Büyü bozumu

Bilginin demokratikleşmesi, uluslararası göç, planlı eğitim ve aynı havuzlardan beslenme, millî takımları futbol kalitesi bakımından birbirine yaklaştıran dört temel faktörü oluşturuyor.

10.07.2018 13:29
Vahap-Coşkun

vahapcoskun@gmail.com

 

Milli takımlar arasındaki güç farkının azaldığı Rusya’da gün yüzüne çıktı. Aslında bu gerçek daha önce uç vermişti de, Rusya’da ete kemiğe büründü. “İyi/kötü” ya da “güçlü/zayıf” takım ayrışmasının eski anlamını yitirdiği turnuvada, bir-iki istisna hariç, hemen bütün maçlar dengeli ve korakor mücadelelere sahne oldu. Bazen taktik bazen de fiziki mücadele öne çıktı, ama nihayetinde neredeyse her maç denk kuvvetlerin çarpışması şeklinde geçti. 

 

Milli takımları futbol kalitesi bakımından birbirine yaklaştıran birçok dinamikten bahsedilebilir. Ben dört tanesine temas etmek isterim.

 

(1) Evvelâ, her alanda olduğu gibi futbolda da bilgi demokratikleşti. İletişim teknolojisindeki devâsâ adımlar uzağı yakın etti. Artık kuş uçmaz kervan geçmez bir coğrafyada yaşayan bir futbol sevdalısı da, dünyanın bütün liglerini izleyebiliyor. Futbolda çığır açan teknik direktörlerin idman tekniklerini ve taktik analizlerini takip edebiliyor. Futbolcularla ilgili en detaylı verilere ulaşabiliyor. Oyundaki güncel tartışmaların içine dalabiliyor.

 

Futbol bilgisinin demokratikleşmesi

 

Bilginin demokratikleşmesiyle birlikte profesyonellerin bilgiye rahat ve hızlı ulaşabilmeleri, futboldaki güç dengelerini kaçınılmaz biçimde etkiliyor. Uğur Meleke’nin de belirttiği gibi, kaynaklara erişim kolaylaştığında, futbolda bilhassa “yerleşim, alan parselasyonu ve taktik duruş” gibi meselelerle daha rahat başa çıkılabiliyor. Rusya’da da tanık olduk; takımlar sahaya iyi yayılıyor, bölgeleri güzel paylaşıyor, rakibin alanını daraltıp boşlukları kapatıyor ve taktiğe sadık kalıyorlar.

 

Ali Fikri Işık da benzer bir görüşü seslendiriyor. Bütün takımların top rakipte iken çok yüksek bir başarıya ulaştığını söyleyen Işık’a göre, “oyunun yetenek gerektirmeyen, salt akıl ve planlama ile çözülen bütün sorunları kusursuzluğa yakın bir seviyede çözülmüş durumda.” Her bir takım bu konularda benzer bir beceri noktasına geldiğinde, işin tabiatı gereği, takımlar arasında birini diğerine mahkûm edecek düzeyde bir kuvvet farkı da kalmıyor. Bu durumda farkı yaratan bazen özel bir yetenek, bazen de kahredici bir hatâ oluyor.

 

Aynı havuzlardan beslenme

 

(2) Ele alınması gereken ikinci dinamik, teknik direktör ve futbolcu dolaşımının artması. Bir taraftan futbol endüstrileşiyor. Oyunun mali hacmi görülmemiş rakamlara ulaşıyor. Bu sayede olanaklar artıyor; namlı teknik direktörler ve futbolcular dünyanın dört bir tarafına daha çok gidiyor. Gittikleri ülkelerde futbol kültürünün değişmesi ve gelişmesine ciddi katkılarda bulunuyor.

 

Diğer taraftan, her ülkenin en yetenekli oyuncuları giderek daha fazla en üst liglerde oynuyor. Dolayısıyla birçok ülkenin milli takım kadrosu, ülke dışındaki futbolculardan kuruluyor. Meselâ çeyrek finalde Rusya’yı deviren Hırvatistan’ın bütün oyuncuları futbol hayatlarını diğer ülkelerde sürdürüyor. Tersi bir ifadeyle, Hırvat millî takımının tek bir oyuncusu Hırvatistan liginde oynamıyor.

 

Aynı şey milli takımların birçoğu için geçerli. Kupadaki takımların kadrolarına bakın; çoğu Premier League, La Liga, Bundesliga, Serie A ve Ligue 1’in karması gibi sahaya çıkıyor. Yani milli takımlar aynı havuzlardan besleniyor. Bu da doğal olarak, aralarındaki mesafenin kapanmasına neden oluyor.

