İsyan

Türkiye’nin genç nüfusu siyasetin AKP ile, direncin de Gezi ile başladığını sanıyor. Oysa AKP Cumhuriyet Devleti’nin geç Osmanlı’dan devraldığı alelade siyasi angajmanları sürdürmekten öte bir şey yapmadığı gibi; yüzyılın ortasında serpilen Marksist hareket çoktan tavizsiz ve özgüvenli bir muhalif hareketliliğin kaynağı olmuştu. Kaz Dağları’ndaki direnci o geleneğin mirası olarak anlayabiliriz. Ama isyanın hafızası 60’ların yeni filizlenen Marksizm’inde olsa da bugünkü biçimi yeniden anlaşılması gereken özellikler taşıyor.

30.08.2019 14:41
İhsan-Bilgin

serbestiyet.bilgin@gmail.com

 

Ugo Schiavi'nin İsyan sergisi The Pill Gallery

 

 

AKP sabırları her seferinde yeniden taşıran başka sınır ihlalleriyle el yükseltmekten geri duramıyor. “Onlar hayatın düşmanıdır” der Nazım’ın bir dizesi, “Onlar” ile kastettiği sermaye sınıfları düzeni adına baskı ve propaganda yapanlar; diye özetlense yanlış olmazdı ama genellemeler bu iktidar aracılığıyla yüzleştiğimiz kayıpları ifade etmeye yetmiyor. Küresel ısınma eşiğine gelinip dayanılmasıyla uyumlu şekilde kültürel/doğal yaşamaya devam eden ne varsa hasım bellediler adeta. Dün Kuzey Ormanları, bugün Hasankeyf, yarın Kaz Dağı... Sanki ellerinde neye göre sıralandığı belirsiz bir liste var ve birer bahane bulup harekete geçiyorlar.  Artık daha özgülleşip her yediğimiz darbenin hesabının ayrı tutulması gerekir hale geldi. Suni göl/baraj yapımı ile bozulan doğa dengelerinin listesi tutulamaz halde. İnsanlık adına Türkiye devletine emanet edilmiş binlerce yıllık ata yadigârı Hasankeyf bile bu suların altında kalmaktan kurtulamıyor. İstanbul’un akciğeri Kuzey Ormanları’ndan sonra Ege’nin Alpleri Kaz Dağları’nda kesilen sayısı belirsiz ağacın bahanesi küresel ısınmayı da körükleyen yeraltı kaynağının, ( Üstelik o kaynakların emanet edildiği mihraklar da Türk-İslam sermaye sınıfı yaratmanın yeni emaresi “yerli ve millileri” değil. Sırf “onlar” değil, Nazım’ın dizesindeki düşmanı olunan “hayat” da insanlarınkiyle sınırlı bir mecaz olmaktan çıktı. ) sadece insan olarak bizim ve bizle yaşamaya alışmış evcil hayvanların değil, ağacı-bitkisi, börtü-böceğiyle birlikte yaşayan doğal bir yaşam çevresini toptan yok ediyorlar. Oysa bütün manasızlığıyla Gezi uygulamaları bile son kertede kentin parçası olan özgün bir çevrenin tahribatıydı; yani o park kendi başına bir yaşam alanı değildi. Kısmi olması hafifletmiyordu ama topyekûn olması ( http://www.serbestiyet.com/yazarlar/atilla-aytemur/kaz-daglarinda-itiraz-ve-isyan-849655 ) ağırlaştırıyor. O nedenle Atilla Aytemur’un teknik ayrıntılarına değindiği yazısıyla ilişkili sosyal/siyasal tarih vurgusuyla bir de ben yazmak istedim...

 

Bu memlekette hayat ve siyasi baskı AKP ile başlamadığı gibi; direnç de Gezi’yle başlamadı.

 

 

1-TİP, DİSK ile 15-16 Haziran

 

1960’ların başında Türkiye resmi siyaset tarihinin en önemli olayları artarda gelmiş, Önce o zaman adının telaffuzu bile saçma sapan inceliklerle ağır suç haline getirilmiş  “Komünist değilim!” yalanını söylemeye gerek duymadan siyaset yapacak TİP kurulmakla kalmayıp ilk seçimde de sürpriz yaparak meclise girip, akıllı ve sert muhalefetiyle iktidar yapılarının kötülükleri kadar koflukları ve aczlarını da ifşa eden bir performansla meclisteki varlığını taçlandıracaktı.

