Pandora’nın kutusu açılınca

Otuz yıl gerideki bir milliyetçi diktatörler dönemi. Her şey şefe, ulu öndere bağlı. Organik lider. İyilik de, kötülük de ondan sâdır oluyor. Fıkrada, Tanrının insanlığı bir hafta içinde ortadan kaldıracağı haberini, Tudjman’ın Hırvatlara aktarış biçimi: “Başkanınız dünyanın sonunu bir hafta erteletmeyi başarmış bulunuyor.” Miloşeviç’in Sırplara aktarış biçimi: “Müjde! Başkanınız dünyanın sonuna kadar başkan kalacak.”

18.08.2019 09:04
Halil-Berktay
Yaşarken ve Okurken
yazarlar@serbestiyet.com
@HalilBerktay

 

[16-17 Ağustos 2019] Bütün günahları, baskı ve zulümleri, eşitsizlik ve sömürüleri bir yana -- formel ve informel imparatorluklar dağılınca ne olur? Kaç gündür tekrarlıyorum bu soruyu. Hiç olmazsa 1990’lardan bu yana, apaçık görüyoruz ne olduğunu. Rusya’nınki (Odd Arne Westad’ın deyimiyle “adalet imparatorluğu,” empire of justice), gerek kendi toprakları ve gerekse Doğu Avrupa üzerindeki tahakkümleri, 1956’da Macaristan’da, 1968’de Çekoslovakya’da sergiledikleri müdahale “hakları” itibariyle, büyük ölçüde formel; öte yandan Uluslararası Komünist Hareket ve ötesi üzerindeki ideolojik nüfuzları itibariyle, aynı zamanda informel bir imparatorluktu. Amerika’nınki (gene Westad’ın deyimiyle “özgürlük imparatorluğu,” empire of liberty), keza bir bileşimdi, hem yeryüzünün çeşitli köşelerindeki darbe, işgal ve sair müdahaleleri, hem NATO gibi askerî paktları, fakat hem de “hür dünya” ideolojisini içeren. Hattâ Sovyetlere kıyasla informel boyutunun görece ağır bastığı bile söylenebilir.

 

Şöyle böyle elli yıl, bu iki süper devlet arasındaki hem rekabet, hem denge, belirli bir dünya düzeni oluşturdu. Fiilî kurallar her yanda anlaşıldı; kim ne yaparsa ne gibi sonuçlara yol açar, neresi ile (Avrupa’yla) oynanamaz, ama başka yerlerle (Üçüncü Dünya veya “ara bölge”lerle) oynanabilir, aşağı yukarı belli oldu. Bu anlamda, belirli bir öngörülebilirlik doğdu. Derken yaşlı, muhafazakâr baş dinozor (herşeyi olduğu gibi tutmaya çalışması açısından, belki II. Abdülhamit muadili) Brejnev’in ölümüyle birlikte (1983), Sovyetler Birliği’nin aslında ne kadar derin bir kriz içinde olduğu satha çıkıverdi. Bütün yapı ve süreçlerin olağan taşlaşmışlıklarında seyrettiği sanılıyordu ki, topu topu altı yıl geçti ve bir vakitler geri dönülmez kabul edilen “ilk sosyalist devlet” tarihe karıştı (1989-90). Tabii aynı anda, Doğu Avrupa üzerindeki ağır pençesi de kalkıverdi ve… herhangi bir yerel sınıf temeline, velev hayaletini çocuk kandırmak için korkuluk niyetine kullandıkları herhangi bir “burjuvazi”ye dayanmayan bütün o köksüz polis devletleri de peşpeşe yıkılıverdi. 1960’larda Amerika bir “domino etkisi”nden dem vuruyordu, Vietnam’a saldırmasına gerekçe olarak. Güya Vietnam’da komünistler kazanırsa, birbiri üstüne devrilen domino taşları misali bütün diğer Güneydoğu Asya ülkeleri de aynı yolu tutacaktı. Tarihin ironisine bakın ki 1975-76’da Hindiçini’de bu olmadı ama, 1985-90’da Doğu Avrupa halkları artık “Brejnev doktrini”nden korkmaya gerek olmadığını (zira Gorbaçev’in artık Sovyet tanklarını hiçbir yere yollamayacağını) anladığı anda, tam bir domino efekti bu sözümona “halk demokrasileri”nin kaderi oldu.

