Ünlü oyuncu Jane Fonda, 56 yıl önce sıcak bir Mayıs günü ABD’nin Meksika sınırındaki New Mexico eyaletinde Amerikan askerlerinin hakları konulu bir panelde konuşmasını bitirdikten sonra beklediği alkışı alamayınca epey şaşırmıştı.

Fonda’nın şaşkınlığının yanıtını seyirciler arasından yükselen bir ses verdi: “Ohio’da katledilen dört üniversite öğrencisi hakkında neden hiçbir şey söylemediniz?”

Fonda’nın hiçbir şeyden haberi yoktu. Kent State Üniversitesi’nde düzenlenen Vietnam Savaşı protestolarına polis ağır bir şekilde müdahale etmiş ve silahsız dört üniversite öğrencisini katletmişti. Fonda panelden hemen sonra katılımcılar ve üniversite öğrencileriyle birlikte protestoya katıldı. Göstericiler Fonda’nın başrolünde olduğu o sene vizyona giren “Atları vuruyorlar dimi?” (They Shoot Horses, Don’t They) filmine atıfla “Öğrencileri vuruyorlar dimi?” sloganlarıyla yürüdü. İsmi savaş karşıtı bir slogana evrilen bu film, Jane Fonda’ya 1970 senesinde En İyi Kadın Oyuncu Oscarı’nı kazandırmıştı, dört gencin katledilmesi ise genç kadın oyuncuyu en popüler savaş karşıtı aktivistlerden birine çevirmişti.

Kent State katliamından sonra ülke çapında ders boykotu başlatan dört milyon öğrenci gibi mobilize olan Jane Fonda, mitinglere katılmaya, konferanslarda konuşmaya başlamış; bu nedenle de sık sık devlet tarafından taciz edilen, hatta havalimanında çantasında vitamin taşıdığı için kısa süreliğine uyuşturucu suçlamalarıyla gözaltına alınan ve itibarsızlaştırılmaya çalışılan bir figüre dönüşmüştü.

ABD başkanı Nixon ve hükümetinin, Fonda’dan çekinmesi boşuna değildi. Her ne kadar halkın büyük çoğunluğu Kent State katliamında öğrencileri haksız bulsa ve Vietnam Savaşı’na dair kendilerine söylenen yalanlara medyanın da desteğiyle inansa da öğrencilerin katledilmesinden sonra savaş karşıtı hareket büyümüş, medyada eleştiriler artmış, birçok ünlü isim hükümeti eleştirmeye başlamıştı. Nixon’un dokunulmazlık zırhı nihayet delinmişti.
Halk için bir başka dönüm noktası ise RAND’da çalışan askeri analist Daniel Ellsberg’in Pentagon’daki Vietnam’a ilişkin resmî belgeleri basına sızdırması oldu. Sızdırılan belgelere göre, ABD başkanları Vietnam Savaşı’nın nedenleri konusunda halka yalan söylemiş, savaşın başlamasına sebep olan saldırıları köpürtmüş, Kongre onayı olmadan başka ülkelere de saldırmış ve savaşı kazanamayacaklarını bile bile itibar kaybını önlemek amacıyla Amerikan askerlerini Vietnam’da feda etmişti. Pentagon belgelerinin ardından kamuoyunun savaşa yönelik desteğini tamamen kaybeden Nixon istifa etmek zorunda kalacağı Watergate skandalına sebep olacak bir siyasi kriz içerisinde yuvarlanmaya başlarken, kamuoyunun tepkisinin artması üzerine rüzgârı arkasına alan Jane Fonda büyük bir cesaretle 1972 yılında Vietnam’a gitme kararı almıştı.
Fonda diğer oyuncular gibi Amerikan askerlerine moral vermek için değil, ABD’nin yıllardır savaştığı “düşman ordusunu” komünist Kuzey Vietnam’ı ziyaret etmek istemişti. ABD’nin bilerek ve isteyerek nehirlerin taşmasını önleyen set duvarlarını vurarak savaş suçu işlediğini tespit etmek amacıyla saha gezisi yapmış, Kuzey Vietnam ordusunun elindeki Amerikan savaş esirleriyle görüşmüş, komünist askerlerle bir araya gelmiş ve Amerikan uçaklarını vurmak için kullanılan bir uçaksavarın başında gülerek poz vermişti.