 

 

Sonra aynı çevre adının başına “D”[devrimci] harfini koymaktan geri durmayarak sınıf gerçeğini reddederek faaliyet göstermeyi ilke edinmiş devlet ve sermayenin tamamlayıcısı sendikacılık anlayışının yerine emekçi sınıfları temsil etmek üzere DİSK’i kurdular. DİSK zamanla örgütlenip güçlenince başlayan iki büyük konfederasyon arasındaki kıyasıya rekabet, devleti sermaye sınıfları blokundan yana ağırlık koymaya zorladı ve yasal bir düzenlemeyle DİSK’i bertaraf etme çabası sonunda konformist burjuva sınıflarının yüreğini ağzına getiren kalkışma 15-16 Haziran oldu. O da merkezi bir örgütleyeni olmayan spontan bir hareketti. DİSK’i savunmak için ve DİSK üyesi sendikalarca başlatılmasına rağmen yöneticilerin belirleyiciliği kısmi kalacak şekilde DİSK üyesi işyerleri köprü öncesi daha çevreyolu bile olmayan İstanbul’un iki yakasındaki İstanbul yolu; doğu tarafı Asya Yakası’nda Ankara Asfaltı, batı tarafı Avrupa Yakası Londra Asfaltı;  üzerinden planlanamaz ve önlenemez şekilde konvoylar oluşturup İstanbul’a doğru yürüyüşe geçtiler. Nasırlı ellerin sınıf olarak siyaset sahnesine ilk kez ağırlık koyduğu bu ortam hakikaten de devrim öncesi bir atmosferi andırmıyor da değildi. Devrim olmasa da bir zamandır esen sol rüzgârı pekiştirdi. Zaten devletin içine yuvalanmış faşizan güçlerin de kışkırtmasıyla kafası karışmış her dalgalanmayı kendilerine devrim diye yutturulmuş 27 Mayıs’60 darbesinin devamı zannetmeye hazır gençler 12 Mart darbesinin de Demirel’e değil, kendi Marksist kanatlarına karşı yapıldığını anladıklarında artık çok geç olacaktı.

 

2-Vatan-millet-Sakarya

 

Bu karışıklıkta toplum, halk, millet gibi kavramlar da birbirine girerek, izleri yenilenen nesillerce de yeniden-üretilen belirgin bir kafa karışıklığına kaynaklık edecekti. Kafaları karıştırmaya devam eden başka gelişmeler de oldu. Mesela DP döküntüsü siyasi eğilimlerden biri olarak o aralıkta boy göstermeye başlamış siyasal İslam’ın önderi ağzı kalabalık Erbakan milli kavramına sanki toplumları global kapitalist zincire dahil etmenin tarihsel/siyasal aracı değil de ona direnmeye yatkın özelliği ağır basan bir anlam yüklemekle kafası zaten “milli demokratik devrim” lafazanlığıyla karışmış solun şuursuzluğunu pekiştiriyordu. Etnik kökenli millet gibi, sivil hayattan ziyade ulus-devleti meşrulaştırmaya meyyal bir kavrama göre mazlumun sivil hayatına daha yakın görünen “halk” da Marksist ideolojinin ayrıcalığı “sınıf” kavramını parazit etkisiyle gölgeliyordu. 60-70’ler solunun üniversiteden ve gecekondudan beslenen kadrolarının önemlice kısmı kır kökenini geride bırakıp kendi kentliliğine ikna olmamışlardan meydana geldiği için aslen “kentli” burjuva [bourgeois/Bürger][1] pejoratif anlamda kullanılırdı. Kırsal yaşamın en kapalı ve tutucu alışkanlık kalıpları Marksist/devrimci yaşam kalıbı diye benimsenirken, kız-erkek ilişkilerindeki özgürleşme türünden yeni/modern yaşamın tutucu sağın tahammül edemeyeceği ne kadar yeni yeşeren eğilimi varsa dışlanmak üzere burjuva tarafına yazılırdı. Tabii burada da sermaye sahibi burjuva ile kentlerde ilk kez kitleselleşmiş küçük girişimcilerle zihin emekçisi küçük burjuvayı ayırt edememenin payı belirleyiciydi.

Ama dediğim gibi sınıfı perdeleyen asıl dominant kavram tarımla uğraşan köylü vurgusunun ağırlığıyla halktı: Modern ulus-devletin varlığını borçlu olduğu etnik millet kavramının etrafını silip süpüren belirleyiciliği sadece kentleşme tarihini değil, kırsalın tarihini de anlaşılmaz kılmıştı.