 

Pandora’nın kutusundan ne çıktı? Güya demokrasi beklenirdi, bunca yılın diktatörlüğünden sonra. Güya enternasyonalistti, bütün o komünist partileri. Güya onlar da reform istiyordu (ya da reform isteyenleri vardı). Ne gezer! Sosyalizm realitesi ve ideolojisi çökünce, torbadan ilk çıkan ve sonra tekrar çıkan ve tekrar çıkan, hep milliyetçilik oldu. İster Sovyetlerde, ister Yugoslavya’da, yönetişimde ilk çatlaklar belirdiğinde, kimse (sistemin kendi ölçüleri içinde dahi) iyi niyetli davranmadı; bütünü düşünmek yerine, “her koyun kendi bacağından asılır” mantığıyla davrandı ve kendi gemisini kurtarmaya baktı. Kendi küçülen çöplüğünde horoz kalmak isteyen Sırp ve Hırvat liderleri ile daha niceleri, Aliyevler, Jirinovskiler, Macaristan’da Viktor Orban ve benzerleri, artık sosyalizmden meşruiyet alamıyacaklarını görünce dönüp milliyetçiliğe sarıldı. SSCB’nin eski İç Asya cumhuriyetlerinde, Türkmenbaşı Saparmuradov’lar, Kurbankulu Berdimuhamedov’lar, İslâm Kerimov’lar gibi “büyük şef” karikatürleri ortalığı kapladı.

 

Acı bir fıkra hatırlıyorum, Yugoslavya’yı mahveden iç savaşlar döneminden.  Üçlü dörtlü adaptasyonları var, ama hepsinin ana fikri aynı. Yeni bir milliyetçi diktatörlükler ve “büyük şef” kültürleri döneminin yükselişini yansıtıyor.

 

Efendim, hikâye bu ya, Tanrı çok kızıyor insanlığın haline. Artık dayanamıyor; Hz İbrahim, Hz Musa, Hz İsa, Hz Muhammed… olmamış, olmamış. Daha fazla oyalanmadan bu işi bitirmeye karar veriyor. Amerikan ve Sovyet liderleri ile Tudjman ve Miloşeviç’i gökyüzüne, kendi katına çağırıyor. Bildiriyor: Bir haftanız var; sonra ebedî karanlık. Hepsi ülkelerine dönüyor ve televizyonlara çıkıyor. Sovyet lideri “Yoldaşlar,” diyor, “size iki kötü haberim var. Birincisi, meğer Tanrı varmış. İkincisi, dünya ve hayat sona eriyor.” ABD başkanı “Sevgili Amerikalılar,” diyor, “size bir iyi bir kötü haberim olacak. Birincisi, Tanrı gerçekten varmış. Ama günahlarımız yüzünden bizlere çok kızmış; dünyaya son veriyor.” Zagreb’de Tudjman ekranlarda. O da “bir iyi bir kötü haberim var” diye başlıyor söze. “Evet, Tanrı dünyanın sonunu getirecek. Ama iyi haber şu ki, başkanınız bu kararı bir hafta erteletmeyi başarmış bulunuyor.” Belgrad’da Miloşeviç: “Ey Tanrının sevgili Sırp kulları. Er ya da geç, dünya bir şekilde sona erecek. Fakat müjde! Başkanınız dünyanın sonuna kadar başkan kalacak.”

 

Bütün çağların kişi kültleri ve trol medyalarının operasyonel mantığını, ruh halini, hakikatla ilişkisini, varsa “iç hizmet nizamnamesi”ni çok iyi açıklıyor.

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.