“Tanrının oyun sahası” (God’s playground)

Son iki yüz yılda Polonya’nın başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmedi. Dolayısıyla evet, Norman Davies’in 1979’daki yakıştırmasında isabet payı büyük. Peki ya Türkiye? Ortadoğu, Osmanlı İmparatorluğu ve modern Türkiye? Aşağı yukarı aynı zaman diliminde, buraları da “Tanrıların oyun sahası” ve “oyuncağı”na dönüşmedi mi? Hâlâ da aynı konumda mı, değil mi? Goya’nın Kolossus’u, önüne çıkanı ezerek dolaşmıyor mu etrafımızda?

19.12.2016 10:28
Halil-Berktay
Yaşarken ve Okurken
yazarlar@serbestiyet.com
@HalilBerktay

 

[17-19 Aralık 2016] Geçen yazıma, iş çokluğunun yanısıra bir kırılma ve soğuma da yansıdı. Hâlâ sürüyor. Hele 10 ve 17 Aralık saldırılarından sonra, nedenleri açık olmalı.

 

Polonya

 

Norman Davies, günümüzün önde gelen İngiliz tarihçilerinden. Parlak olmaktan çok sağlam ve mufassal. Kabul etmek gerekir ki alanı da çok yatkın değil, Ginzburg’lar, Schama’lar, Hobsbawm’lar, Le Roy Ladurie’ler tarzı (ve o kadar) popüler olmasına. Davies son derece konsantre bir Polonya uzmanı. Batı-merkezciliğin kalbine ister istemez uzak ve marjinal kalıyor. Örneğin bizim sığ ve kısır entellektüel ortamımızda, kaç kişi girer bu konuda yazılmış biner sayfalık ciltlerin içine? Ama yazık, çünkü Avrupa’nın doğusunun gecikmeleri (geç devletleşmesi, geç feodalleşmesi, geç modernleşmesi) ile Türkiye’nin gecikmeleri, dolayısıyla Avrupa’nın doğusunun doğu ile batı arasına sıkışmışlığı ile Türkiye’nin sıkışmışlığı arasında önemli karşılaştırmalar yapmak mümkün. Neticede bu gibi komparatif perspektifler, her iki bölgenin istikrarsızlığına ve üzerlerindeki paylaşım mücadelelerine kadar uzanıyor. 

 

Polonya’nın trajik öyküsünü Norman Davies hemen her kitabında kâh orasından kâh burasından tutup döne döne yazdı. Bana göre en çarpıcısına, en rahat okunanına God’s Playground başlığını koydu (Columbia University Press 1979, Oxford University Press 1981). O zamandan bu yana, bazen tek cilt bazen iki cilt halinde defalarca yeniden basıldı. İngilizce playground’un günlük Türkçe kullanımdaki karşılığı “çocuk bahçesi.” Ama öyle çevrilemiyor tabii; Tanrının (veya Tanrıların) oyun sahası, ya da belki Tanrının/Tanrıların oyuncağı demek gerekiyor. İnsanüstü güçlerin çocuklaştığı, her aklına eseni yaptığı, kurup kurup bozduğu, zalimleştiği, insaf merhamet nedir bilmediği bir ülke. Davies tarih boyunca Polonya’nın başına gelenleri bu metaforla anlatmaya çalışıyor.

 

