Erdoğan'ın '1915' taziyesi

Erdoğan'ın '1915' taziyesi

25.04.2014 21:18
Serbestiyet-

editor@serbestiyet.com

İhsan Bilgin: Bu taziye hamlesine sevinmekten başka söyleyecek olmamalı. Yeter ki, Kürt açılımı gibi belirsiz bir şekilde buharlaşıp gitmesin ve sevincimiz kursaklarda kalmasın. Hafızalarımızda taze olan Kürt açılımından açıkça ifade edilmeden uzaklaşılmış olması temkinli olmaya zorluyor insanı, karamsarlığın zıddı maalesef iyimserlik değil temkinlilik olmak zorunda. Yıldıray Oğur: Atatürk’ün manevi kızı Ermeni diyenleri bildiriyle hedef gösteren Genelkurmay’dan, Ermeni asıllı olmadığını ispat için şeceresini açıklamak zorunda kalan Cumhurbaşkanı’na, “Albayın anneannesi Ermeni çıkmış” diye acil üst düzey askerî toplantılardan, 1915’ten bahsetti diye Nobel’iyle yalnız bırakılan Orhan Pamuk’a… 99 yıllık bir inkâr yüzyılını bitirdi Başbakan Erdoğan bu taziye mesajıyla. Fikri Der Zor çöllerini aşıp geldik buraya. Son anda ayağına batan çakıl taşları yüzünden huysuzluk edip, bu tarihî yolculuğun sonunu görmemek için sırtını dönenlere Allah basiret versin. Tarihe 30 yıllık savaşı cesaretle bitiren, 99 yıl sonra 1915 için taziye yayınlayan, askerî vesayeti bitirmiş, başörtüsü ayrımcılığına son vermiş bir siyasetçiye faşist, diktatör diyerek geçtiniz. Bu utanç size 99 yıl daha yeter. Emine Şahin: Problemlerimizle yüzleştiğimizde, onları çözmek yerine içimizden konuşup yüksek sesle "aslında doğru olan benim" tekrarına sarılarak, çoğunlukla vicdani sesimizi susturma eğiliminde oluruz. Kötü yönlerimizi kimse görüp bilmesin diye saklamak kaygısı ağır basar. Savunma sandalyesinde oturarak korkularımızdan korktukça daha çok bağırmak insanı çok yoran ve hasta eden bir durum. Oysaki her insanın ya da her toplumun geçmişindeki iyi ya da kötü durumlarını olduğu gibi kabul ederek, şimdi ve gelecekte daha iyi ve olgun olabilmesi için  affetmesi ve af dilemesi, daha az enerji gerektiren, ağırlıklarından kurtularak çok hafiflediği, şifalandığı bir terapi gibidir. İnsanları mutlu eden, şifalandıran her şey ilgimi çektiğinden, Mardin'deki taş oymacılığının şaheserleri, Safranbolu'daki ahşap ve taşın beraber kullanılarak  oda ortasına havuz yerleştirilmisiyle -muhtemelen hem serinlik hem su sesinin terapik etkisinin de düşünüldüğü- inşa edilmiş evleri gördüğümde hayran olmuş, kendi yaşamak zorunda kaldığımız evlere hayıflanmıştım. İnsan doğasına uygun yaşanılır bu evleri yapanların  da Ermeni ustalar olduğunu öğrenmiştim. Anadolu'da yüzyıllardır beraber yaşadığımız Ermeniler, Kürtler, Süryaniler ve pek çok farklı etnik topluluk kimbilir daha ne güzel gıda reçeteleri hazırladı, şifalandırıcı metotlar kullandı ve ince sanatsal faaliyetler ortaya çıkardı. Kısır döngü tartışmalarla vakit kaybetmek yerine bunların keşfedilip gün yüzüne çıkarılarak günümüze adaptasyonuyla, hepimizin daha memnun ve mutlu olacağı bir yeryüzü inşa etmemiz gerekmekte. Herhangi biri ya da bir topluluk yeni