Anasayfa / Öne Çıkanlar / Adam Phillips’in Houdini’nin Kutusu: Kaçış sanatı üzerine

Adam Phillips’in Houdini’nin Kutusu: Kaçış sanatı üzerine

Adam Phillips’in Houdini’nin Kutusu: Kaçış Sanatı Üzerine adlı kitabı, insanın en temel ama en az konuşulan dürtülerinden birine odaklanır: kaçmaya.

Adam Phillips’in Houdini’nin Kutusu: Kaçış Sanatı Üzerine adlı kitabı, insanın en temel ama en az konuşulan dürtülerinden birine odaklanır: kaçmaya. Phillips için kaçış, yalnızca tehlikeden ya da baskıdan uzaklaşma refleksi değildir. İnsanın kendisiyle, arzularıyla ve başkalarıyla kurduğu ilişkinin belirleyici biçimlerinden biri olarak çıkar karşımıza.

Bir çocuk psikoterapisti olarak edindiği klinik deneyimi, edebiyat ve tarihsel figürlerle iç içe geçirerek okuru kışkırtıcı bir sorunun eşiğinde tutar: İnsan neden kendini çoğu zaman tam da kaçtığı anda daha canlı hisseder?

Kitap, kaçışı fiziksel bir prangadan kurtulma anıyla sınırlamaz. Zihinsel bir geri çekilme, bir konum değiştirme ve kimi zaman da kendini tanımlama pratiği olarak ele alır. Phillips bu düşünceyi iki zıt ama birbirini tamamlayan figür üzerinden derinleştirir: Kelepçelerden, sandıklardan ve kilitlerden kurtularak ünlenen Harry Houdini ile yirmi yılı aşkın süre odasına çekilerek dili ve ihtimalleri oradan yoklayan Emily Dickinson.

Biri bedeniyle, diğeri sessizliğiyle kaçmalarıyla mahirdir. Houdini kalabalıkları karşısına alırken Dickinson inzivayı tercih eder. Her ikisi de dünyayla kurulan ilişkinin başka türlü sürdürülemeyeceği anlarda farklı biçimlerde de olsa geri çekilmenin bir hayatta kalma stratejisine dönüştüğünü gösterir bizlere.

Houdini’nin Kutusu, saklambaç oynayan beş yaşındaki bir kız çocuğunun travmatik saklanma arzusundan, modern insanın sorumluluklardan ve arzularından uzak durma biçimlerine uzanan geniş bir hatta ilerler. Phillips’e göre neyden kaçmamız gerektiğine dair inancımız, kim olduğumuzu düşündüğümüz yerle doğrudan bağlantılıdır. Tam bu bağlamda yazar psikanalizi insan olmanın anlamını kesin yanıtlarla kapatan bir öğreti olarak yorumlamaktan kaçınır.

Sosyal hizmetler tarafından Phillips’e yönlendirilen küçük kız, yaşadığı ağır travma ile (cinsel istismar şüphesi) başa çıkmak için kaçışı bir savunma mekanizması olarak kullanır. Babası tarafından “Küçük Houdini” olarak adlandırılan çocuk, terapi seanslarında gözlerini kapatarak “görünmez” olduğuna inandığı tuhaf saklambaç oyunları oynar ve okuldan/evden kaçma eylemleriyle dayanılmaz bir gerçeklikten kurtulmaya çalışır. Bu kızın hikâyesi, hem klinik bir vaka hem de metnin temelini oluşturan “kaçış” kavramının merkezindeki paradoksu ortaya koyan bir giriş niteliği taşır. Çocuğun odanın ortasında gözlerini kapatarak saklandığını düşünmesi bu geri çekilmenin en çıplak hali olarak karşımıza çıkar. Küçük kız saklambaç oynarken fiziksel olarak odanın ortasında, herkesin bakış alanındadır. Buna rağmen zihinsel olarak çoktan saklanmıştır. Phillips’in dikkatini çeken, çocuğun ne zaman oyunun dışına düştüğüdür. 

Bekleyememek, sabırsızlıktan ibaret değildir. Gerilimin uzamasına, belirsizliğin askıda kalmasına, başkasının arzusunun gecikmesine tahammül edememektir. Küçük kız için saklambaç, oyunun kendisinden çok bu bekleyişle baş edememe sahnesine dönüşür. Bulunmak kadar, bulunmama ihtimali de taşınamaz hale gelir. Çünkü yazara göre kaçış, burada bedeni yerinden oynatmaz sadece ilişkiyi askıya alır. Kızın babasının söylediği cümle bu yüzden belirleyicidir:

“Tam bir küçük Houdini o, hiçbir şeyi bekleyemiyor.”

Phillips’in Houdini’ye yönelmesi bu noktada rastlantı değildir. Houdini’nin kaçışları ( performansları ), beklemenin reddi üzerine kuruludur. Kelepçeye, sandığa, buz kalıbına girer fakat orada kalmaz. Kaçış, onun için bir sonuç değil, tekrarlanabilir bir düzenektir.