Benim kuşağım Emin Oktay - Niyazi Akşit yazımı Lise Tarih kitaplarıyla büyüdü. Üç yıl boyunca okunan (?) üç ciltti bunlar. İlkinin sonlarına doğru Osmanlı Beyliği doğup büyür, Hacı İlbey Sırp Sındığı’nı kazanır, 1402’de Timur’a yenilen ve kafeste dolaştırılmaya dayanamayan Yıldırım kahrından yüzüğündeki  zehri içerek intihar eder, ama sonunda Fatih gidip İstanbul’u alırdı. İkinci cildin konusu 1453-1918 arasıydı. Bütünüyle Osmanlı merkezli bir anlatım söz konusuydu.  Dolayısıyla hemen her şey imparatorluğun “dış münasebetler”ine dönüşür; hele 17. ve 18. yüzyıllar için, kâh batı ve kâh doğuyla,  Fransa ve/ya Habsburglar ve/ya İran’la olan “dış münasebet”lerin sonu gelmez; savaşlar ve anlaşma maddeleri, coğrafya nosyonundan zerrece nasibini almamış gri sayfalar boyunca biteviye uzanırdı. Ahmet Haşim “hangi bir kıt’a-yı muhayyelde”yi, karamsarlığının melâl ülkesi için değil, kuru kuruya ezberlemek zorunda kaldığımız olayların nerelerde geçtiği için söylemeliydi! Bir noktada Lehistan çıkardı karşınıza; Osmanlıların bir Lehistan meselesi peydahladığını, Lehistan’la da münasebetleri olduğunu, hattâ 17. yüzyılın ikinci yarısında Podolya ve Kamaniçe diye geçen yerlere seferler düzenlediklerini, derken 18. yüzyılda bu sefer Lehistan’a dost kesildiklerini, ama Lehistan’ı üç kere paylaşılmaktan kurtaramadıklarını öğrenirdiniz. Sonra Lehistan (Polonya) tarihten, en azından Emin Oktay - Niyazi Akşit tarihinden yokolurdu. Osmanlılar açısından bir faktör olmaktan çıkardı yani. Ama olayı asla başka açılardan ve tabii asıl önemlisi, Polonyalıların kendileri açısından göremez; kimler tarafından, niçin ve nasıl paylaşıldıklarını hiç anlayamazdınız.  

 

 

Oysa bu, Polonya’nın, hep Norman Davies’in ifadesiyle, “Tanrının oyun sahası” haline gelmesinin en temel unsurlarından biri, belki başlangıcı ve köşetaşıydı. 15. ve 16. yüzyılların Rönesans parlaklığının ardından Polonya, belki ülke çapında birleşik bir hayat kuramadığı, özellikle farklı sınıf çıkarlarını bir şekilde uzlaştıramadığı, ortak bir ulusal konsensüs yaratamadığı ve merkezî devleti güçlü tutamadığı için zayıflayıp inişe geçti. Buna karşılık etrafını saran üç komşusu -- doğusunda Rusya, güneyinde Avusturya ve batısında Prusya -- Erken Modernite boyunca yükseldi, kuvvetlendi, Polonya hâkim sınıfları içinde kendilerine yandaş hizipler buldu; işte bu giderek tırmanan dış baskı ve müdahaleler sürecidir ki, 1772, 1793 ve 1795’te Polonya’nın üç defa paylaşılarak adım adım küçülmesi ve nihayet tümüyle haritadan silinmesine yol açtı. Yukarıdaki haritada, sağdan içeriye doğru mor-kahverenginin değişik tonlarıyla Rusya’nın; güneyden içeriye doğru ilerleyen iki ton yeşil alanla (1793’te olmayan) Avusturya’nın; soldan içeriye doğru ilerleyen koyu-orta-açık mavi tonlarıyla da Prusya’nın her seferinde nereleri kaptığını görüyorsunuz. “Polonya ölmedi daha” diye başlıyordu, 1797’de yazılan ve bestelenen (ve Dabrowski Mazurkası olarak da bilinen) millî marşları: “Polonya ölmedi daha / Bizler yaşadıkça / Yabancı gücün bizden çaldığını / Geri alacağız kılıçlarımızla.” 1830’da ayaklandılar bu özlemle, sonra gene 1848’de, son olarak da (Rusya’ya karşı) 1863’te. Ama hep yenildiler ve dış destek olmadan silâhlı direnişi sürdüremiyeceklerini sineye çekmek zorunda kaldılar. Bundan sonraki elli yıl, ister Rusya, ister Prusya, ister Avusturya kesimlerinde modernleşme reformlarına, kapitalizmin gelişmesine ve kültür, bilim, eğitim alanlarında ilerlemelere tanık oldu. 1795’ten 1918’e Polonya diye bir ülke yoktu Avrupa haritasında. Ama ilginçtir, 1864-1914 arasında çağdaş Polonya toplumu, yabancı yöntemler altında vücut buluyordu.