bir eser, keşif ya da farklı bir anlayış ortaya çıkardığında, bunun sadece kendi kazanımı olmayıp, bilgi alışverişinde bulunduğu ve yaşamına teğet geçen her bir kimseye/topluma borçludur diye düşünüyorum. Bu bağlamda, Başbakanın 24 Nisan açıklaması, gördüğüm kadarıyla bazı kırık kalplerin hüznünü azalttığı ve memnun ettiği için yerinde ve  başarılı gözüküyor. Dünyanın en büyük ihtiyacının merhamet olduğunu düşünen biri olarak bu mesajın hem kendi toplumumuz hem de dünyadaki şiddet sarmalındaki insanlığın daha iyiye evrilmesine katkı sağlamasını diliyorum. Markar Esayan: Milat… Başbakan Erdoğan 23 Nisan günü tarihi bir açıklama daha yaptı. Bu açıklama 24 Nisan 1915 kurbanlarına taziyeyi içerdiği gibi, Türkiye’nin kuruluşundan itibaren süregelen inkâr politikasından resmi olarak vazgeçildiğini ifade ediyordu. İlgili ve en can alıcı bölüm şöyleydi: "Kadim ve eşsiz bir coğrafyanın benzer gelenek ve göreneklere sahip halklarının, geçmişlerini olgunlukla konuşabileceklerine, kayıplarını kendilerine yakışır yöntemlerle ve birlikte anacaklarına dair umut ve inançla, 20. yüzyılın başındaki koşullarda hayatlarını kaybeden Ermenilerin huzur içinde yatmalarını diliyor, torunlarına taziyelerimizi iletiyoruz." Sağa sola sapmadan, “sözde” “iddialar” gibi kaçış yollarına girmeden tarihî bir gerçeklik teslim ediliyor ve üzüntü bildiriliyordu. Çoğunun gözden kaçıracağına eminim. Türkiye Ermenileri 1920’den beri 24 Nisan’larda kayıplarını anamıyor, bir ayini ruhani dahi düzenleyemiyordu. Bu açıklama ile bu fiili yasak da kalkmış oldu. Böylelikle bizler bundan sonra evlerimizde gizlice dua etmek yerine, kiliselerde, mezarlıklarımızda kayıplarımızı komşularımızla birlikte gönül rahatlığıyla anabileceğiz. “Soykırım mı, değil mi” tartışması devam edecektir. Açıklama eksik bulunacak veya 2015 öncesi taktik bir hamle olarak da değerlendirilebilecektir. Olsun. Önemli olan, Türkiye en üst merci düzeyinde inkâr ve İttihatçı zihniyet ile arasına mesafe koymuş, çözümün yolunu açmış, ilgili çalışmaların önündeki engelleri kaldırmıştır. Bundan sonrası sivil toplumun, akademinin konusudur. Keşke bugünleri Hrant Dink de görebilseydi. Ama onun bugünlere ulaşmamızdaki emekleri değerli bir taş gibi hep ışıldayacaktır. Bu konuda cesaretle ilk kez konuşan, linç edilen Halil Berktay gibi hocalarımıza da hatırlamalıyız. Başbakan Erdoğan ve emeği geçen herkese teşekkürler… Gürbüz Özaltınlı: Çok kısa yazacağım. Dünya çapında bir "Balkon Konuşması"... Erdoğan bu açıklamasıyla yüz yıllık devlet tabusunu tarihe gömüyor. Türkiye tarihi acılarıyla yüzleşme yoluna giriyor. Açık söylemeliyim; göz yaşartıcı... Berat Özipek: Erdoğan’ın Ermenilerin yaşadığı acıları anlamak ve paylaşmaktan, kırgınlıkları dostluğa dönüştürmekten söz etmesi ve hayatlarını kaybeden Ermenilerin torunlarına taziyelerini iletmesi, kim ne derse desin bir milattır. Bu haliyle bazı çevreleri tatmin etmeyebilir, abartmamak gerektiği