Türkülerin efendisi

Kimi o müziği duyunca, -belki de hiç uzaklaşmadığı- o günlere dönüyor hâlâ. Kiminde küçük, sızılı bir anma hissi… Kimi o müziği, o sesleri tümüyle silmiş, kovalamış dinlediği türkü-şarkı repertuvarından.

06.09.2019 22:43
Yaşar -Sökmensüer

aysokmensuer@gmail.com

 

Yanılmıyorsam 1976 baharıydı.  

Hacettepe Üniversitesi Beytepe Kampusu’nun ilk öğrencileriydik. Hacettepe Merkez’de okuyorduk.

Kampus tam bitmeden palas(ka)-pandıras taşıdılar bizi oralara.

Alt kattaki bölümlerde su baskınları, üst katlarda akan çatılar, kalorifer suyu donmaları, klozet infilakları bir yana...

Kuru fasulyeden kum, pilavdan taş çıkınca bardak taştı.

 

Yemekhane protestosu için toplanıldı, ama -art- niyet enternasyonaldi elbet.

Önce türküler başladı hafiften:

“Drama Köprüsü bre Hasan dardır geçilmez /Soğuktur suyu bre Hasan bir tas içilmez”.

Beytepe’ye özel jandarma vardı kampüste.

“At martini de bre Hasan dağlar inlesin /Drama mahpusunda dostlar dinlesin” dizesine gelince, uzatmalı başçavuş müdahale etti:

“Marş söylemeyin, dağıtırım...”

“Bu marş değil halk türküsü bir kere...” diye düzeltti birisi.

 

Ardından “Dinleyici İstekleri” programında “Beytepe’den Jandarma’ya gelen şarkı” misali söylenen marş damarı buldu:

 “Jandarma biz sosyalistiz /Dostuz yalnız biz sana /Kurtuluşun bizimledir /Elini uzatsana…”

Uzattılar ellerini. Ama ellerinde tüfekler ve dipçikleri vardı.

“Müdahale” ederken sessizdiler.

Marş söyleyen grubun üzerine askerin de başka bir marş söyleyerek yürümesi, mevsim normallerine girmemişti henüz.

 

“Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek vatan, tek başbuğ” MHP, tek türkü-marşla, “Çırpınırdı Karadeniz”le yetiniyordu.  

Sol cenahın ise türkü süsü verilmiş marşlar bulmakta da üstüne yoktu.  

 “Gemim gidiyor baştan” türküsünün “Deniz eri al demiri vira vira vay /Dolaşalım limanları sıra sıra vay” nakaratı, “Geliyoruz zincirleri kıra kıra hey /Burjuvanın (yahut yerine göre faşistlerin) kafasına vura vura hey” oluyordu mesela.  

Popülaritesi bazen aslını bile geride bırakıyordu.  

 

İki yıl önce böyle mevzularda “2. El Araçlar”ı pek seven CHP, “Adalet Marşı” olarak aranje etti aynı nağmeyi…

Güftekârı CHP milletvekili söyledi kürsüden.

Şimdi beklentim, MHP’nin aynı türkü-marşa, güftesinin aslına dönerek sahip çıkmasıdır.

Doğu Akdeniz’deki tansiyon açısından tam zamanıdır, aslını biraz hatırlatayım:

“Akdeniz bizim deniz /Olmaya çok yaraşır (…) Gemim gider durmadan /Halatları sırmadan /Ay yıldızlı bayrağım /Dalgalanır armadan.”

 

Neyse… Çocukluğumuz, gençliğimiz “sağdan sola, soldan sağa /al da bayrağı düşman üstüne” türlü marşlarla geçti.

Televizyon bile öyle açılıp, öyle kapandı.

Darbe olduğunu bile mehter marşıyla öğrendi bir kısım ahali:

“Davullar çalsınlar aman /Aman da ceng-i cengide harbiyi”.

