Bir İstanbul masalı: Kürtler (1)

1980’ler ve 90’larda, güncelin ve tarihin yüreklerine kazıdığı acılara, inşaat duvarlarını örerken, demir bağlarken, harç dökerken yanık sesleriyle söyledikleri stranlarla meydan okuyan bu Kürt gençlerine, ne hükümet/ler ne de kentin egemenleri önem atfetmişti. Bilim camiası da İstanbul’un değişen sosyolojisini okumada pek gayretkeş olmamış; hele İstanbul’u alın teriyle bina eden bu Kürt gençlerinin İstanbullulaşma sürecini kayda değer bulmamıştı.

29.06.2019 13:22
Sinan-Hakan



 

İstanbul Kürtleri herhalde 2019 yerel seçim sürecine değin tarih boyunca hiç bu kadar konuşulmamış, siyasetin ilgi odağı olmamış, toplumun “bilge insanları”nca üzerlerinde uzun uzun değerlendirmelerde bulunulmamıştı. Ne Osmanlı döneminde ne de sonrasında, özellikle 80’li yıllarla hızlanıp 90’lı yıllarda doruk seviyesine ulaşan yoğun göç döneminde dahi, bırakın siyaset kurumunu, bilim çevrelerinde bile doğru dürüst sosyolojik bir analize konu olamayan Kürt toplumu, son İstanbul belediye seçimleriyle birlikte Türkiye siyasetinin en önemli konusu oluverdi. Nüfusları milyonlarla ifade edilen İstanbul Kürtleri yıllar sonra pek çok toplumbilimci ve siyasetçi tarafından sanki şaşkınlıkla, yeni yeni keşfediliyordu!

 

Oysa 80’li yıllarda hızlanan kitlesel göçle orada, İstanbul’un varoşlarında, gözümüzün önünde zorlu bir yaşam mücadelesi içindeydiler. Çalışmak için (ekseriyetle inşaat işçisi olarak) geldikleri İstanbul onları etkilerken, onlar da zaman içinde farkında olmadan, modern çağa adım atan İstanbul’un sosyolojik değişiminin ana unsurlarından biri haline geliyordu. Güncelin ve tarihin yüreklerine kazıdığı acılara, inşaat duvarlarını örerken, demir bağlarken, harç dökerken yanık sesleriyle söyledikleri türkülerle -- stranlarla -- meydan okuyan bu Kürt gençlerine, ne hükümet/ler ne de kentin egemenleri pek bir önem atfetmişti. Bilim camiası da İstanbul’un değişen sosyolojisini okumada pek gayretkeş olmamış; hele İstanbul’u alın teriyle bina eden bu Kürt gençlerinin İstanbullulaşma sürecini kayda değer bulmamıştı. Belki de bilim dünyası, dönemin şartları dâhilinde ve siyasi ya da ideolojik tabuların etkisiyle, bu kitleyi ve İstanbul’daki sosyolojik değişime etkilerini görmezden geliyordu. Oysa şehir de toplum da canlıydı ve görmezden gelinse de etkiliyor, etkileniyordu. Kürt inşaat işçilerinin birbirlerine seslenirken kullandıkları “lan, oğlum” anlamındaki kuro sözcüğü, İstanbul’un onlarla ilgili ilk izlenimini temsil eden, küçümseme ve tahkirle yoğrulmuş kıro sözcüğüne dönüşmüştü. Kıro’lar doğuluydu, Kürt’tü ve belki de “kuyruklu”ydu ama kesinlikle ötekiydi.

 

80’li yıllarda İstanbul’a gelişleri neredeyse kitleselleşen bu Kürt gençleri, dönemin ve mekânın tüm zorluklarına rağmen yaşamaktan, mücadeleden vazgeçmedi. Daha önce geçici süreyle geldikleri İstanbul’dan köylerine, memleketlerine döndüklerinde, İstanbul serüvenlerini, sizi “Teyrê Sîmir’e” bindirip Kaf Dağının ardına götüren “Mirza Meheme Masalları”nın efsuni tadında anlattılar. Küçüktüm; memlekete dönerken alıp ilk kez giydikleri belli olan parlak mavi ya da yeşil takım elbise içine yeni moda kilim desenli gömleğin yüzlerine, mimiklerine yansıttığı enteresan bir özgüvenle anlattıkları maceraları o kadar etkileyici, o kadar tutkuluydu ki... Sonraki yıllarda İstanbul’da uzunca süreler yaşamış ve okumuş ben bile, İstanbul denince hâlâ küçüklüğümde dinlediğim serüvenlerden hafızamda şekillenen o hayalimsi İstanbul manzaralarını görür gibi olurum. Bu gençler Bağcılar’ı, Güngören’i, Esenler’i, Kıraç’ı, Avcılar sahilini, mahallede kendilerine “âşık olan” mavi gözlü masalsı kızı (nedense hepsi aynı tarifi yapıyordu), İbo’nun Gülhane konserinde duydukları “lélé lolo” nakaratlarını, Topkapı garajını, belki de sadece gelip giderken gördükleri İstanbul Boğazını uzun uzun güzelleyip anlatırken, varoşların acımtrak çaresizliğinden, çamurundan, susuzluğundan, çöplerinden, kokusundan, şantiyelerin sıvasız rutubetli odalarında geçirdikleri fukaralıktan, ötekileştirildiklerinden, “kıroluk”larından hiç ama hiç bahsetmiyordu.

