Sözün hükmü, gücün cazibesi

Dün şahit olduğumuz, muhalefet saflarından iktidar bloğuna dahil olma seremonisinde büyük bir vuslata ermişçesine sahnelenen davranışlar ve kurulan cümleler, basit bir siyasi yer değiştirmeden çok, derin bir sosyolojik ve kültürel "ruh halini" ifşa etmektedir.

Siyaset, ideal düzlemde fikirlerin yarışı ve toplumsal sorunlara çözüm arayışıdır. Ancak bizim coğrafyamızda siyaset, çoğu zaman yerçekimi kanunlarının fiziktekinden çok daha hızlı ve keskin işlediği, “güç” merkezli bir hayatta kalma sanatına dönüşmüş durumdadır. Dün şahit olduğumuz, muhalefet saflarından iktidar bloğuna dahil olma seremonisinde büyük bir vuslata ermişçesine sahnelenen davranışlar ve kurulan cümleler, basit bir siyasi yer değiştirmeden çok, derin bir sosyolojik ve kültürel “ruh halini” ifşa etmektedir.

Kişilerden ve geldikleri yerlerden tamamen bağımsız olarak bu tabloya baktığımızda karşılaştığımız manzara, aslında toplumun kolektif hafızası açısından pek de şaşırtıcı değil. Zira bu coğrafyanın insanı “birbirini bilir”. Şartlar değiştiğinde veya menfaat terazisi hafifçe sarsıldığında, siyaset sahnemizde edilen büyük yeminlerin, savrulan iddialı sözlerin veya en keskin itirazların nasıl da buharlaşabilir olduğunu sayısız defa tecrübe ettik. Bu yüzdendir ki; bir siyasetçinin dün “ak” dediğine bugün “kara” çalması, kamuoyunda büyük bir infialden ziyade, dudak kenarına yerleşen o acı ve müstehzi tebessümle karşılanır.

“Vecd” Hali

Ancak üzerinde durulması gereken asıl husus, geçiş eyleminden ziyade, bu eylemin sahnelenişindeki o duygusal patlamadır. Dün hakkaniyetle muhalefet yapan bir ismin, bugün ‘baba ocağı’na dönerken; sanki ilk evladı dünyaya gelmiş ya da asırlık bir mucize gerçekleşmişçesine açıklamasında sergilediği o taşkın heyecan, izahı zor bir çelişkidir. Beri tarafta, ‘zaten aklen ve vicdanen hep oradaydım’ diyerek, yıllarca bedenini muhalefette unutup ruhunu iktidarda gezdirdiğini ifade eden bir başka profil… Ve nihayet, sivil siyasetin sınırlarında zorlanan; kendini kaybedercesine, adeta vecd içinde durulan o titrek ‘asker selamı’ ile sahneyi bir ‘kendinden geçme’ ayinine dönüştüren diğer bir örnek… 

Dışarıdan bakan bir göz için bu tablo, muhatapları ‘biraz sükûnete’ davet etme hissi uyandırır. Zira bu aşkın coşku, hakikatte içten içe yaşanan derin bir tutarsızlığın üzerini örtme çabasına, gürültülü bir meşrulaştırma arayışına da işaret etmektedir.

Bu arayışların retorik düzlemdeki yansıması daha da düşündürücüdür. Dün muhalefet sıralarındayken hukuk, adalet ve özgürlük gibi evrensel değerlerin grameriyle konuşan bir kişinin, iktidar saflarına geçerken bir anda ‘devletlü’ bir dile, güvenlikçi bir jargona ve her şeyi örten o sihirli ‘beka’ söylemine sığınması, incelenmeye muhtaç bir psikolojidir. Kelimeler sadece yer değiştirmez; anlam dünyası da, hakikat algısı da bu yeni ‘güç dili’ tarafından yeniden formatlanır.

