndan (1911) sonra bir de Halka Doğru dergisini (1912) çıkarmalarında, Anadoluculukta, daha sonra Kemalizmin bağrında süren köycülük cereyanında, folklor araştırmalarının 1930’larda hız kazanmasında, oradan çok yakınlara (20. yüzyılın sonlarına) kadar uzanan, meselâ bir zamanlar Milliyet gazetesinin düzenlediği yıllık liseler-arası halk müziği ve halk dansları yarışmalarında somutlanıyordu. Madalyonun diğer yüzünde ise, halka, volk’a, millete yabancı aydınlar yer almaktaydı. Ne tuhaf; hem bütün modern ideolojilerin başı, hem de bir noktadan sonra hepsinin günah keçisiydi bu aydınlar! Özgür ve özerk kalmakta (Prof. Dr. Yaşar Çomaklı’nın son veciz ifadesiyle, “zihninde terör tohumları” taşımakta ya da bilinçli (?) eğitim kurumlarında “ifade özgürlüğünü idarî yapıda destekleme”de) ısrar ederlerse, şu veya bu şekilde yola getirilmeleri zorunluydu. Asıl halk ile tekrar haşır neşir olmaları tâyin ediciydi bu açıdan. Bu da kâh Sibirya’nın Gulag toplama ve zorunlu çalışma kamplarında odun kestirip buz kırdırmak ve tundrada ray döşetmek, kâh Mao’nun Büyük İleri Atılım’ında ve sonra Büyük Proleter Kültür Devrimi’nde “burjuva aydınları”nı tarlalarda gübre küremeye göndermek suretiyle gerçekleşiyordu.  

 

O kadar çok şey, kâh entegral milliyetçilikten (Faşizm ve Nazizm) Kemalizme, kâh entegral sosyalizmden (komünizm ve Stalinizmden) gene Kemalizme, sonra oradan da “bize,” sosyalist sola geçti ki, saymakla bitmez. İşte size tam bir Foucault tipi “bilgi arkeolojisi” konusu! 1960’lardan itibaren, ister TİP’te ister TİP dışı sol akımlarda, giderek genişledi ve her yeri kapladı bir halk kültürü furyası. “Halkın devrimci geleneği” adına yiğitlik, mertlik, cesaret, şövalyelik değerleri alabildiğine öne çıktı. “Dost dost ille kavga” şiirlerine aktarıldı. Köroğlu, Dadaloğlu, Pir Sultan Abdal, Kiziroğlu Mustafa Bey… Hepsinin üzerine bir de Alevilik kaftanı örtüldü. Nedenlerini anlamak zor değil -- ama özellikle kötü ve yanlış oldu. Ezilmişlikleri ve muhaliflikleri içinde Aleviler sola sarıldı. Sol da kendi ezilmişliği, muhalifliği ve yalnızlığı içinde Aleviliğe sarıldı. Bir, Aleviliğin kendi dogmalarını, doğru-yanlış ölçülerini, ezelî ve ebedî düşmanlıklarını devraldığı için yanlış oldu. İki, toplumun Sünnî çoğunluğundan koptuğu ve bunu Kemalizmin İslamofobisi ile birleştirdiği, dolayısıyla otoriter laisizme angaje olduğu için yanlış oldu. Üç, bu yüzden belirli bir mistisizme kapıldığı, modern toplumda modern ölçülerde bir siyasî mücadele vermek yerine tam bir vecd ve zikir havasına gömüldüğü için yanlış oldu. Bu, hem kültürel hem siyasal izolasyonu beraberinde getirdi. Geçtim, benim gibi (klasik müzik seven) “burjuva aydınları”nı illâ halk türküleri ve Alevi semahları dinleterek yeniden-devrimcileştirme çabalarını… Halk kültürü fetişizmi, solun reel siyaset sahnesinde başarısızlığa uğrayıp yenildikçe ve küçüldükçe daha fazla tekkeleşmesi ve tarikatlaşmasına ciddî surette katkıda bulundu.

