Post-truth (gerçek sonrası) 2: bağımsız yargı ve Osman Kavala

Bu yazıya aşağıdaki ilk iki üç paragrafla başladım, yarısını yazdım ve sonra çok kötü hastalanıverdim. Günlerce hiçbir şey yapamadım, okuyamadım, cevaplayamadım, (jürilere dahi) katılamadım. Ne emaillerime bakabildim, ne de çoğu zaman cep telefonuma. Ancak şimdi, ucundan köşesinden gerçek hayata dönerken, önümde bekleyen iş yığınları karşısında, bari önce bunun gibi yarım kalmış şeyleri bitireyim diyorum.

13.01.2018 16:59
Halil-Berktay
Yaşarken ve Okurken
yazarlar@serbestiyet.com
@HalilBerktay

 

[9-13 Ocak 2018] Post-truth (gerçek sonrası) 1’i, tâ 5 Kasım 2017’de yazmışım. Büyükada insan hakları aktivistlerinin medya serüveniymişim, konum. O zamanlar iktidar basını terörizmden casusluğa kadar isnat etmediği suçu bırakmamışken, ilk duruşmada hepsinin salıverildiğini -- ama ister köşe yazarlarının, ister genel yayın yönetmenlerinin, ister (bazı cumhurbaşkanlığı başdanışmanları dahil) çeşitli tv panel ve meclislerine katılan konuşmacıların... bundan zerrece hicap duymadığını hatırlatmıştım.

 

Niyetim gene o sıralarda bu sefer Osman Kavala hakkında yazılıp çizilenler üzerinden devam etmekti. Olmadı, başka şeyler girdi, ara uzadıkça uzadı, neredeyse iki buçuk ayı buldu. Derken yeni bir vesile çıktı, zira bu sefer bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan, Osman Kavala’yı tekrar gündeme getiren kişi oldu. “Bu sefer” ifadesi yanıltıcı olmasın. Erdoğan, daha önce de değinmişti bu soruna. Daha Osman Kavala tutuklanmamışken, yani henüz gözaltındayken, “herşey ortaya dökülüyor...neler çıkıyor neler...” mealinde bir demeç vermişti hemen o günlerde. Dolayısıyla bende, Cumhurbaşkanı böyle konuştuğuna göre Kavala’nın tutuklanmaması ihtimali sıfır (zira hangi mahkeme, Erdoğan’ın peşin hükmüne aykırı karar verebilir?) izlenimi uyandırmıştı.

 

Ancak şu var: Ekim sonu veya Kasım başlarındaki o sözler genel patırtının bir parçasıydı. Farkeden farkettiyse de, daha çok arada kaynadı gitti. Gelgelelim Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın şimdi konuya dönüşü, (a) Osman Kavala sorunu görece yatışmış gözükürken oldu; (b) bizzat Cumhurbaşkanının Türkiye’de mevcut yargı bağımsızlığını kuvvetle savunduğu bir bağlamda, bu yöndeki sözlerinden hemen birkaç cümle sonra gerçekleşmesi, soruna özel bir boyut kazandırdı.

 

Olayın, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Fransa ziyaretinden dönüşü sırasında, uçakta cereyan ettiği anlaşılıyor. Hemen belirteyim; (i) söz konusu Fransa ziyaretini, (ii) Dışişleri Bakanı Mevlut Çavuşoğlu’nun aşağı yukarı aynı sıralarda Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel’le görüşmesi; (iii) her iki temasa hâkim olan nâzik ve yumuşak üslûp; (iv) Macron, Türkiye’nin demokrasi ve insan hakları konusundaki mevcut performansıyla AB’ye asla üye olamıyacağını vurguladığında bile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ansızın parlayabilen öfkesine yenik düşmemesi; (v) tersine, olumsuzlukların değil savunma ve güvenlik konularındaki ortaklıkların öne çıkarılması; (vi) hattâ Erdoğan’ın, bu sefer İslâm İşbirliği Teşkilâtı dönem başkanı sıfatıyla AB’ye “İsrail-Filistin meselesini gelin... müşterek bir çalışma ile ele alalım” çağrısıyla birlikte düşündüğümde, dış politikada olumlu bir gelişme olarak görüyorum. 24TV’de her Pazar akşamı 23:00 - 01:00 arasında Zeynep Türkoğlu’nun moderatörlüğünde yaptığımız Serbestiyet programında, bundan iki hafta önce, Türkiye’nin Kudüs krizinde kazandığı ahlâkî ve siyasî üstünlüğü, AB ile ilişkilerini düzeltmede bir platform olarak kullanmasını dilemiştim. Son gelişmeleri bu çerçevede değerlendiriyor; Ankara’nın kâh Trump’a, kâh Rusya ve İran’a aşırı umutlar bağlamaktansa, en yakınındaki Avrupa’yı her fırsatta tekmelemekten biraz olsun vazgeçmeye çalıştığının belki bir işareti sayıyorum.