söylenebilir veya “politik bir manevra” olarak küçümsenebilir; ama Kürt sorununda bizi bugünkü Çözüm Süreci'ne ulaştıran Diyarbakır Konuşması neyse, yarın Ermeni Sorununda da çözümü konuşulurken atıf yapılacak bir tarih de bu konuşma olacaktır. Bu yönüyle tarihidir ve bütün siyasi mülahazaların ötesinde değerlidir. Vahap Coşkun: 1915 Ermeni Soykırımı, Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük ve önemli tabularından biridir. Siyasetçilerin görevi, ya bu konuya hiç girmemeleri, ya da girdikleri takdirde klasik devlet söylemini tekrar etmeleridir. Devlet yetkilileri her 24 Nisan’da önce bilhassa Amerika’dan gelen sese kulak kabartır, ardından herhangi bir etkisi olmayan klişeleşmiş lafları ardına sığınırlardı. Başbakan Erdoğan, bu devlet geleneğini bozdu. İlk kez 24 Nisan’a dair bir açıklama yayınladı. Açıklamasında acıların yarıştırılması ve acılar arasında bir hiyerarşi kurulmasının ahlaki olarak kabul edilmezliğinin altını çizdi. Böylesine meş’um bir hadise hakkında çok farklı fikirlerin olabileceğini ve her fikrin rahatlıkla ifade edilmesinin demokrasinin gereği olduğunu belirtti. Tarihten husumet çıkarmanın ve kavgalar üretmenin kabul edilebilir olmadığını ve ortak geleceğin inşasına bir faydasının dokunmayacağını ifade etti. Etnik ve dini farklılık gözetmeksizin -acılarla dolu zor bir dönemde- hayatını kaybeden tüm Osmanlı vatandaşlarını rahmet ve saygıyla andı, Ermenilere taziyelerini iletti. Erdoğan’ın devlet ezberine iltifat etmeyen ve acıyı tanıyan saygılı bir dile dayanan bu açıklaması içte ve dışta büyük bir ilgi uyandırdı. Dış dünya, devlet geleneğinde büyük bir siyasi kırılmaya işaret eden bu açıklamayı olumlayarak karşıladı. İçte ise, Erdoğan’ın bu adımı bazı kesimler için büyük bir sürpriz oldu. Kategorik Erdoğan karşıtları, hem şaşırdılar, hem de üzüldüler. Onların beklentisi, Erdoğan’ın devletin her zamanki devlet tepkisini vermesiydi. Ama Erdoğan’ın alışıldık devlet dilinin dışına çıkması onların ezberlerini bozdu. Tüm siyasi analizlerini Erdoğan’ın otoriterleştiği/diktatörleştiği tezi üzerine oturtanlar, bir kez daha, ters köşeye yattılar. Elbette ki Erdoğan’ın hamlesinin yetersiz olduğu söylenebilir, zamanlamasına dikkat çekilebilir, ardındaki niyetler sorgulanabilir. Ama ben siyaseti, niyetler üzerinden değil, süreçler üzerinden okumanın daha doğru olduğu kanısındayım. 24 Nisan açıklaması, gerek tarihle yüzleşme ve gerekse Ermenistan ile ilişkiler açısından yeni bir süreç başlatmıştır. Süreçler, bizleri, kendilerini başlatanların umduklarından ve hesapladıklarından daha ileri noktalara taşıma potansiyeline sahiptir. Bu nedenle doğru olan, açıklamayı itibarsızlaştırmak değil, açıklamanın hakkını teslim etmek ve bu vesileyle açılan kapıyı zorlamaktır. Yaprak Zihnioğlu: Bu topraklardaki 99 yıllık inkâr ve reddediş dün son buldu, ilk kez bir hükümet "Ermeni tehciri" için taziyede bulundu, Büyük Felaket'e uğrayanların torunlarının acılarını