Tarım devrimi hafızasının silik izlerinin diri tuttuğu toprağın kurutulup taşlaştırılmaması gereken bir değer olduğu bilinci ortaçağın tüm toprak imparatorluklarında hala belirleyiciydi. Batı feodalizminde toprağı sahipli kılan özel toprak mülkiyetiydi. Zaten Fransız devrimiyle alaşağı edilen sınıf da toprakları elinde tutan dük/düşes, kont/konteslerden oluşma soylu sınıflardan başkası değildi. O topraklarda yaşayan köylüler köleler gibi toprak sahibinin malı değilse de toprağı canlı tutmaya yarayan tarım emeğini toprak ağası adına ve orada yaşamaya devam garantisi karşılığı harcamak zorundaydı. Böylece toprağın, ağanın sahipliği/bekçiliği ve köylünün fiili emeğiyle; kuruyup taşlaşarak üretim aracı olmaktan çıkması tehlikesinin bertaraf edildiği bir sosyal nizam tesis edilmiş oluyordu. Osmanlı ortaçağında toprak özel mülkiyetlere bölünmemiş olarak bütünüyle Tanrı adına devlete aitti. Tımar sistemi de yedi düvele dağılmış bu devlet toprağının devlet gözünde muteber yerel aileler arasında paylaştırılıp tapusu verilmeden sahiplendirilmesinden öte bir şey değildi. Miras garantisi olmayan bu sahipliğin süreklilik garantili mutlak bir güç olmayan bir tür yerel iktidar gücü idi. O itibarlı aile de koskoca toprağı kendi imkânlarıyla diri tutması mümkün olmadığından o da orada yaşayan köylülere paylaştırarak tarım emeğinin sürekliliğini sağlıyordu. Bu ayrıcalık silsilesi mülkiyet garantisiz bir kullanım hakkı olarak Cumhuriyete devroldu.

 

 

 Nuri Bilge Ceylan’ın bence hala en iyi filmi Mayıs Sıkıntısı’nın fondaki konusu bu cılız ve güvencesiz mirastır. Ceylan’ın babasının tüm enerjisi film boyunca yakınlarını sıkacak bir ısrarla kendisine bakım karşılığı kullanım hakkı devredilmiş toprak parçasını kaybetmemek üzere devletin toprak zabıtalarını kollamaya harcanmaktaydı.

Mahir Çayan’ın tünel kazarak kaçması üzerine sorgu hakiminin “O kadar toprağı ne yaptın?” sorusunu “Topraksız köylüye dağıttım!” diye yanıtladığı rivayet edilir. Sol öteden beri Osmanlı’da da Avrupa ortaçağı gibi özel mülkiyete dayalı bir ağalık sistemi olduğunu zannettiği için bu espri de yerli yerine otururdu.

 

 

Çayan’ın bu muhayyel zeki cevabına nasıl bir kırsal sınıf ilişkisi tahayyülünün eşlik ettiğini tam olarak bilemesek de ben kendi adıma mahkeme duvarlarının resmi yazısı “Adalet mülkün temelidir.” deyişine kapitalist sistemin belirleyicisi özel mülkiyete devletin bu kadar meydan okurcasına sahip çıkılışını düşündürdüğünden bir anlam veremezdim. Sonra o “mülk” sözcüğü ile kastedilenin Osmanlı’daki devlet malı toprak olduğunu anlayınca her şey yerli yerine oturmuştu...

 

 

 

 

3-Dev-Genç ile tütün ve fındık mitingleri

 

Bu arada dünyada da beklenmedik gelişmeler olmuş, Küba devrimiyle sersemletici darbeyi yemiş mağrur Amerikan kapitalizmi, beklenmedik bir direnç de savaş karşıtı çıkışıyla kendi gençliğinden görmüştü. Üstelik bu direnç 1848 işçi ayaklanmalarından beri ilk kez tüm Akdeniz coğrafyasına yayılmış gençlik kökenli bir anti-kapitalist kalkışmayla paralel olup “68 hareketi” diye anılacak daha genel bir muhalefetin parçasıydı.

60’ların Türkiye gençlik hareketi sadece Türkiye içindeki kırık tarihinin değil bu global hareketliliğin de ürünüydü ve içe dönük silahlı propaganda gruplarına dönüşmeden önce farklı devrimci-gençlik derneklerinin çatısı bir federasyon çatısı altında örgütlenmiş Dev-genç (devrimci gençlik) bir kitle hareketiydi. Esas olarak üniversite öğrencilerinin kentli hareketi olsa da beklenmedik sürpriz başarısını kırdaki tütün ve fındık mitinglerini örgütleyerek kazanmıştı.

Türkiye Devleti başından beri yerli/milli, Türk/İslam sermaye sınıfı yaratmayı öncelikli misyonu olarak benimsemişti. Yine de, tütün gibi kırsal ilişki ve yerel iktidar ağlarınca üretilip toplanan bölgesel tarım ürünlerinden türeyip kitlesel tüketimi endüstriyel örgütlenme gerektiren bir ürünün alışverişinden doğabilecek kontrol dışı yerel küçük esnaf sınıf nüvelerine bile tahammülü olmadığından sigara üretimini tekelleştirmişti.  Fındıkta ise zaten henüz o fındığı endüstriyel üretimin hammaddesi yapacak Sağra gibi kapitalist işletmeler kurulmadığından, ürünler üzerindeki tekelci devlet tasarrufu muhalifsizce sürüp gidiyordu. “Taban fiyatı” denen uygulama bu ürünlerin rakipsiz alıcısı devletin piyasa kurallarını hiçe sayarak ürün fiyatlarını tek taraflı olarak belirlemesinden başka şey değildi. Dev-Genç’in eylem planını bu çelişkinin farkındalığı üzerine kurduğuna dair bir belirti olmasa da bunca zaman sonra başarısının bu zayıf halka ile ilişkisini kurabiliriz.

Dolayısıyla TİP’in meşru siyaset sahnesinde, DİSK’in de kentsel sınai üretimi sahnesinde sürdürdüğü muhalif pozisyonu Dev-Genç de öğrenci gençliğin yanı sıra tarımsal üretimde temsil ediyordu.

AKP alternatif bir siyaset üretemeyip sağ partiler zincirinin sıradan bir halkası olurken farkında bile olmadığı yeni tarz bir hasım yarattı. Önceki devrin Marksizm kökenli muhalefet hareketlerinden beslense de sadece onların hafızasıyla açıklanamayacak dünyanın yeni eğilimleriyle uyumlu muhalif eğilimler bunlar. Agamben’in “Gelmekte Olan Ortaklık” kitabında Pekin’deki Tienenman direnişinden ilhamla üretip öznesine “herhangi tekil” adını verdiği yeni tarz merkezsiz ve örgütsüz bir hareketlenme şekli bu. Merkezi olmadığı gibi dayandığı adresi belli bir sosyal/siyasal kimliği de yok. Etnik, sınıfsal, cinsel bir kimlik referansı ve dayanağı olmadan hareketlenip hasmını da şaşkına çeviriyor. İktidar Gezi’nin ardında boşuna bir örgüt ve örgütleyen arayıp keyfi tercihlerle eziyet ediyor. Kaz Dağları’ndaki uygulamalara direnç de örgütleyeni olmayan spontan bir hareketlenme. Sonuç olarak çağdaş şekliyle isyanın kökü 60'ların yeni filizlenen Marksizm'inde olsa da bugünkü biçimi yeniden anlaşılması gereken özellikler taşıyor. 

Kaz Dağları’nda sahip çıkılan şeyin de sadece doğal çevre olduğu sanılmamalı. O çekici doğal çevrenin çağırdığı kentliler bir kez oranın müptelası olduktan sonra orada kendilerine yaşam çevreleri de oluşturmuşlardı. Bu yaşam çevrelerinin en belirgin işareti kentte olduğu gibi kırda da kırsal yaşam ürünü yapılı çevrelerin haricinde mimar eliyle üretilmiş mimaridir.

 

Alp’li mimar Peter Zumthor’un Sumvitg köy şapeli ve Gugalun kır evi restitüsyonu

Serhat Akbay tasarımı bir konaklama ünitesi

 

İsviçreli mimar Peter Zumthor’un Alp dağlarındaki mimari eserleri gibi, Kaz dağları da Egeli mimar Serhat Akbay’ın tasarımlarıyla yüklü.

Bir de

 

Düzeltme                                                                           

 

Geçen yazımda ( http://www.serbestiyet.com/yazarlar/ihsan-bilgin/sarki-saka-proje-849607) bir arşivleme hatası nedeniyle Bilgi-mimarlığın farklı atölyesine maledilmiş Evren Başbuğ’un Yenikapı transfer merkezi-müzesi projesinin doğru adresi Mehmet Kütükçüoğlu atölyesi olacaktı.

Evren Başbuğ; Yenikapı transfer merkezi ve arkeoloji müzesi projesi; Bilgi-Mimarlık_Mehmet Kütükçüoğlu atölyesi;2006.

 

Dipnotlar:                                   

 

[1] Burg:“Sur”un içinden; yani Ortaçağ kentiyle kırsalını ayıran sur duvarının kent olan iç tarafından anlamında kentli.

 

 

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.