 

Birinci Dünya Savaşı sırasında Alman ve Rus ordularının ileri geri savaştığı Polonya, 1918-19 yıllarının Büyük Polonya Ayaklanması sonucu tekrar bağımsızlığına kavuştu ve ilân edilen İkinci Polonya Cumhuriyeti Paris Barış Konferansınca da tanındı; nitekim söz konusu toprakların kâh Almanya’dan, kâh Avusturya’dan alınıp Polonya’ya verilmesi bu iki maplup devletle imzalanan Versailles ve Saint-Germain anlaşmalarına da geçirildi. Ancak 1917’de Bolşevik Devrimi’nin patlak verdiği Rusya ile olan doğu sınırı belirlenemedi. Bu da Polonya ile Sovyet Rusya arasında [Sovyetler Birliği 1922’ye kadar resmen mevcut değildi], Marksist literatürde pek hatırlanmak istenmeyen 1919-20 savaşına yol açtı. Tatsız bir konuydu (konudur), çünkü 1917-18’de Troçki’ye Brest-Litovsk’u bir an önce imzalamazsan (a) bütün cephede çökeceğiz ve devrim diye bir şey de kalmayacak; (b) hem zaten dünya devriminin eli kulağında ve bu topraklar nasıl olsa geri alınacak diye çıkışan Lenin, bu sefer o dünya devriminin vaktinin gelip çattığını ve Budyenny’nin Kızıl Süvarilerinin devrimi önce Polonya’ya, sonra Polonya köprüsü üzerinden daha da ötesine taşıyacağını savunuyordu. O kadar tatsızdı ki, gerek resmî Sovyet ve gerekse (1945 sonrasında) Polonya komünist tarihçiliğinde gerekçeleri, çıkışı ve sonuçlarıyla yok sayıldı. Nitekim doktorasını Krakow’da, Yagelom Üniversitesi’nde yapan Norman Davies, tam da bu savaşı incelediği tezine The British Foreign Policy towards Poland, 1919–20 (İngiltere’nin 1919-20 Yıllarındaki Polonya Dış Politikası) gibi dolambaçlı bir başlık koymak zorunda kaldı. Ancak 1968’de doktorasını resmen aldıktan sonradır ki, tezinin 1972’de çıkan İngilizce kitap versiyonuna White Eagle, Red Star. The Polish-Soviet War 1919–20 (Beyaz Kartal, Kızıl Yıldız: 1919-20 Polonya-Sovyet Savaşı) adını koyabildi.

  