paylaştığını ifade etti. Ermenilerin 1915'te vahşice katledilen yakınlarının yasını bile tutmasının yasak olduğu bu ülkede iktidarın bu taziyesi takdiri hak ediyor. Bu çok önemli bir adım ve ümit ediyorum ki Ermeni açılımı haklar yerini bulana değin devam eder. Başbakanlıktan yapılan açıklama aslında, Kürt açılımıyla birlikte TC'nin kuruluş tezlerinin altüst oluşunun da habercisi. "Nasıl bir Cumhuriyet?" sorusuna "demokratik, eşitlikçi, insan haklarından yana bir Cumhuriyet" cevabının ilk adımlarını teşkil ediyor. Bu atılımın sinyallerini hükümet daha önce vermişti ve doğrusunu isterseniz bu yıl seçimlerden sonra ve tabii seçimlerin sonuçlarına bağlı olarak, böyle bir açıklamayı bekliyordum. Son seçimler bu nedenle çok önemliydi ve 17-25 Aralık badiresi atlatılmasaydı bugünü kolay kolay göremezdik. Hükümetten cesurca bu adımlarını sürdürmesini bekliyorum. Yıldız Ramazanoğlu: Başbakanlığın yayınladığı 24 Nisan açıklamasında “I. Dünya Savaşı esnasında, tehcir gibi gayr-ı insani sonuçlar doğuran hadiselerin yaşanmış olması, Türkler ile Ermeniler arasında duygudaşlık kurulmasına ve karşılıklı insani tutum ve davranışlar sergilenmesine engel olmamalıdır” cümlesinde tehcirden söz edilirken, haklılık ve inkâr söyleminden uzaklaşılmış ve "gayr-i insaniydi "noktasına gelinmiş olması çok önemli. “20. yüzyılın başındaki koşullarda hayatlarını kaybeden Ermenilerin huzur içinde yatmalarını diliyor, torunlarına taziyelerimizi iletiyoruz” sözleri acıya mesafeli görünse de Kemalist ulusalcı devlet politikasından radikal bir kopuşu gösteriyor ki bu kıymetli bir adım olarak görülmelidir. 25 Ağustos 1990 Bağımsızlık Bildirisi'nin 11. maddesinde "Ermenistan Cumhuriyeti, Osmanlı Türkiye'sinde ve Doğu Anadolu'da uygulanan 1915 soykırımının uluslararası alanda tanıtılmasını bir görev sayar" yazılıdır. Türkiye ise soykırım yasa tasarıları geçmesin diye hem Avrupa'da hem de Amerika'da lobicilere milyonlarca dolar ödedi bu güne kadar. Karşılıklı emek ve paralar düşmanlığa değil, kardeşliğe, refaha, barışa ve güven içinde bir komşuluğa yatırılsaydı keşke. Yaşanan felaketi soykırım kavramıyla tanımlamak gelecek kuşakların barışmasına helalleşmesine mani olacaksa ısrar etmek doğru olmaz. Bu konuda bir baskı oluşturulması, kelimenin kabulünün olmazsa olmaz ön şart olarak ileri sürülmesi travmayı daha da derinleştirebilir, belirsizliği gelecek kuşaklara da yük olarak taşıyabilir. Önemli olan geçmişin ağır baskısıyla, yaşanan yaşatılan acılarla yüzleşerek geleceğe bir yol bulabilmek. Doğan Gürpınar: Öncelikle bu mesajın içeriğinden çok yayınlanmış olması önemli. Yani devlet katında var olmayan bir mevzu olmaktan çıkarak bir mesaj yayınlanma ihtiyacı duyulan mevzuya terfi asıl büyük ilerleme ki zaten 2015 yaklaşırken (bir kaçınılmazlık olarak) bir devlet stratejisi ve  yol haritası üzerinde çalışılmakta olduğunu bilmekteydik. Yani, resmiyetten uzak bir metin olarak tasarlanmışsa da her kelimesinin  