Elbette meselenin sadece psikolojik değil, insani ve pragmatik bir boyutu da var. Bir milletvekili: ‘Elimizden hiçbir şey gelmiyor, sözümüz havada kalıyor, bari iktidar imkanlarıyla memlekete somut bir fayda sağlayalım’ saikiyle iktidar partisine geçmek isteyebilir. Siyasetin doğasında var olan bu ‘icraat arzusunu’ ve hizmet etme niyetini toptan yabana atmak kolaycılık olur. Ancak bu arzu, mevcut gerçeklikte terazinin diğer kefesindeki o ağır ahlaki yükü kaldırmaya yeter mi? İşte asıl yüzleşilmesi gereken hakikat budur.

Şahsiyet Terazisinin Kırıldığı Yer

Makuliyetin asgari sınırlarının bile silikleştiği, adaletin askıda tutulduğu, masum insanların cezaevlerinde unutulduğu, yolsuzluğun kanıksanıp “bizden olanın korunduğu”, “bizden olmayanın” ise ya boyun eğmeye ya da adeta yok olmaya mahkum edildiği bir iklimde atılan bu adımlar, masum bir “hizmet arayışı” parantezine sığdırılamaz. Yaşananları bir “şahsiyet yitimi” olarak nitelemek de anlamsızlaşmıştır; zira o terazinin kefesi çoktan kırılmış, ölçü kaybolmuştur. 

“Ben aklen ve vicdanen hep buradaydım” heyecanını yaşayanların ciğerini, bu retoriğin ardındaki o pragmatik çaresizliği en iyi Sayın Cumhurbaşkanı bilir. Ancak siyasetin cari matematiği şimdilik bu tiyatroya izin vermektedir.

Ne var ki bu tablo, dürüstlüğe, adalete ve hukukun üstünlüğüne inanan insanları sadece sarsmakla kalmamakta, onları zihinsel ve duygusal bir “yurtsuzluğa”, varoluşsal bir güvensizliğe itmektedir. Zemin kaygandır ve gerçeklik algısı parçalanmıştır. En ağır adaletsizliklerin normalleştirildiği, kanıksandığı, her türlü hukuksuzluğun iktidarda kalmak uğruna meşru sayıldığı ve bu gidişattan en ufak dönüş emaresinin gösterilmediği bir zeminde “icraat” adı altında sunulan her hizmet, aslında çürümeye giydirilmiş şık bir kılıftan ibarettir. Adaleti çiğneyerek elde edilen sözde meşruiyetle yapılan hiçbir iş erdemli olamaz.

“Baba Ocağı”: Nostalji Değil, Kudretli Bir Liman

Bu tür geçişlerde sıkça duyduğumuz “yuvaya dönüş” veya “baba ocağı” metaforları, Türk siyaset sosyolojisinin en kadim kodlarını ele verir. Siyasi parti, rasyonel ilkelerle, samimi inançlarla ve somut hedeflerle bir araya gelinen bir organizasyon olmaktan çıkarılıp, hataların affedildiği, kirin halının altına süpürüldüğü ama karşılığında mutlak itaat beklenen bir “aile”ye dönüştürülür. Ancak bu metaforu sadece duygusal bir nostaljiyle açıklamak eksik kalır. “Baba ocağı”, dış dünyanın ve siyasetin o acımasız soğuğuna karşı sığınılacak nimeti bol yegâne “kudretli liman”dır. 

Bu metafor, bireyi “yetişkin bir siyasi özne” olmaktan çıkarıp, hata yapmış ama sonunda doğruyu bulup babasının dizinin dibine dönmüş bir “çocuk” konumuna indirger. Fakat bu “çocuksu” konumlanış bir yönüyle de stratejik bir zorunluluktur. Çünkü “Baba ocağı” sıcak ve güvenlidir; orada özgür düşünceye, özeleştiriye ve maalesef şahsiyete yer yoktur ama himayeye, korunmaya ve güce yer vardır. Oraya dönmenin bedeli geçmişte söylenen her sözü yutmak olsa da, karşılığında alınan ödül “gücün kanatları altında” olmanın getirdiği o sarsılmaz güvenlik hissidir.