Öyle veya böyle, Lenin’in yanlış hesabı Vistül nehrinden döndü; Pilsudski ordularının Varşova Muharebesi’nde kazandığı beklenmedik ama kesin zafer, Polonya’nın daha yeni kazandığı bağımsızlığı hiç olmazsa yirmi yıl süreyle korumasını sağladı. Ancak ülkenin gerek doğu gerek batı ufukları tekrar kararmakta gecikmedi bu yirmi yılda; bir yanını Stalinizm, diğer yanını (1933’ten itibaren) Hitler ve Nazizm aldı. Üstelik 1939’un Ağustos-Eylül ayları, bu iki meşum gücü bir araya getirdi. İngiltere ve Fransa uzun süre Nazizme karşı hep yatıştırmacılık politikası izlemiş; 1938 Sonbaharındaki Munich Konferansı’nda Hitler’in toprak talepleri karşısında (aralarında çok önceden imzalanmış bütün saldırmazlık anlaşmalarına karşın) Çekoslovakya’yı yalnız bırakmaktan çekinmemişlerdi. Bir yıl sonra Almanya bu sefer benzer toprak taleplerini Polonya’ya yönelttiğinde ise, Stalin’in mukabelesi kabaca “siz Çekoslovakya’yı satarsınız da biz Polonya’yı satamaz mıyız” diye özetlenebilecek şekilde oldu. Sovyetler Birliği Komintern’in 1934 kongresinde Dimitrov’un raporuyla benimsenen Faşizme Karşı Birleşik Cephe politikasını bir anda terketti; bütün diğer komünist partilerini ayazda bırakırcasına fırıldak gibi döndü ve 23 Ağustos 1939’da (Molotov-Ribbentrop Paktı olarak da bilinen) Sovyet-Alman Saldırmazlık Paktı’nı imzaladı. Paktın her zaman varlığından şüphe edilen, ama ancak SSCB’nin çöküşünden sonra gün ışığına çıkan gizli protokolü, Polonya’nın iki diktatörlük arasında paylaşılmasını

 

 

öngörüyordu. Nitekim, yukarıdaki haritada gördüğünüz gibi, önce Nazi orduları 1 Eylül 1939’de batıdan saldırdı Polonya’ya (ve bu, İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması anlamına geldi). Ülkenin yaklaşık beşte üçünü ele geçirmişlerlen, 17 Eylül’de bu sefer Sovyetler doğudan saldırdı ve kalan beşte ikisine de onlar el koydu ve 28 Eylül’de, mavi-kırmızı haritada gördüğünüz duruma gelindi. 1919-20’nin intikamını alırcasına, Hitler’e taş çıkartacak bir etnik temizliğe girişti Sovyet işgal yönetimi. Çeka’nın halefi, KGB’nin selefi olan NKVD, Polonya’yı elitsiz bırakmayı amaçladı. 1939-41 arasında doğu Polonya’dan yüzbinlerce insan dört büyük dalga halinde Sibirya’ya göçürüldü. Sadece Nisan-Mayıs 1940’daki Katyn Ormanı Katliamı’nda 21,768 Polonyalı seçkin gece vakti ses izolasyonu yapılmış özel bir infaz hücresinde diz çöktürülüp enselerinden vurulmak suretiyle idam edildi. Bu katliamın emri Sovyet Politbürosu’nun altı üyesi (Stalin, Molotov, Kaganoviç, Voroşilov, Mikoyan ve Kalinin) tarafından 6 Mart 1940’ta imzalanıp NKVD’nin başındaki Lavrenti Beria’ya iletildi. İnfazların 7000 kadarı, bizzat NKVD’nin resmî baş celladı (General) Vasili Mihailoviç Blokhin tarafından 28 günde gerçekleştirildi. Bu göreve doğrudan doğruya Stalin tarafından atandığı 1926 tarihinden itibaren, Yagoda, Yezhov ve Beria’nin direktörlüklerinde on binlerce kişiyi bu şekilde kurşuna dizdiği hesaplanan Blokhin, insanlık tarihinin en “üretken” celladı/katili sayılıyor. Nazi ordularının Barbarossa Harekâtı’yla Sovyetlere de saldırdığı 22 Haziran 1941 tarihine kadar, Doğu Polonya’nın münhasıran Sovyet işgali altında kaldığı iki yıldan kısa süre boyunca Sovyet makamlarınca öldürülen toplam Polonya vatandaşı sayısı ise, kimliği kesin saptanabilenler üzerinden 150,000 ama reel olarak 500,000 dolayında tahmin edilmekte.     

 

Öyle ki, o ilk iki yıl içinde Nazilerin mi, Sovyetlerin mi daha çok Polonyalının kanına girdiği bile tarihçiler arasında tartışmalı bugün. Ama tabii 22 Haziran 1941’den sonra terazinin Nazi kefesi çok daha ağır basıyor. Her şey bir yana; Hitler’in “Yahudi sorunu”na “nihaî çözüm”ü için öngörülen toplama ve sonra ölüm kamplarının büyük kısmı Polonya topraklarında kuruldu ve (başta Auschwitz olmak üzere) buralarda 5.6 milyon Avrupa Yahudisi soykırımdan geçirildi.  Öte yandan, kampların dışında da Polonya direndi -- ve katledildi. Sadece bir tek kentte, Varşova’nın kendi içinde, 19 Nisan - 16 Mayıs 1943 Varşova Gettosu Ayaklanması’nda (daha önce Treblinka’ya sevkedilerek gaz odalarında boğulan 250-300,000 Yahudiye ilâveten) son bir 13,000 Yahudi daha öldürüldü ve ardından, 1 Ağustos - 2 Ekim 1944 tarihlerinde patlak veren Büyük Varşova Ayaklanması’nda (o âna kadar gizli olarak örgütlenen) Polonya Anavatan Ordusu’nun 16-22,000 savaşçısı can verirken, 150-200,000 kadar sivil de Wehrmacht tarafından rastgele katliamlara kurban edildi. Eylül 1939 bombardımanı, sonra her iki ayaklanma, sokak çarpışmaları ve diğer misillemelerle birlikte, Varşova’nın yüzde 85’ten fazlası Nazilerce yakılıp yıkıldı, moloz yığınına dönüştü. Cinayetin diğer yüzü, Temmuz sonunda Varşova’nın dış mahallelerine dayanmış bulunan Sovyet ordularının, ayaklanma patlak verdiğinde derhal durması ve daha fazla ilerlememesi, kıllarını kıpırdatmayarak Nazilerin yaptıklarına seyirci kalması, hattâ isyancılara havadan yardım atması öngörülen Müttefik uçaklarının daha sonra Sovyet havaalanlarına inmesine bile izin vermemesiydi. Tamamen siyasî bir tavırdı; Stalin asla Varşova’yı Polonyalıların kendilerinin kurtarmış olmasını istemiyor; Katyn Ormanı Katliamı ile aynı doğrultuda, savaş sonrası Polonya’yı tamamen Sovyetlere muhtaç ve medyun bırakmayı hesaplıyordu.

 

Bu kadar soğukkanlı bir namussuzluk söz konusuydu. Nitekim oldu da; 1945’ten itibaren bütün Doğu ve Güneydoğu Avrupa’da olduğu gibi Polonya’da da Kızılordu’nun kurtarıcılığı adım adım yeni bir işgale dönüştü. Savaş öncesinin zayıf ve küçük komünist partisinden, zorlaya zorlaya büyük bir iktidar partisi yaratıldı. Adı “halk demokrasisi” olan bir polis devleti kuruldu. Wajda 1944 ayaklanmasından o müthiş Kanal filmini, ancak ayaklanmayı “sorumsuzluk” ve “yenilgiye mahkûm bir macera” gibi göstermek suretiyle yapabildi. İktidara değişiminin sert çehresini yansıtan Küller ve Elmas filmini, ancak “eski Polonya aristokrasisinin dekadansı” gibi bir maske altında yapabildi. Bierut, Gomulka, Gierek yönetimleri geldi geçti. Polonya halkının mücadelesi, Walesa ve Solidarnosc sendikası önderliğinde tekrar yükseldi. General Jaruzelski’nin komünist partisinin meşruiyetini yoketmek pahasına giriştiği askerî darbe ve sıkıyönetim dahi tamamen âciz, çaresiz kaldı. 1945-90 arasını kapsayan bu Sovyet tipi diktatörlük rejimi de, komünizmin genel çöküşüyle birlikte, 1989-90’da son buldu.               

 

Türkiye

 

Sonuçta, son iki yüz yılda Polonya’nın başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmemiştir, denebilir. Dolayısıyla evet, Norman Davies’in 1979’daki yakıştırmasında isabet payı büyük. Peki ya Türkiye? Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye? Ortadoğu, Osmanlı İmparatorluğu ve modern Türkiye? Aşağı yukarı aynı zaman diliminde, buraları da “Tanrıların oyun sahası” ve “oyuncağı”na dönüşmedi mi? Hâlâ aynı konumda mı?

 

17 Aralık Cumartesi kalkıp da Kayseri’deki saldırıyı öğrendiğimde, camdan dışarı görmezcesine bakarken God’s playground sözcükleri belli belirsiz geçti kafamdan. Bir yerlerde bir fikir parçacığı kımıldanır da tam yakalayamazsınız, ama gene de farkeder ve belki dönüp bilince çıkartırsınız ya, işte ben de öyle oldum. Neydi bu dedim, nereden takıldı kafama; arkasından çorap söküğü gibi geldi her şey. İki yıl önceydi; 7 Mart - 15 Haziran 2014 arasında bir Polonya sergisi düzenlenmişti Sakıp Sabancı Müzesi’nde. Tam başlığı Uzak Komşu Yakın Anılar. Türkiye-Polonya İlişkilerinin 600 Yılı şeklindeydi. Duvarlara konacak bilgi panoları üzerinde çalışırken düşünmüştüm: 18. yüzyılda sadece Polonya değil, Osmanlı İmparatorluğu da inişteydi aslında. Üstelik, iki büyük rakibi Polonya’nın da düşmanlarıydı: Viyana ve Petrograd. Balkanlara kuzeybatı ve kuzeydoğudan inen iki ana hücum hattı. 1711, 1715-1718, 1736-39, 1768-74... Prut, Pasarofça, Küçük Kaynarca. Bütün o bitmek bilmez Rusya ve Avustırya savaşlarının, giderek ağır ve daha ağır bozgunlarla noktalanması. İşte en son 1768-74 harbi, “Lehistan’ın birinci paylaşımı” ile aynı sıralardaydı. Ve emin olun, İstanbul’un krizi daha az derin değildi Varşova’dan. Öyleyse Polonya çökerken neydi Osmanlıyı (kısmen ve bir süre) kurtaran? Sırf coğrafya ve mesafe faktörü mü; Polonya’ya kıyasla daha uzak, daha güneyde, biraz daha menzil dışı olması mı? Önceki zafer ve yayılma yüzyıllarında kazandığı toprakların fazla büyük ve dolayısıyla (hele Ortadoğu’nun parçalı topoğrafyasında) hem her taraftan kuşatılmasının, herm bir çırpıda kaybedilmesinin imkânsız olması mı? Boğazlar üzerindeki egemenliğinin benzersizliği mi? İddia sahibi Büyük Devletlerin İngiltere ve Fransa’nın da karışmasıyla çoğalması ve aralarında, Polonya örneğindeki gibi “anlaşarak paylaşma”nın değil, “rekabet içinde, anlaşamayarak paylaşamama”nın hâkim olması mı?

 