 

Yıllar geçti; bu gençler “memleketten” evlendi ama -- vatan doğduğun değil doyduğun yerdir ya -- doydukları yeri, gurbeti mekân seçip İstanbul’a yerleşmeye başladı. Dönemin şartları da zorluyordu. 90’lara doğru bölgedeki OHAL sürecinin yarattığı travma ve dayattığı mecburi göçler nedeniyle, daha evvel bu geliş gidişlere pek de rıza göstermeyen aile büyükleri bile kadere boyun eğip İstanbul’a ayak bastı. Kürtlerin inşaatlarla başlayan İstanbul’daki ekonomik süreci, 90’lı yıllarda parlayan tekstil sektörüyle, tekstil atölyelerinde iş imkânı bulan kızları da içine alarak büyüdü ve gelişti. Kürt kadınlarının aile ekonomisine iştiraki, kendi içinde İstanbul Kürt sosyolojik değişiminin de lokomotifi oldu. Elbette bu koca şehir, inşaat işçilerinin memlekete dönüşte anlattığı Mirza Meheme hikâyelerindeki cennetvari mekânlara benzemiyordu. Ama ölüm saçan bir coğrafyadan, kirli bir savaştan kaçıp gelen her biçare kadın, erkek, genç, çocuk ve yaşlı Kürt için İstanbul, umudun ve yeni bir geleceğin adıydı. Zamanla yüzler bin, binler yüz bin, yüz binler milyon oldu... Kürtler çoğaldı, İstanbullu oldu.

 

Okuyucu yanlış anlamasın; Kürtlerin İstanbul serüveni, yukarıda anlatmaya çalıştığım 1980 sonrası modern dönemle başlamaz elbette. Burada, Fatih’in “akılmendi” Molla Gürani’yi, Kürtlerin Balkan “fütuhatındaki” rollerini, 1826’da Arnavutlarla birlikte İstanbul’a girmelerine konan yasakları (!), 1847’de son klasik Kürt mir’leri Bedirhan’ın ve Han Mahmud’un Dersaadet üzerinden sürgünlerini, 1900’lü yılların başlarında Hêvî etrafında umuda yürüyen Kürt gençlerini, öğrencilerini, Kürt cemiyetlerini, hammallarını, paşalarını, siyasi ve toplumsal mücadelelerini, Bedirhanileri, Cemilpaşazadeleri, Babanları, Nêhrîleri -- ezcümle Osmanlı Kürtlerini ve Kürt modernleşmesini uzun uzun anlatabiliriz (belki, başka bir yazıda anlatmalıyız da). Ve elbette bu sürecin dışında kalmış binlerce İstanbullu Kürt de vardır. Ama kabul edelim ki günümüze konu olan İstanbul Kürt sosyolojisinin temeli, yukarıda kısaca değindiğimiz, 1980’ler ve 90’larda şekillenen zorlu, yorucu kitlesel süreçti.

 

Evet, 1990’ların sonlarına gelindiğinde Kürtler İstanbul’da kitleselleşmişti. Mahalleler oluşmuş; kimi Kürt inşaat işçisi kalfalığa, ustalığa, hattâ küçük çaplı müteahhitliğe terfi etmiş; kimileri esnaf olmuş, kimileri iş dünyasının farklı sektörlerine adım atmıştı. İstanbul doğumlular çoğalmış, okuyan genç sayısı kayda değer bir artışa girmiş, yeni ve eski nesil arasında dil-kültür problemi de yavaş yavaş başlamıştı. 2000’li yılların kapısı aralandığında, Kürt toplumu ekonomik mânâda biraz rahatlamış, sivil toplum alanında kayda değer bir örgütlenme dönemine de adım atmıştı.

 

Kürtlerin 2000’li yılların başlarındaki, günümüzün siyasal-toplumsal reflekslerinin temelini teşkil eden kendi iç modernleşme serüvenini, ikinci bir yazıya bırakıyoruz.

 

 

(*) 1976’da Van’da, Gevaş’ta doğdu. İnşaat mühendisi ve iş adamı. 2007-2013 arasında Van Organize Sanayi Bölgesi Yönetim Kurulu Başkanlığı yaptı. Ayrıca iki dönem Van Ticaret ve sanayi Odası Meclis Üyeliği’nde bulundu. Van Ekonomi Konseyi’nin kurucu üyesi oldu. Serbestiyet’in yeni konuk yazarının yayınlanmış üç kitabı var: Türkiye Kurulurken Kürtler, Osmanlı Arşiv Belgelerinde Kürtler ve Kürt Direnişleri, Müküs Kürt Mirleri Tarihi ve Han Mahmud.

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.