 

Ne ki, dış ve iç politikaların, en azından diskurların tutarlılığı diye de bir sorun var kuşkusuz. Fransa dönüşü Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın uçakta gazetecilere söylediklerinin, bu açıdan mevcut soru işaretlerine yenilerini kattığı kanısındayım.

 

                                                                *          *          *

 

Anadolu Ajansı’nın 5 Ocak 2018 tarihli iki bülteni var. [Bülten I] diye kodlayacağım ilkinin başlığı Cumhurbaşkanı Erdoğan: ‘Ne olur bizi alıverin’ diyecek halimiz yok. Daha çok Macron ile karşılıklı açıklamaları ve sonrasını kapsıyor. [Bülten II] diye kodlayacağım ikincisinin başlığı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan: ‘Kudüs’ü AB ile çözeceğiz’. Asıl gazetecilerle sohbet bu metinde. Geçerken belirteyim; başlıktaki “çözeceğiz” ifadesi herhalde AA’nın bir abartısı. Yukarıda da belirttiğim gibi, Erdoğan sadece İsrail-Filistin meselesini “müşterek bir çalışma ile almak” için AB’ye çağrıda bulunmak niyetinden bahsediyor. Bir niyet var; ardından belki bir çağrı gelecek; sonra belki müştereken “ele alınacak.” Aralarında şimdilik kesin haber değeri taşıyan tek unsur, Erdoğan’ın niyeti. Lâkin bütün bunlar AA’nın manşetinde, (a) birlikte “çözme” iradesi sanki şimdiden oluşmuş gibi; kaldı ki (b) İsrail-Filistin sorununun sanki sırf İslâm İşbirliği Teşkilâtı ile AB tarafından birlikte “çözülmesi” mümkünmüş gibi bir havaya dönüşüyor.

 

Geçelim. Söz konusu iki bültenden, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın üç noktadaki sözlerini aktarıyorum. (1) “Sayın cumhurbaşkanı bana bazı isimler verdi. Adalet Bakanımızdan onlarla ilgili bilgileri temin ederek kendilerine göndereceğim. Terör ve teröristin bahçıvanları vardır. Onlar düşünce adamı diye bakılan adamlardır. Gazete köşelerinden orayı sularlar. Fikir babaları olarak onları yetiştirirler. Bir gün bakarsınız bu insanlar karşınıza terörist olarak çıkarlar” (Bülten I; benim elimdeki çıktıda s. 2).

 

(2) “[Macron] Bana bazı isimler de verdi. Ben de o isimlerle ilgili olarak, savcıların ne tür iddiaları olduğunu size [Macron’a] aktaran bilgileri size [Macron’a] göndereceğim. Bilgi paylaşımı çerçevesinde göndereceğim. Zira neticede, yargı bağımsızdır. ‘Kusura bakmayın, Türkiye insan hakları konusunda, Batılı pek çok ülkeden daha hassastır, çok daha ileridedir’ dedim” (Bülten II; benim elimdeki çıktıda, s. 5).

 

(3) “Paris’teki basın toplantısında biliyorsunuz bir gazeteci de kalktı bana, malum Gezi olaylarının kahramanı Osman Kavala’yı sordu. Demek ki Fransa’da Kavala’nın avukatları varmış! Gezi olaylarının arkasındaki bütün o işlerin kahramanıdır; Türkiye’nin Soros’udur bu adam. O işlerin perde arkasındaki isimdir o. Bu tür insanların hangi çevrelerde sahiplenildiğini görmek de manidar.” (Bülten II; benim elimdeki çıktıda, s. 5-6; yukarıda alıntıdan on satır sonra).