inceden inceye düşünüldüğünü ve ima ettikleriyle beraber bilinçli seçildikleri şüphesiz. Aynı şekilde her kelime ve ifadenin devlet  çarklarında yoğun dirençle karşılaştığını ve bunların aşılmak için ciddi iç-mücadelelerin döndüğünü düşünmek ve bu metnin içeriğine baktığımızda direncin önemli ölçüde aşılabildiğini varsaymak akla yakın olmalıdır. Yani bazılarının (daha çok bu mesajın ehemmiyetini azaltmaya yönelik olarak dile getirdiği üzere) burada Erdoğan’ın samimiyeti ya da samimiyetsizliği gibi bağlam mevcut değil. Söz konusu olan zaten Kapıkule’nin dışında gülünç hale gelmiş inkarcı politikada geri dönülemez bir kırılmadır. Samimiyet/samimiyetsizlikten öte bu metin yeni bir devlet politikasının ve stratejisinin yansımasıdır ve bu da metni olumsuz değil, tam aksine daha olumlu kılar. Zira, zaten ancak öyle olursa anlam taşır ve somut ilerleme manasına gelir. Metinden aslında 2015 stratejisinde “acı” vurgusunun merkezinde  kurgulanacağını anlamak mümkün. Yani metin bekleneceği üzere pasif cümlelerden oluşmakta. “Hayatını kaybeden”, “tehcir edilen”, “mazlum edilen”ler var. Failleri ise yok. Bununla beraber, Ahmet Davutoğlu’nun “ortak acı” vurgularına dayanılmış ama onun da ötesine gidildiğini de söylemek mümkün. Acının ortaklığına vurgular olduğu kadar “o kadar da ortak olmadığına” vurgular da var. Aynı şekilde bu “acı” vurgusu zaten özellikle son üç-dört yılda 24 Nisan anmalarıyla beraber daha aktif hale gelen 1915 aktivizminin de merkezindeydi. “Soykırım” tartışması zaten aslında bu gerçeği boğmaktaydı ve boğmakta. Ama “acı” vurgusuyla “meselenin esası” daha kolay anlatılabilir ve insanlara ulaşabilirdi zira. 1915’te bir “tarifsiz acı” vardı ve Türkiye’deki hamaset ve devlet-millet kutsaması vicdanları ve bu kadar insani bir duyguyu bile boğabiliyordu. Türkiye’de tarihin yükü ve devlet mefhumu 1915 sözkonusu olunca insanları ölümleri, katliamları “soğukkanlı” bir şekilde inkara ve meşrulaştırmaya götürebiliyordu ve götürebiliyor. Ancak bugün bu söylem Türkiye’yi uluslararası arenada taşımaya yetmiyor. Bu metin bu bakımdan bir “hatırlama” ve “taziye” olarak “hassas” konulara girmeden acı üzerinden bir yeni söylem oluşturma çabası. Metnin devlet-dışı ve insani bir lisanla yazılması oldukça sıradışı. Bunu dolduracak bir devlet kültürünün olmaması ise not düşülmeli. Öyle ki bir taraftan TTK bildik içerikle Van 100. Yıl Üniversitesi’nde sempozyum düzenlemekte. Bu mesaj ise elbette kendi başına değil, bir şeylerin devamı getirebildiği ölçüde önemli ve değerli olabilecek. Zaten metinde de “biz demiyoruz, ama diyenler var” mealinden katliamın boyutlarının konuşulabilmesi için bir meşruiyet kalkanı da hazırlanmış. Bu da arkasının geleceği için bu şekilde formüle edilmiş olsa gerek. 1915’i bir acı ve trajedi olarak kavramak ve kurbanlarına rahmet dilemek insaniyet için minimal, ama Türkiye için devasa bir adım.
Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.