Fonda’nın bu iki haftalık Vietnam ziyareti ise uçaksavar pozuyla gölgelenmişti. Vietnam savaşından dönen askerler Fonda’ya hakaret eden sticker’ları kamusal alanlara yapıştırmaya başlamış, genç askerler her sabah komutanlarını Fonda’ya küfrederek selamlamış, Fonda’nın yeni lakabı Vietnam’ın başkenti “Hanoi” Jane olmuştu.

Fonda her ne kadar yıllar sonra uçaksavar başındaki pozunun hata olduğunu söylese de savaş karşıtı bir aktivist olarak savaşın diğer tarafını ziyaret etmesi, Amerikalı esirlerin mesajlarını ailelerine iletmesi ve Nixon’un şeytanlaştırdığı komünist Vietnamlıların normal insanlar olduğunu söylemesi önemli bir eşikti.
Nitekim Pentagon belgelerinin sızdırılmasından sonra duvarda açılan gediği Fonda’nın attığı taşlar da yıkmış; ABD Vietnam’dan büyük bir yenilgi alarak çekilmek zorunda kalmış, desteklediği antikomünist Vietnamlıları da daha sonra birçok savaşta yapacağı gibi yarıyolda bırakmıştı.
ABD, Fonda’yı “Hanoi Jane” yapan ziyaretten bir sene sonra Vietnam’dan çekilmiş; Nixon ise iki sene sonra Vietnam protestolarının etkisiyle yıpranan başkanlığını elde tutmak için rakiplerini devlet eliyle gizlice dinlettiğinin ortaya çıkması üzerine başlayan azil sürecinde istifa etmişti.
Nixon’ı ve Vietnam gibi karşı çıktığı birçok haksız savaşı, işgali sandığa gömen Jane Fonda ise bugün 88 yaşında.
Ve maalesef bugünlerde yine elinde megafon sokaklarda.

56 yıl önce Vietnam’ın işgalini protesto ederken bugün ABD ve İsrail’in başlattığı İran Savaşı’nı eleştiriyor; İran’da değil her şeyden önce ABD’de bir rejim değişikliği olması gerektiğini söylüyor.
Fakat bu sefer geçmişe nazaran pek yalnız değil.
Alaskalı balıkçılardan, Trumpçı ulusalcılara; muhafazakar kanaat önderlerinden sosyalist Demokratlara çok daha büyük bir kalabalık Jane Fonda ile omuz omuza.
Belki de ilk kez bir Amerikan başkanının dış politikada attığı bir adım bu denli eleştiriliyor, ilk kez Demokratı Cumhuriyetçisi konu dış politika olunca aynı sayfada değil.
Zira Amerikan elitleri her ne kadar Vietnam’dan bu yana Irak, Afganistan, Libya’dan hiçbir ders almamış gibi gözükse de Amerikan halkı büyük bir dönüşüm geçiriyor ve İran savaşının da kaderini belirleyecek çok önemli yeni bir bağımsızlık savaşına hazırlanıyor.
Fonda’nın mirası, Tucker Carlson’a mı kaldı?
Amerikalı azınlıkların, Müslümanların ve sosyalistlerin Irak İşgali’nde olduğu gibi bugün de İran Savaşı’na karşı çıkması pek şaşırtıcı değil. Bu nedenle geçmişten beri sol siyaset ile içli dışlı olan Jane Fonda’nın ilk günden itibaren çok cesur açıklamalarla savaş karşıtı protestoların önünü açmaya çalışması normal.

Fakat bu sefer Amerika’da durum biraz farklı.
İlk kez Cumhuriyetçi Parti içerisinde çok büyük bir savaş karşıtlığı var. Tucker Carlson, Candace Owens gibi İsrail’e mesafeli duran muhafazakâr milliyetçi isimler bu sefer tek başına değil. Megyn Kelly gibi zamanında Epstein dosyasının olumsuz etkisini kırmak için “Epstein pedofil değildi” gibi açıklamalar yapacak kadar düşen biri bile Trump’ın savaş kararını eleştirmeye başladı.