“Bireysel Hesap” ve Parçalanma İronisi

Zor zamanlarda ilkeler, ne yazık ki ilk vazgeçilecek lüksler olarak görülür. ‘dünya değişiyor’, ‘bölgemiz krizde’, ‘iç cephede birlik lazım’ gibi gerekçeler, ilkesel savrulmaları örtmek için kullanılan ‘sihirli bir şal’ gibidir. Sanki adalet ve liyakat talebi sadece ‘rahat zamanların’ hobisiymiş gibi; kriz anlarında hemen ‘tek sesliliğe’ ve güce biat edilmesi gerektiği vaaz edilir.

Bir diğer paradoksal boyut ise, güvenli limana yanaşanların, fırtınada kalmaya devam edenleri ‘bireysel hesap peşinde koşmakla’ itham etmesidir. ‘Artık parçalanmanın, bireysel hesapların değil, birlik olma vaktidir‘ cümlesi, aslında esaslı bir ironiyi barındırır. Demek ki asıl bireysel hesap, gücün şemsiyesi altına girip, iktidarın nimetlerinden ve korumasından faydalanmak değilmiş de; konforu reddederek, bedel ödemeyi göze alarak apaçık kötülüklere muhalefet etmekmiş…

Halbuki kendisini ‘birlik’ adı altında bireysel bir konfor alanına geçirirken, geride kalanları ‘hesapçı’ ve ‘bölücü’ ilan etmek, vicdanı susturmaya yönelik bir yansıtma psikolojisinden ötesi değildir. 

Demokrasinin olmazsa olmazı olan çok seslilik, bu anlayışta bir zafiyet, bir ‘parçalanma’ olarak kodlanır. Bu durumda, daha dün vaaz edilen değer yargılarının da kendisi için retorikten ibaret olduğu zımnen itiraf edilmiş olur.

Belki de en acı olan, bu süreçlerin toplumda yarattığı derin ‘güven erozyonu’dur. Kelimelerin içinin bu kadar kolay boşaltıldığı bir ortamda, kimse kimsenin sözüne itibar etmez hale gelir.

Sonuç olarak, yaşananlar kişisel bir tercihten öte sosyokültürel bir vasattır. Gücün dönüştürücü ve kendine benzetici etkisi karşısında, ilkelerin ve sözün hükmünün ne kadar kırılgan olduğu maalesef tekrar görülmektedir. Elbette asıl erdem; kalabalıklar gücün etrafında kenetlenirken, hakikatin o soğuk ve tekinsiz yalnızlığını göze alabilmektir. Ne var ki bizim siyasi iklimimizde ‘haklı olmak’ karın doyurmaz; burada ‘güçlü olmak’ yegâne sığınaktır. Ve tarih, ne acıdır ki hep bu ‘güç’ mürekkebiyle yazılmaya devam etmektedir.

Bu satırlar, faili meçhul bir kınama değil, insan doğasının ve Türkiye siyasetinin o kaygan zeminine düşülmüş bir şerhtir. Zira güç ile temas, insanın ahlaki omurgasını esneten en çetin sınavdır. Dolayısıyla bu düşünüş, başkasına parmak sallamaktan öte, kendi içimizdeki ‘iktidar arzusuna’ ve ‘konfor açlığına’ karşı sürekli teyakkuzda olmayı gerektiren, aynı zamanda ‘onurunu ve saygınlığını korumak’ ve ‘sözün izzetini ayaklar altına almamak’ adına her an sınanan bir iddiadır.

Önceki İçerikHakan Fidan’dan SDG ile ilgili Ada, Kandil ve İsrail mesajları…
Sonraki İçerikAskeri müdahalelere karşı olan ABD istihbarat şefine Maduro planları haber verilmemiş