 

                                                              *          *          *

 

Birkaç basit soru ve yorum herhalde mantıksız kaçmaz. İlk alıntıda, düşünce ile doğrudan terör arasındaki sınır nedir? Dünya ve Türkiye tarihinde, genel olarak haklı şiddet, özel olarak devrim (ihtilâl) ve devrimci (ihtilâlci) şiddet, daha da özel olarak ezilen halkların haklı milliyetçiliği, anti-kolonyal şiddet, kolonyalizmin kötürüm ettiği millî kimliği kurtarıcı ve sağaltıcı şiddet vb boyutlar içeren tonla düşünce ve düşünür mevcut. Bunlarla gene düşünce bazında mücadele edilir, yüzyıllardır ediliyor da. Yıllardır yazıyorum, 1990’lardan beri geldiğim noktada, hepsine karşıyım (ve maalesef, hâlâ benzer bir şiddet eleştirisi yapan, ya da faraza Halkların Demokratik Kongresi’ne koştura koştura gitmeyen de pek göremiyorum solda). Ama doğrudan herhangi bir şiddet veya terör eylemi çağrısında bulunmadıkça, yani meselâ gidin yıkın, vurun, öldürün, bombalayın, ateşe verin... demedikçe, çağdaş demokrasi ve modern hukuk, düşünce ile eylem arasına ince, zor, ama gene de kesin bir sınır çiziyor.

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan ise son dört yılda giderek tersini yapmakta. Evet, bazı çok vahim olaylar var arada: 17-25 Aralık 2013 devirmeciliği; PKK’nın 2015’te başlattığı “yeni devrimci halk savaşı”; nihayet Gülenciliğin 15 Temmuz 2016 darbe girişimi. Böyle her bir kırılma noktasının iktidarı daha derin bir savunma psikozuna ittiği apaçık ortada. Fakat hangi nedenle olursa olsun, bütün bunların (bence kaçınılmaz olmayan) sonucu, ne zamandır “dar çizgicilik” diye tarif ettiğim, (AKP açısından) “düşman” kategorisini habire genişleten, buna karşılık “bizim taraf”ı habire daraltan, “ara kesimler”i ise neredeyse toptan silen, susturan, yokeden bir mevzilenme ve tarz-ı siyaset. İşte Cumhurbaşkanı Erdoğan da bu çerçevede (1128’ler Bildirisi’ne karşı verdiği -- elbette yargıya doğrudan müdahale niteliği taşıyan  -- talimattan başlayarak) düşünce ve siyaset ile terör eylemi arasındaki sınırı giderek ortadan kaldırıyor. Bir tür “terörle iltisaklı düşünce” hâlesi yaratıyor. Öyle ki, bundan sonra yanlışlıkla “düşünce adamı” zannedilen kimlerin, tavşanın suyunun suyunun suyu misali, hangi iltisakın iltisakının iltisakı sonucu  “terör ve teröristin bahçıvanları”na dönüştürüleceği, ufku giderek kaplayan ürkütücü bir belirsizliğin kapsamına gömülüyor.

 

                                                                *          *          *

 

Bu, belirli bir arkaplan. Sahnenin önünde ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Osman Kavala hakkında şimdi söyledikleri yer alıyor. “Gezi olaylarının arkasındaki bütün o işlerin kahramanıdır; Türkiye’nin Soros’udur bu adam. O işlerin perde arkasındaki isimdir o.” Bir, Cumhurbaşkanı Erdoğan nereden biliyor, neye dayanarak söylüyor bunu? Osman Kavala halen tutuklu. Hakkında iddianame yazılmamış, açıklanmamış. Ortada, gözaltına alındığı ve tutuklandığı günlerde hükümet medyasınca (Büyükada insan hakları aktivistleri misali) yürütülen kampanya dışında hiçbir şey mevcut değil.

 

İki, Cumhurbaşkanı Erdoğan “Gezi olayları”nın ya da daha esrarlı bir ifadeyle “o işler”in kriminalitesi âşikârmış gibi konuşuyorsa da,  böyle bir suç veya suç kategorisi mevcut değil. Ne böyle bir terör isnadı var, ne bir darbe ve devirme girişimi isnadı. Benim gözümde değil, hukukun ve yargının gözünde bu böyle. Zira 2013 yaz aylarından bu yana neredeyse beş yıl geçtiği halde, kimse yargılanmıyor bu olaylardan. Ortada sadece birkaç hafta sürmüş (şahsen benim ilk üç gününden sonraki içeriğine katılmadığım, hattâ doğrudan karşısında yer aldığım) protesto gösterileri var. Bu gösterilerin birincil aktörleri, dolaysız failleri, direkt örgütleyicileri bile yargının hedefi değil. Hattâ, gösteriler sırasında oluşan iki ayrı “Platform”un da hemen bütün kurumsal ve kişisel mensupları bilindiği halde, hiçbiri yargılanmıyor.

 

Üç, Gezi günlerinde olsun, sonraki aylar ve yıllarda hiç böyle bir rolünden söz edilmemişti Osman Kavala’nın. Şimdi ise, olayın kendisi ve dolaysız katılımcıları yargılanmazken, “bütün o işlerin kahramanı... O işlerin perde arkasındaki isim” olma “suçu” (yani olmayan suçu), beş yıl sonra gelip Osman Kavala’nın üzerine yıkılıyor. Ne olacak? Hayaletleri mi yönlendirdiği, iyi sıhhatte olsunları  mı örgütleyip finanse ettiği, üç harf taifesine mi talimat verdiği, herhangi bir şüpheye yer bırakmayacak delillerle ortaya konacak?

 

Dört, yukarıdakilerin yanında görece önemsiz de olsa, “Türkiye’nin Soros’u” (veya iki üç ay önce hükümet medyasında kullanılan ifadeyle “Kızıl Soros”) iddiası da hiçbir kriminaliteye işaret etmiyor. Bendeniz de geçmişte, pek çok meslekdaşım, değerli üniversite rektörleri, başka konferans katılımcıları gibi, 2005 Osmanlı Ermenileri konferansı bağlamında, “Sorosçu Çocukları”ndan olmakla suçlandım. Zekice olduğunu sandıkları bir kurnazlıkla “o... çocukları” ifadesine benzetilmiş bu zavallılığı üretenler, şimdi AKP’ye rampa etmenin yollarını arayan ulusalcı faşistlerdi. O gün o konferansın yapılmasını sağlayanlar ise, başta Erdoğan, Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu, zamanın demokrat, toleranslı, kucaklayıcı, geniş çizgici AKP önderliği. O tecrübeye de dayanarak söylüyorum; şimdi Osman Kavala’ya yöneltilen bu Sorosçuluk söylemi de, diğer hepsi gibi, hukukî değil, ancak siyasî (ve dolayısıyla zaman aşımına uğraması muhtemel) bir beğenmezlik ve suçlamayı dile getiriyor.

 

                                                                    *          *          *

 

Hepsinden geçtim. En önemlisi, ceza hukukunun temeli olan masumiyet karinesi Osman Kavala için (de) işliyor mu, işlemiyor mu? Cumhurbaşkanı Erdoğan, başka birçok örnekte de olduğu gibi, kâk yürürlükteki yargı süreçleri hakkında, kâh özellikle bazı sanıkların masumiyet karinesini tanımamak anlamında (suçları kesinleşmeden suçlu ilân etmek gibi) demeçler vermeyi sürdürürse, bütün bunlardan sonra “yargı bağımsızdır... Türkiye insan hakları konusunda, Batılı pek çok ülkeden daha hassastır, çok daha ileridedir”  iddiasından geriye ne kalıyor?

 

(Son bir not, sırf meraktan. Bir hukukçu veya hukukçular grubu da oturup, insan hakları konusunda Türkiye’nin çok gerisinde olan şu “Batılı pek çok ülke”nin açıklamalı bir dökümünü yapsa, çok memnun olacağım doğrusu.)

 

 

 

 

 

 

 

Yazarın Tüm Yazıları

Yorumlar(2)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.

hrac14.1.2018 08:36:40
Gecmis olsun. Sadece Osman Kavala degil, 150 gazeteci ve akademisyen zindanlarda cile cekiyor, aileleri magdur ediliyor. Artik bu konu hakkinda yazilarinizi bekliyoruz. Bu kepazeligi sineye cekerek yasayamayiz.
osman çakır17.1.2018 15:33:04
Yazınızda bir batı öykünmeciliği hissine kapılıyorum. Batı yargısını kutsuyorsunuz..abd deki zerrab davası,yunanistanda darbeye açıktan iştirak eden fetocuların iade edilmemesi,almanya, İsviçre ve bir çok avrupa ülkelerinin pkk dhkpc ve feto militanlarını açıkça koruması size göre çok adil ve demokrasiye uygun anlaşılan...