Göçmen bir babanın başarısızlığıyla, sıkışmış bir hayatla ve ertelenmiş bir gelecek hissiyle büyüyen Houdini, beklemenin kendisini bir tehdit olarak algılar. Sabırsızlık burada bir karakter kusuru değil, bir hayatta kalma estetiği haline gelir.  Beş yaşındaki kızla Houdini arasındaki paralellik tam da buradadır. İkisi de gerilimi taşıyamaz. Ancak kızın kaçışı dağınık ve korunmasızdır. Houdini’nin kaçışı ise disiplinlidir ve sahneye taşınmıştır. Biri zihinsel olarak saklanır, diğeri kendini bilinçli biçimde kapatır. Ortak olan ise askıda kalmaya duyulan tahammülsüzlüktür.

Phillips’in kitap boyunca aktardığı diğer vakalar bu hattı genişletir: Okuldan kaçan çocuklar, ilişkileri sürdürmeden bırakan yetişkinler, karar anında geri çekilen danışanlar.. Kaçış bu örneklerde dramatik kopuşlar olarak görünmez; daha çok temasın ertelenmesi biçimini alır.

Biliriz: İnsan kaçtığı şeyden uzaklaşmaz, onun etrafında dolanarak yaşar. Fiziksel olarak oradadır, zihinsel olarak çekilmiştir sadece. Bu noktada İlhami Çiçek’in Satranç Dersleri’ndeki dize yankılanır kulaklarımızda:

“yürümenin dışında bütün eylemlerin adı
kaçış kaçış kaçıştır.”

Bu dize, kaçışı istisnai bir davranış olmaktan çıkarır. Kaçış, hareketin kendisine sinmiştir. İleri gitmek, yer değiştirmek, pozisyon almak.. Hepsi bir şeyden uzaklaşma niyeti taşır. Phillips’in metni de tam olarak bunu ima eder bizlere: Kaçış, yön değiştirmiş bir hareket biçimidir.

Ancak bireysel düzeyde başlayan bu kaçış biçimleri, toplumsal alanda başka bir yoğunluk kazanır. Pozisyon almanın kolaylaştığı ama bedel üstlenmenin zorlaştığı bir zamanda yaşıyoruz. İnsanlar hakikate yaklaşmak yerine, kendilerini güvende hissettikleri mevzilere yerleşmeyi tercih ederler. Kaçılan şey çoğu zaman gerçek değildir. Gerçeğin insanı yerinden etme ihtimalidir. Kaçış burada artık kişisel bir savunmadan fazlası olarak kolektif bir alışkanlık haline gelir.

Walter Benjamin’in şu cümlesi bu geçişi keskinleştirir:

“On beş yaşında evden kaçmamış olmamız, hiçbir zaman telafi edemeyeceğimiz bir pişmanlıktır.”

Benjamin’in işaret ettiği kaçışı romantik bir başkaldırı olarak okumamak gerekir. Onun bahsettiği kaçış hayatla doğrudan temas etme cesaretine içkindir. Kaçmamak, bazen hayata hiç çıkmamış olmak anlamına gelir çünkü. Bundan dolayı da Phillips’in vakalarıyla Benjamin’in bu cümlesi aynı yerde buluşur.

Modern dünyada paradoks şuradadır: Kaçış imkanları artmıştır, ama kaçabilenlerin sayısı azalmıştır. İnsanlar zihinsel olarak geri çekilirken yapısal olarak yerlerinde kalır. İşten, ilişkiden, politik sorumluluktan, bedelden kaçılır fakat sistemin içinden çıkılmaz. Aynen Houdini’nin numaralarında kendisi dair kimseye, hiçbir şeye zarar gelmemesi gibi. Performans süresince kilitler kırılmaz, sandıklar bozulmaz, kaçan geri döner, sahne ışıkları herkesi büyüler.. Büyük illüzyon tam da budur: Kaçış gerçekleşirken iz bırakmaz. Toplumsal düzeyde de benzer bir yanılsama içinde olduğumuzun farkındayız aslında. Toplumsal meselelere yaklaşım tarzına şöyle göz ucuyla bakmak bile yeterdir: Her şeyden kaçılabilse bile bu kaçış bir değişiklik getirmez.

Phillips’in metni bu yüzden rahatlatıcı bir his bırakmaz üzerimizde. Kaçışı da yargılamadığı gibi onu masum da kılmaz. Saklanmanın sağladığı güvenle, bulunmanın taşıdığı risk arasındaki gerilimi sürekli açık tutarak teyakkuzda kalmanın altını çizer. 

Beş yaşındaki kızın hikayesi, bu gerilimin erken bir biçimidir. Saklanmak oyunun parçası olduğu sürece anlamlıdır. Zihinsel olarak saklanmak, temasın askıya alındığı bir hale dönüştüğünde kaçış artık bir imkân olmaktan çıkar. Küçük Houdini’ler tam da bu eşikte belirir: Bekleyemeyenler, gerilimi taşıyamayanlar, bulunmadan önce vazgeçenler. 

Phillips’in sorusu nettir ama kolay bir cevabı da yoktur: Kaçış ne zaman bir hareketken, ne zaman kendi kendini üreten bir kapatılma biçimine dönüşür?

Belki de mesele, kaçıp kaçamamak değildir. Asıl mesele, kaçışın nerede başladığını ve nerede sona ermesi gerektiğini ayırt edebilmektir. İnsan bunu fark etmeye başladığında, kaçış otomatik bir refleks olmaktan çıkıp bir seçime, bir risk almaya, bir durma biçimine dönüşür. 

Kitap bitince insan da anlıyor: Bazen en zor olan, kaçtığını sanırken aslında neyin içinde kaldığını görebilmektir.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın