Basketbolun Yeşil Rehberi

Amerika’da profesyonel sporcular, üye oldukları sendikalar ve toplu sözleşme ile elde ettikleri haklar sayesinde, bugün pek çok meslek erbabından daha iyi koşullarda çalışıyor ve emeklilik dönemlerinde sıkıntı çekmeden yaşıyorlar. Onları bu noktaya taşıyan yolculuk, tam 61 yıl önce bir Mart gecesi tatsız bir kazayla başlamıştı…

24.03.2019 12:48
Yiğiter-Uluğ



 

Yeşil Rehber (Green Book) filmini izlediniz mi? Oscar ödülü almasa ve o ödül sayesinde yeniden gösterime girme şansı bulmasa, tüm Türkiye’de toplam 12 bin sinemasever tarafından izlenip, resmen “gürültüye gitmiş” olacaktı bu güzelim film… Oysa Amerika’da ırkçılığın her sokağı, her mahalleyi teslim aldığı o karanlık yıllardan, insanın içini ısıtan istisnai öyküler çıkabiliyor. Yeşil Rehber de o öykülerden birini, etkileyici bir görsellikle perdeye taşımış. Halâ görmediyseniz, kaçırmayın bence…

 

Spor sahalarında yaşanmış “Yeşil Rehberler” de var elbette... Bu öykülerin kimi belgeseller, diziler ya da filmler sayesinde bugünlere, genç kuşaklara ulaşabiliyor. Kimisi de zamanla solup, unutulup gidiyor.

 

Jack Twyman ile Maurice Stokes’un hikâyesi mesela…   

 

Bugün Jack Twyman ismini hatırlayan basketbolseverlerin sayısı Amerika’da bile pek fazla değildir. Oysa NBA’in emekleme dönemi diyebileceğimiz yıllarda, yaklaşık yarım yüzyıl önce potalar altında fırtına gibi esmiş ve isim yapmış bir oyuncuydu Twyman…  1951-55 yılları arasında Cincinnati Üniversitesi’nde hatırı sayılır bir kolej kariyerinin ardından (mezun olduğunda, okulun tarihindeki en skorer isim olarak kayıtlara geçmişti) 11 yıl boyunca NBA parkelerinde ter döktü. Rochester’da kurulan, daha sonra Cincinnati’ye taşınan Royals takımının (bugün Sacramento Kings olarak tanınıyorlar) 50’li ve 60’lı yıllarına damgasını vurdu. 1959-60 sezonunda maç başına 31.2 ortalamasıyla NBA’in sayı kralı oldu. Tarihte ilk kez bir oyuncu 30’un üzerinde sayı ortalamasıyla oynuyordu. O sezon bir maçta 59 sayı atıp, Wilt Chamberlain öncesi dönemin en büyük skoreri olduğunu belgeledi.

 

Twyman, üçlük atışların olmadığı günlerde toplam 15 bin 840 sayı üreterek, 6 kez All-Star seçildikten sonra formasını duvara astı ve emekli oldu. Sonrasında uzun yıllar TV yorumculuğu yaptı ama Twyman’ı, bugün bu köşede sizlere anlatıyor olmamın sebebi, ne attığı sayılar, ne yorumladığı maçlar, ne de başarılarından ötürü 1983 yılında Basketball Hall of Fame’e (Şöhretler Müzesi) seçilmiş olması… Onun, saha çizgileri dışında da tüm sporculara örnek olacak, insanlık dersi olarak hepimizin yaşamına ışık tutacak benzersiz bir öyküsü var.

 

1955 yılı draft’ında Rochester Royals, birinci tur ikinci sırada Maurice Stokes adında bir forveti seçti. İkinci tur tercihini de Jack Twyman’dan yana kullandılar. Pennsylvania’da mütevazı bir okul olan St. Francis Koleji’nden mezun olan Stokes, 2.00 metre boyunda, son derece güçlü ve atletik bir oyuncuydu. İnanılmaz bir ribaund yeteneğinin yanı sıra mükemmel pasları vardı. Boston Celtics efsanesi Red Auerbach, onun için “Magic Johnson’dan önceki Magic’ti” cümlesini kullandı yıllar sonra… Stokes’un yetenekleri ile Twyman’ın skorerliği birleşince, takımın yöneticileri yakın gelecek için şampiyonluk hayalleri kurmaya başlamışlardı. İki çaylak son derece iyi anlaşıyordu. Daha ilk senesinde 16.3 ribaund ortalaması tutturan, bir maçta 38 ribaund alarak rekor kıran Stokes, ikinci sezonunda 17.4 ortalamayla bu kategoride ligin en iyisi oldu.

 

1957-58 sezonunda play-off yaklaşırken, 2 Mart 1958 gecesi Minnesota deplasmanında, Stokes çembere yöneldiği bir hücumda rakibinden aldığı darbeyle yere düştü. Ellerini yere koyup kendini sakınmaya fırsat bulamamış, kafasını çok sert biçimde parkeye çapmıştı. O anda kendinden geçti. Arkadaşları başına toplandılar ve takımın masörü amonyak koklatarak onu kendine getirdi. Hatta maçın ikinci yarısında tekrar oyuna girdi.

 

Üç gün sonra, Royals’in Detroit deplasmanında oynadığı ve Stokes’un 12 sayı, 15 ribaundla tamamladığı play-off ilk maçından dönüşte, genç oyuncu uçakta fenalaştı. Hemen hastaneye kaldırıldı. Tıbbın tüm imkanları seferber edilerek girdiği komadan çıkarıldı, yeniden sağlığına kavuşması için uğraşıldı ama sonuç olumsuzdu. Travmaya bağlı kanama, beynindeki hareket merkezini tahrip etmişti. Kalıcı felç teşhisiyle 25 yaşında tekerlekli sandalyeye mahkum oldu Stokes… Artık ayağa kalkamayan, yürüyemeyen, sol kolunu oynatamayan ve zaman zaman konuşmakta da sorun yaşayan bu genç adam, hastaneye kaldırıldığı gün NBA’in ribaund sıralamasında ikinci, asistlerde üçüncüydü.

 

O zamanlar NBA’de çalışma koşulları, sporcuların yasal hakları bugünkülerin çok gerisindeydi. Stokes’un bir sözleşmesi vardı elbet ama o tek sayfalık metnin getirdiği hiçbir gelir garantisi veya sigorta yoktu.

 

Hastanede arkadaşının başından ayrılmayan Jack Twyman, önce Stokes’un tüm bakımını üstlendi, ardından ülkenin en iyi avukatları ile görüşerek, müthiş bir hukuk mücadelesi başlattı. Açılan davaların Stokes’a bir şey kazandırdığını söylemek çok zor. Fakat bu olay ve Twyman’ın verdiği mücadele, Amerikan spor kamuoyunda önemli ölçüde farkındalık yarattı. Ligleri ve kulüpleri yönetenler, kuralların değiştirilmesi ve sporculara sağlık sigortası getirilmesi yönünde önemli adımlar attılar. “Bugünün spor dünyasını biçimleyen yönetmeliklerin temelinde Stokes’un çektiği acılar vardır” dersek yanlış olmaz.

 

Maurice Stokes, o elim kazadan 12 yıl sonra 1970 yılında bir kalp krizi sonucu öldü. 36 yaşındaydı. Hayatının en çetin 12 senesinde onu bir an olsun yalnız bırakmayan dostu Jack Twyman, ölümünden sonra her yıl onun adına oynanan bir “Maurice Stokes Maçı” düzenledi, oraya NBA’in ünlü isimlerini davet etti. Yetmedi, Stokes’un Hall of Fame’e seçilmesi ve adının ölümsüzlüğe ulaşması için de uğraştı. NBA’in önde gelen isimlerini tek tek ziyaret etti, “Basketbolda en az üç farklı pozisyonda oynayabilen bu adam sağlıklı kalıp, uzun yıllar sahalarda kalabilse bütün rekorları altüst edecekti” diyerek çalınmadık kapı bırakmadı.

 

Sonunda 2004 yılında muradına erdi Twyman… Arkadaşı Maurice Stokes “Hall of Fame”e seçildi. Jack, ödülü onun adına alırken, Springfield’deki salonda herkesin gözleri nemliydi. Kariyeri yalnızca üç yıl süren Maurice Stokes ise, o an bulutların üzerinden gülümsüyordu mutlaka… (Twyman’ın ödülü alırken yaptığı konuşmayı youtube’dan izlemek mümkün)

 

Twyman’ın Stokes’a bir kardeş gibi sahip çıktığı yıllar, 50’lerin sonu, 60’ların tamamıydı. Yani “Yeşil Rehber” filminin bizi götürdüğü dönem… Martin Luther King’in meşhur “I have a dream” (Bir rüyam var) konuşmasını yaptığı, Amerika’da siyahların beyazlarla aynı tuvaletlere giremediği, restoranlara kabul edilmediği, otobüslerde önde boş yer olsa bile arkalarda oturduğu yıllar…

 

Bugünün çocukları için siyah-beyaz film gibi biraz… Jack Twyman beyazdı, Maurice Stokes siyah… Twyman’ın 2012’nin Mayıs ayında bu dünyaya veda etmesiyle cennette buluştular.

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.