Hangi nedenlerle olursa olsun, 1700’lerin sonu ve 1800’lerin başlarında Türkiye’nin Polonya’ya kıyasla önce biraz zaman kazandığı da bana çok açık gözüküyor, bu bir lâhzalık “tarihî erteleme” içinde, III. Selim ve II. Mahmut’la “belgesiz”, ardından Tanzimat’la “belgeli” olarak başlatılan yukarıdan aşağı reform hamlelerinin, Polonya’nın Rus egemenliğinde geçtiği 1864-1914 modernleşmesinin bir benzerini Osmanlıya yarı-bağımsızlık koşullarında yaşattığı, dolayısıyla dayanma kapasitesini 19. yüzyıla yayıp oradan 20. yüzyıl başlarına taşıdığı da. Üzerine Millî Mücadele geldi, üzerine Cumhuriyet geldi, üzerine İkinci Dünya Savaşı’nın yıkımına uğramama başarısı geldi, üzerine 1946-50’de çok-partili hayata geçiş geldi -- ve her nasılsa 21. yüzyılın şafağına ulaşmayı başardık. Bu yeni eşikte, bir kabuk değişimi yaşıyoruz 2002’den beri. Evet, eski Türkiye yıkılıyor, ama ne muazzam çatırtılarla! Korku, endişe, tehlike, gerilim eksik olmadı hayatlarımızdan on beş yıldır. Bizatihî vesayet rejiminin, kendi dolaysız olanaklarıyla direnişi. Yıllara malolan bir başörtüsü tartışması. 2002-2007 arasının silâhlı kuvvetler içindeki son derece reel (asla hepsi kumpas diye geçiştirilemiyecek) cunta denemeleri. Cumhuriyet ve Bayrak mitingleri, “genç subaylar tedirgin” manşetleri, “ordu göreve” çağrıları. “Misyoner faaliyeti” ve “yabancılara gayrimenkul satışı” avazları. Hrant Dink, Rahip Santoro, Malatya Zirve Yayınevi cinayetleri. Seçkin Cumhuriyet Başsavcıları: Vural Savaş, Sabih Kanadoğlu, Abdurrahman Yalçınkaya. 2007’nin cumhurbaşkanı seçiminde “nitelikli çoğunluk” zırvalığı. Ardından AKP’yi son defa kapatma denemesi. PKK’nın savaş ile siyaset arasında gidip gelir olması. CHP muhalefetinin yıllar boyu kendini darbecilikten ve AYM dâvâcılığından kurtaramaması.

 

Gülen Cemaatinin iktidar iddiasını açığa vurması. Güney komşumuz Suriye’nin karışması. ABD’nin Arap Baharını önce desteklemesi, sonra İsrail derdine düşüp vazgeçmesi. Türkiye’yi ateşe sürmek istemesi, sonra ona da karşı çıkması. IŞİD’in zuhuru. Derken Gülencilerin peşpeşe gelen komploları. 2012 Oslo görüşmelerinin sızdırılması ve Hakan Fidan üzerinden Başbakan Erdoğan’ı suçlayıp düşürme denemesi. MİT tırlarının iki sefer durdurulup aranması. 2013 yaz başındaki Gezi protestolarının da hükümeti devirme girişimine dönüştürülmesi. 17-25 Aralık 2013 “yolsuzluk” operasyonu. Kobani. Gerek Batı ve gerekse PKK medyasında, AKP’nin IŞİD’le elele verdiği, hattâ tek ve bir olduğu propagandasının başlatılması. Öncelikle Türkiye’ye vuran büyük mülteci dalgalarının yarattığı krizler. Suriye çözülürken Rojava’da PYD egemenliğindeki Kürt kantonlarının kurulması. 7 Haziran 2015 seçimlerinden önce, HDP’nin çözüm sürecinde potansiyel muhatap ve anayasa reformunda muhtemel ortak konumundan, çok keskin bir dönüşle en sert AKP düşmanlığına kayması. 7 Haziran seçimlerinden sonra, bu sefer “yüzde 60’lık blok” denemesi. Suriye’de edindiği yeni teritoryaliteden ve ABD’nin PYD’ye verdiği destekten hareketle tekrar devletleşme umutlarına kapılan PKK’nın, çözüm sürecine de, çatışmasızlığa da son vererek, Temmuz 2015’te “yeni devrimci halk savaşı”na yönelmesi. 2015 sonbahar ve kış ayları boyunca, güneydoğu ilçe merkezlerini işgal denemeleri, hendek-barikat savaşları. Giderek çoğalan IŞİD ve PKK terör saldırıları. FETÖ’nün 15 Temmuz 2016 darbe denemesi. Batı’nın kararlı, tutarlı bir demokratik duruş gösterememesi. Tersine, özellikle Avrupa parlamentosu’nun illâ OHAL’i kaldırın diye tutturması. Ne kentlerde, ne kırsal alanlarda tutunabilen PKK’nın, artık tamamen canlı bombalar ve bombalı araçlar kullanarak intihar saldırılarında yoğunlaşması.      

 

 

Tam bir kâbus değil mi bütün bunlar? Günlük hayatın akışı ve sıradan siyasetin ucuz polemikleri içinde, farkında mıyız bütünsel manzaranın? Bir bakıma, sanki 20. yüzyıl başları tekrar gelip yıkılmadı mı üstümüze? Hükümetin gösterdiği reflekslerin hepsini onaylamaktan çok uzağım. Ama hangi ülke, bu kadar sıkıştırılma ve yıpratılmaya, daha ne kadar dayanabilir? Goya’nın Kolossus’u, önüne çıkanı ezerek dolaşmıyor mu etrafımızda? “Tanrının oyun sahası” Ortadoğu’ya kaymadı mı? Türkiye’yi de içine almıyor mu, yavaş yavaş?

 

                                                                   *          *          *

 

17 Aralık sabahı alnımı cama dayayıp bunları geçirdim aklımdan. Sıradan, alelâde bir çıkarsama: Sanırım parlamenter sistemden daha derli toplu, dağılmaya ve dağıtmaya daha az yatkın bir yönetim tarzına, başkanlık sistemine geçişi haklı ve yerinde buluyorum.

 

Yazarın Tüm Yazıları

Yorumlar(3)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.

sezgin19.12.2016 16:02:50
acı içinde kıvranıyoruz; dışarıda bir kıyamet var ve kapıyı açarsak evimize girecek diye korkuyoruz... düşmanlarımız, birleşerek geliyor üstümüze. Korku, endişe ve direniş umutları... Ve Halep düşüyor gözlerimizin önünde. Ve acı o kadar yakın ki? Ama ağlamak için nereden başlamalı: Halep''ten mi, Beşiktaş''tan mı, Kayseri''den mi? Ve daha ufukta beliren fasılasız üstümüze gelecek olan yepyeni acılardan mı?
Ömer Kasapoğlu22.12.2016 12:14:49
Üniter devlet olup başkanlık sistemi ile idare edilen ve demokrasi olan bir devlet var mı? Federatif olup ve parlamenter veya başkanlık sistemine sahip demokrasiler var, ama üniter olup başkanlık ile idare edilen ülkelerin hepsi demokrasinin olmadığı Beyaz Rusya, Özbekistan vs gibi ülkeler. Bu ülkelerin herhangi birinde yaşamak ister miyiz?
Burak03.01.2017 18:51:52
Hocam; yazınızdan tanzimat ve ıslahat fermanları ve sonrasındaki kısmi demokrasi denemelerinin, dağılma ve yıkılış sürecini durdurduğu anlamını çıkarıyorum. O dönemdede Abdülhamit ile yürütülen bir tek adamlık denemsi ile bu demokrasi denemeleri sekteye uğramıştı. Dönem özelinde yapılmaya çalışılan demokrasi denemeleri ve Abdülhamit ile bu denemelerin sekteye uğraması ile dönemsel benzerlik kurmuş olduğunuz günümüz Türkiye''sindeki kısmi demokrasi ve bunu temsil eden parlementer demokrasi ve getirilmek istenen başkanlık sisteminde kendisini bulan tek adamlık denemesi arasında bir benzerlik görmüyor musunuz ? Eğer görüyor iseniz son tahlilde demokrasimizi sekteye uğratacak bir başkanlık sisteminin orta-uzun vadede yokoluşu hızlandıracağı/gerçekleştireceğini düşünmüyor musunuz ? Demokrasinin içselleştirilmesinde zaten sorunlu olan milletimiz ve coğrafyamız için bir geri adım olduğunu düşünmüyor musunuz ?