Anketlere göre Amerikalılar, İran Savaşı’na %60 oranında karşı. Trump’ın kendi tabanının rolü ise en kritiği. Zira Trump, 2016 seçimlerinin favori Cumhuriyetçi adayı Jeb Bush abisinin ve babasının Irak savaşlarındaki rolü ile eleştirmiş, ABD’yi kendi savaşı olmayan küresel savaşlara sürüklemekle suçlamış ve kendisini “barışın” adayı olarak göstermişti. Trump’ı Trump yapan, Demokrat Parti’ye bile oy veren işçi sınıfının oyunu almasını sağlayan da bu tutumuydu. Sadece 2016 değil, 2024 seçimlerinde de Trump rakibi Kamala Harris’i savaşın adayı olmakla suçlamış, Cumhuriyetçiler Kamala Harris’in seçilmesi durumunda ülkenin yeni savaşlara sürükleneceğine dair bir söylemle seçimlere girmişti.
Bu nedenle 2026 ara seçimleri yaklaşırken özellikle kendi tabanını ihanete uğratacak bir savaşa girilmesi, muhafazakâr camiadan bu tür tepkilerin yükselmesi Trump için kötü bir gelişme. Trump’ın avantajı ise tabanı tarafından sevilmesi, seçmenleriyle popülist kişisel bir bağı olması. Bu nedenle kendi seçmenini isterse medyaya ağırlık vererek ikna edebilir. Eğer isterse ve çıkış yolunu görürse.

Fakat Trump bunu yapmak bir yana tam aksi yönde sonuçlanacak şekilde karışık mesajlar veriyor. Savaşı ilan ederken amacın rejim değişikliği olduğunu söylerken son günlerde İran rejiminin ağır saldırılara rağmen çökmemesi üzerine amacın nükleer silah tehdidinin kırılmasına çekiyor, kapsamı daraltıyor. Uzun açıklamalar yapmak, halkı savaşa dair büyük ulusa sesleniş konuşmalarıyla bilgilendirmek yerine kısa anlık açıklamalar, farklı gazetecilere bağlanarak birbirinden karışık ve çelişkili mesajlarla yetiniyor; halkın tepkisinin farkında olsa gerek ki bir şekilde şimdilik savaşın iletişim yükünü sırtlanmamaya çalışıyor.

Savaşın iletişim yükünü sırtlanan ve Amerikan televizyonlarına çıkarak Amerikalıların evlatlarını niçin alakasız bir ülkeye savaşa göndermeleri gerektiğini anlatmak ise tüm muhafazakar yorumcular neredeyse savaş karşıtına dönüştüğü için İsrail başbakanı Netanyahu’ya kalıyor. Netanyahu savaş meydanını bırakıp Amerikan televizyonlarında neden ABD’nin İran’a saldırması gerektiğini anlatıyor.
İşte tam da bu noktada sadece savaş karşıtlığı değil, İsrail’in ABD’nin iplerini elinde bulunduğuna inanan Amerikalıların yoğun itirazı da devreye giriyor.
Amerika’nın yeni bağımsızlık savaşı

2028’de başkan adayı olmayı düşündüğü için kendisini geri planda tutan İran savaşı karşıtı olduğu bilinen JD Vance yönetim içerisinde gidişattan memnun olmayan tek kişi değil. Dışişleri Bakanı Marco Rubio da İsrail destekçisi biri olsa da İran savaşına karşı göreceli mesafeli. Rubio, tecrübeli bir siyasetçi olarak kendisini bu savaştan çok zekice sıyırmayı başardı.
Rubio, İsrail’in ABD olsa da olmasa da İran’a saldırma kararı alması ve İran’ın da bu olası saldırı karşısında Amerikalıları hedef alacağının kesinleşmesi üzerine ABD’nin önleyici bir saldırı planladığını söyledi. Tecrübeli bir siyasetçinin bu açıklamanın İsrail’e tepkinin giderek arttığı bir Amerika’da ABD’nin İsrail tarafından savaşa sürüklendiği anlamına gelmeyeceğini düşünmemesi imkânsız. Rubio savaşın sebebini halka açıklamak yerine topu İsrail ve Trump’a atarak kendisini sıyırdı.
Rubio’nun İsrail’e topu atan bu söylemi kadar bir başka sürpriz çıkış ise bugüne kadar İsrail’i eleştirmekte çekinen 2028 seçimlerinin en favori adaylarından California Valisi Gavin Newsom oldu. Newsom, İsrail’i sadece ABD’yi savaşa sürüklemekle suçlamadı, İsrail’e Apartheid rejimi de dedi.
Bugün Demokrat Parti’de özellikle İsrail’i savunarak, İran savaşını destekleyerek bir yerlere gelmek çok zor. Önseçimleri İsrail destekçilerinin kaybedeceği büyük bir 2026 ara seçim iç savaşı başladı bile.