 

Oysa hiç de öyle idealize edilecek bir yanı yoktu ve yoktur, ister millî kültürün ister (daha dar bir kavram olarak) halk kültürünün. Hattâ, “feodal” veya “burjuva” hâkim sınıf karakterinden ötürü seçkin zümrelerin yüksek kültürünü (high culture) -- meselâ anıtsal dini mimariyi, selâtin camilerini, Sinan’ı, divan şiirini, İslâm ve Osmanlı minyatürlerini, ya da Bach, Mozart ve Beethoven’ı -- dışladığı ölçüde, görece daha yoksul ve geri kalmaya mahkûmdu ve mahkûmdur. Buna rağmen, kendi bağlamında güzellikleri de vardır tabii -- ama çirkinlikleri de. Zira izole değildir, homojen değildir, saf ve katıksız değildir. Etrafını saran bütün diğer sınıf, kurum, ideoloji ve insan ilişkilerinden etkilenir. İster aşağıdan ister yukarıdan, ister kırsal, ister kentsel, ister bireysel ister kollektif, ister savaşçı ister barışçı her türlü insanî tecrübeyi yansıtır bu yüzden (ama sol neden Karacaoğlan’ın hep etrafından dolaştı, bunu ayrıca düşünmek gerekir). Halkın bilgeliği dediğimiz şey, kâh bir uçta, kâh ortada, kâh diğer uçta yer alır. Bazen katılaşır ve mutlaklaşır, “bu dergâha odunun eğrisi dahi giremez”leşir. Bazen insanlık hallerini olduğu gibi kabullenir. Yerine göre isyan, yerine göre sabır ve tevekkül, yerine göre ulu’l-emr’e itaat öğütler.

 

Pir Sultan Abdal’ın “ille dostun bir tek fiskesi yâreler beni… ille dostun bir tek gülü yâreler beni” dizelerini de bu çerçeve içinde yeniden düşünmek gerekir. Bu, katı ve mutlakçı yanıdır 15. yüzyıl sonları ve 16. yüzyıl başlarının Alevi isyan kültürünün. İran’a hâkim olan Safevilerin Şiiliği ile hızla Sünnileşen Osmanlılar arasında sıkışıp kaldığı bir dönemdir, Anadolu Alevilerinin. Ara zemin kalmamış, her şey kutuplaşmıştır; ak-kara, 1-0 gibidir. “Bizim” safımızda tek aykırı şey söylememek, hiçbir itirazda bulunmamak, en küçük çatlak ses yükseltmemek, topyekûn dayanışma göstermek ve düşmana zerrece koz vermemek çağrısını bu çerçeve içinde anlamak gerekir.

 

Pir Sultan’ı tarihsel bağlamından çıkarıp, beş asır sonra  ona retrospektif “doğru politika” öğütleri verecek değilim. Benim karşı olduğum, zulmün ve ölümün eşiğinde sarındığı yüzde yüz uzlaşmazlığı 21. yüzyıla taşımak. Osmanlı tarım ve köylü toplumunda siyaset başka; bugünün Türkiye’sinde siyaset başka. Kamusal alan mevcut, ara zemin mevcut (askerî diktatörlük dönemlerinde bile). Demokrasi sırf çatışmaya indirgenemez; çatışma ve uzlaşmanın içiçeliği demek. Çağdaş siyasal hayatın parti ve sair örgütleri de birer mezhep, tekke veya tarikat değil. Bünyelerinde özgür tartışmaya yer vermek zorunda. Tutun ki birer “dostlar topluluğu” mahiyetindedirler.

 

Bu takdirde dahi, “dostun bir tek gülü yâreler beni” anlayışının tahammülsüzlüğüne, hoşgörüsüzlüğüne, ya küstürücülük ya trolleştiricilik potansiyeline karşı “dost acı söyler”in dürüst, sâkin, soğukkanlı realizmi çok daha geçerli. Ama neymiş; bir kısım solcular maksimalizmlerine, imhacılıklarına, devirmeciliklerine ilişkin eleştirileri kaldıramazmış. Çok rencide oluyorlarmış, bildirilerine lâf söylenmesinden. Eh, ne yapalım, gül dahi yaralayacaksa, varsın yaralasın seni.       

 

 

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.