 

Çocukluğumda okulda belletilen marşların yerini, gençliğimde farklı marşlar alacaktı tabi. Farklıydılar ama hepsi bir yerinden savaşa, bir şey için can almaya ve/veya bir şey için can vermeye değiyordu.

Türküler, şarkılar bile önce “sol”a ya da “sağ”a mal oluyor... Sonra hep bir ağızdan marş niyetine seslendiriliyordu.

 

Şiirler de soldan sağa-dilden dile dolaşmaya başladı yıllar sonra.

Baktığım kadarıyla, Nâzım’dan dizeleri bir tek Davulu Delen Jaguar Partisi’nin lideri okumadı.

Erdoğan’ın kürsüden “akın var güneşe akın, güneşi zapt edeceğiz, güneşin zaptı yakın” “davet”inin ardından bir öneri de AK Parti’ye getirebilirim.

Hazır yerli oto, uçak, füze filan hayalleri süslerken Nâzım’ın dizelerinin yeridir:

“Trrrrum, trrrrum, trak tiki tak /makinalaşmak istiyorum!

mutlak buna bir çare bulacağım /ve ben ancak bahtiyar olacağım

karnıma bir türbin oturtup /kuyruğuma çift uskuru taktığım gün.”

 

O günlerde iktidar da şarkılara, türkülere “siyasi marş” muamelesi yapıyordu zaten.

Ruhi Su radyoda-ekranda komple yasaklanıyor, yerine Hasan Mutlucan davudi sesiyle şahlanıyor, veriyordu mehteri.

12 Mart 1971 darbesinin ardından Şenay’ın “Hayat Bayram Olsa” şarkısı bile komünizm propagandası ve bir grubun “marş”ı sayılmaktan kurtulamadı.

TRT’nin yasaklı şarkılar listesine ilk üçten girdi.

12 Eylül’ün generalleri ise Şenay’ın 1980’de çıkan albümündeki şarkı sözlerinde suç unsuru bulamadı:

“Honki ponki toni nok /Çalona bimbo bori rok /Muşi muşi hubobo kozi zok /Çiki çiki şayne tiki tak tok.”

Öyleydi ki “uygun adım”… Her on yılda bir yükselen kulaklardaki ve adımlardaki “rap rap” ritmi şarkı bile oldu Cem Karaca’ya:

“Raptiye rap rap, zaptiye zap zap, rap rap...”

 

Etkiledi o “marş” formundaki müzikler bir nesli.

Kimi o müziği duyunca, -belki de hiç uzaklaşmadığı- o günlere dönüyor hâlâ. Kiminde küçük, sızılı bir anma hissi…

Kimi o müziği, o sesleri tümüyle silmiş, kovalamış dinlediği türkü-şarkı repertuvarından.

Bense... Geçmişin o furyasına dâhil olan/edilen, “slogan müziği” damgasını yiyen bazı türküleri, şarkıları temize çekmeye ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

 

Mesela Ruhi Su.

Evet siciliyle komünisttir, türkülerinin yanısıra kitlelere mal olan marşları da söyler.

Saz çalışını yetersiz, “bas bariton” sesini “düz” bulanlar da olmuştur.

Lakin kendi hesabıma, Ruhi Su’yu çarçabuk derdest edenlerin, sanki hiç yaylaya çıkmadığını, bir yankı vadisinde haykırıp kendi sesinin geri dönüşünü -o uzun geçen saniyelerce- beklemediğini düşünürüm.

Sesinin basında gizlenen kuytularını, duygu kovuklarını, hüznü, coşkuyu, hatta ironiyi belki yeterince fark edemediklerini...

 

Onun sesinde, aşkın, sevdanın taşlı, topraklı, dağlı-yaylalı başka bir hâline tanık olurum. Bazen mağlup, bazen ihtilalci hâline...

Su başında bir çınar, bir kedi, bir güneşle durmak… O masal da onun sesinle ikna ederdi belki beni. Sevda olmasa…

Onun sesiyle, -akıbeti nasıl olursa olsun- o sevda hikâyelerinin dervişçe gelir sanki finali:

“Arılar da konmaz oldu pürene, şükür olsun bu sevdayı verene...”

 

Benim için aslolan türküleridir zaten.

Muzip, uçarı, daldan dala, bir çiçekten başka bala bir hâli de vardır sevda türkülerinin.

Bazen “Dört yanım almış güzeller bi bir yandan /eğildim bir buse aldım bi bir yandan” der, gezinir...

Bazen, “Ben meylimi üç güzele düşürdüm / Onların aşkıyla aklım şaşırdı /Hangisinden yad eyleyim gönlümü, garip gönlümü” diyerek, hayıflanır:

“Birinin parmağı dopdolu yüzük, birinin kolunda sırça bilezik, büyüğünü sevsem, küçüğe yazık /Hangisinden yad eyleyim gönlümü, garip gönlümü...”

Aşkın diplomasisi böyle türkülere mesafeli gözükür de, “içişleri” içinden mırıldanır:

“Çatık kaşına kurban, yalınız sana değil de arkadaşına kurban...”

O söyler, içimdeki hafifmeşrep alabalıklar, derenin akışına inat ters yöne çırpınır:

“Denizkızı girmiş düşünceme, ben iflah olmam.”

 

70’lerin son çeyreğinde Ankara Emek Mahallesi’ndeki Yıldız Düğün Salosu’nda konser vermişti Ruhi Su.

8. Cadde ile eski 71. Sokak’ın kesiştiği köşede.

Dalgalı ak saçları dışında, gömleği, pantolonu, kundurası ile simsiyah, sahnede...

Konservatuvara inat bir ömür boyu çaldığı türküler, elindeki bağlamanın bağrında yol olmuş.

Pişmiş sanki bağlamanın bağrı, bronzlaşmış hafiften.

Mırıldansa bile basbariton bir haykırış nidası:

“Mahsus mahal derler kaldım zindanda...”

Kaderin cilvesi… Konservatuvarı bitirdiğinde Fidelio operasında “zindancı’ rolü düşmüş Ruhi Su’ya.

 

Ruhi Su 34 yıl önce 20 Eylül’de gitti.   

Belki daha yaşardı, amansız hastalığının tedavisi için yurtdışına çıkmasına izin verseydi darbe artıkları.

Dün gibi geliyor bana böyle zamanlar.

Ertesi günün bilinmezliği böyle türkülerle vız gelip, tırıs gidiyor.

“Evlerinin Önü (Mersin)” türküsünü onun sesinden dinlememek, kayıptır.

 

BİR FİLM/BİR REPLİK

 

GRAMOFONU VURMAK

 

İtalya’da faşizm yükselmektedir. Liman şehri Rimini’de solcular seslerini duyurmak ister.

Bir çan kulesine gramofon koyarlar gizlice. Ve gramofona da o plağı; Enternasyonal’i...

Şehrin küçük meydanında önce plağın çıtırtısı duyulur.

Sadece kemanla, bir hafif müzik şarkısı gibi -usulca- seslendirilen marş, ölümünü bekleyen bir hastanın çevresindeki sessiz-yumuşak hüzün gibi kaplar meydanı.

O sırada gürültülü, “hay-huy”lu bir kalabalık halinde kendi marşlarını söyleyerek meyhaneden çıkan İtalyan faşistleri duyar o naif sesi.

Onların kaba-saba gürültüsü ile hafiften, incecik duyulan Enternasyonal, sanki iki görüş arasındaki “dokusal farkı” da koyar ortaya.

Ardından Mussolini yandaşları ellerine beline atar. Tabancalarını çıkarır ve gramofona ateş etmeye başlarlar.

İronik bir şekilde vuramazlar uzun süre. Plak o hafif esintisiyle çalmaya devam eder.

Sonunda vururlar, gramofon yuvarlanır aşağı.

Kara gömlekliler kaba, armoniden yoksun bir marşı bağıra çağıra söyleyerek uzaklaşırlar.

(Amarcord – Yön: Federico Fellini)

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.