 

Çok-etnili, çok-kültürlü millî takımlar

 

(3) Dünya çapında göç, altı çizilmesi gereken üçüncü dinamik. İnsanların büyük bir kısmı kendi sınırları dışında iyi yaşam arayışında. Dünyanın birçok bölgesinden insanlar, daha güvenli ve müreffeh bir gelecek için özellikle Batı Avrupa ve Amerika’ya (Yeni Dünya’ya) göçüyor. Gönüllü veya zorla göç edenlerin hayatını futbolla kazanan yetenekli çocukları belli bir yaşa geldiğinde, önlerine bir yol ayrımı çıkıyor. Ya yetiştikleri ve zaten oynamakta oldukları ülkeyi tercih ediyorlar. Ya da köklerini öne çıkarıp geldikleri ülkenin formasını sırtlarına geçiriyorlar.

 

(Bir parantez açıp, bazen kardeşlerin tercihlerinin bile farklılaştığını belirtelim. Misal; 2010’da Güney Afrika’daki Dünya Kupası’nda Boateng kardeşlerden Kevin-Prince Gana’nın, kardeşi Jerome ise Almanya’nın formasını giymişti. 2016’da Fransa’daki Avrupa Şampiyonası’nda ise Granit ve Taulant Xhaka kardeşler, İsviçre ve Arnavutluk formları altında karşı karşıya gelmişti. Parantezi kapatıp devam edelim.)

 

İlk yola girdiklerinde, yeni ülkelerinin milli takımının karakterini değiştiriyorlar. Almanya bildik Almanya, İngiltere bildik İngiltere olmaktan çıkıyor. Entegrasyon artıkça ve göç eden ailelerinin yeni kuşak mensupları daha çok bulundukları ülkenin milli takımında karar kıldıkça, o takımlar da giderek çok-kültürlü bir karaktere bürünüyor ve renkleniyor. Gana, Türkiye ve Polonya kökenli gençler Almanya için ter döküyor. Bosna-Hersek ve İran kökenli gençler Avustralya için çarpışıyor. Arnavutluk, Fildişi Sahili ve Kamerun kökenli gençler İsviçre adına yarışıyor. Brezilya ve Azerbaycan kökenli gençler Rusya’nın zaferi için koşuyor.

 

İkinci yola girdiklerinde ise, ailelerinin ya da kendilerinin geldiği ülkenin takımına güç katıyorlar. Çünkü güçlü bir futbol altyapısından geçmiş oluyorlar. Genellikle iyi liglerde oynuyorlar. Dolayısıyla “anavatan”ın milli takımını bir üst seviyeye taşıyabiliyorlar. Her takım az çok böyle oluşmaya başladığında, güçler daha dengeli dağıtılmış oluyor.

 

Eğitim şart!

 

(4) Son bir dinamik ise, bazı ülkelerin belirli bir plan dâhilinde futbola büyük bir yatırım yapması. Okul müfredatından şehirlerin tasarımına,  gençlerin teşvikinden takımların transfer şartlarına kadar her mevzu, ülkenin futbol çıtasını yükseltmek için düzenlenebiliyor. İzlanda bu konuda iyi bir örnek. Biraz zorlasanız bütün nüfusunu Brezilya’daki Maracana Stadı’na koyabileceğiniz İzlanda’nın futbol devlerine kök söktüren bir seviyeye çıkması, bu bilinçli ve sabırlı futbol bakışını yansıtıyor.

 

Gücün dengelenmesi bilinmezliği artırıyor, takım oyununu ve futbolu daha zevkli kılıyor. Rusya’da sadece geçmişin “büyük” takımları konuşulmuyor. Onlardan daha çok “küçük” takımların “büyük” oyunları kupaya damga vurdu ve vuruyor. İran’ın İspanya ve Portekiz’e ecel terleri döktürmesinden; Güney Kore’nin Almanya’nın bileğini bükmesinden; Fas’ın biraz ham ama gelecek vaat eden cüretkârlığından, Peru’nun her maçı kazanabilecekleri intibaını bırakan oyunundan çok büyük bir zevk alıyorum.

 

Futbolda büyü bozuldu yani; artık herkes iyi ve herkes herkese çelme takabilir. Muhtemelen bu durum, bugüne kadar gölgede kalmış takımların özgüvenini arttıracak ve bir sonraki kupaya daha da kararlı gelmelerini sağlayacaktır.

 

Bize de daha dengeli, daha zevkli, daha kıran kırana maçlar izlemek düşecek. İnşallah! 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.