Tabanda başlayan bu dönüşüm İran savaşının uzaması, İran rejiminin hayatta kalma mücadelesi verirken daha da sert karşılıklar vermesi ve Trump’ın İsrail’in isteklerine rağmen İran’da uzun soluklu bir rejim değişikliği savaşı veya kaosun yaşanması yerine uzlaşmayı tercih etmemesi devam ettikçe daha da artacak, her gelen Amerikalı askerin tabutuyla, savaşın etkilediği her etiket, benzin ücreti zammıyla daha da hızlanacak.
Tabii ki esas mesele tabanda büyüyen bu büyük öfkenin tavana nasıl ulaşacağı. Elitleri nasıl etkileyeceği.
Yavaş yavaştı, şimdi hızlı hızlı
Jane Fonda’nın savaş karşıtı görüşlerinin ana akımlaşmasını görmesi için 56 yıl geçmesi gerekti. Fakat çok değil iki sene önce Gazze gösterilerine katıldığı için dövülen, okuldan uzaklaştırılan, Demokrat Parti kongresinde bile beş dakikalığına kürsü verilmeyen genç Filistin aktivistlerinin bu kadar beklemesine gerek yok. Zohran’ın New York belediye başkanı seçilmesi, 2026 ara seçimlerindeki Kongre adaylarının belirleneceği önseçimlerde Filistin destekçisi solcuların sayısının ve gücünün artması, her geçen gün İsrail’e destek vermenin seçim kaybettirecek bir pozisyona dönüşmesi karşısında savaş karşıtı Amerikalıların üst yapıyı etkilemesi kaçınılmaz.
2026 ara seçimleri tam da bunun için bir fırsat. Senato’nun 1/3’ünün, Temsilciler Meclisi’nin tamamının yenileceğini bu seçimlerde Trump pusulada yok, ekonomi hala kötü. Demokratlar Alaska’da bile muhafazakarların, balıkçıların çok sevdiği bir senatör adayıyla yarışa katılıyor. Alaskalı balıkçılar Trump’ın fişini Demokratların kazanacak adayına oy vererek çekebilir, İran Savaşı ve artan güvensizlik hissi oy verme davranışlarını etkileyebilir. Senato’nun Demokratlara geçmesi Alaska sayesinde olabilir. İran Savaşı ve Trump’ın “Önce Amerika” vaadini “Önce İsrail” şeklinde uygulaması karşısında Demokratların ciddi bir şansı var. Trump bu seçimlerde Kongre’yi kaybetmemek, hiçbir yasa geçiremeyecek bir topal ördek olmamak, en kötüsü azledilip mahkemelerde yargılanma süreçlerine geri dönmemek için halkın İran Savaşı’na tepkisini, özellikle kendi tabanının çıkışına kulak verebilir, bu dönüşümün karşısında engel olmak yerine, arkasına bu rüzgârı almayı düşünebilir.
Eğer bu atmosfere ve yaklaşan ara seçimlere rağmen İran Savaşı’nda İsrail’in çizdiği iç savaş seçeneğine, İsrail’in her sandıkta giderek düşen Batı desteğini kristalize etmek için ihtiyacı olan sürekli bir Ortadoğu kaosuna yatırım yaparsa; ortalama bir Amerikalı’nın inanmaya başladığı Trump’ın Epstein dosyası üzerinden İsrail’e göbekten bağlı olduğuna dair teorileri dışında elde başka bir açıklama pek kalmayacak.
İran’a demokrasi ve kadın haklarını getirme iddiasıyla çıktıkları yolda 168 kız çocuğunu katleden ABD ve İsrail’in bugünkü yöneticilerinin çok değil, yarına isimlerinin kalmayacağı gibi.
Nixon’ın gittiği gibi Trump da gidecek, Vietnam savaşına karşı çıkanlar gibi, İran savaşına çıkanlar yarınlara kalacak.
Zira bir zamanlar Vietnam’ın işgaline karşı çıktığı için “Hanoi” lakabının takıldığı Jane Fonda gibi onurlu insanları, bugün karalamak, medyayla haberleri karartmak, halktan gerçekleri saklamak artık çok daha zor.
Tam da bu nedenle savaş karşıtlarına takılan “Hanoi” veya “Tahran” lakabı yerine, Lindsey Graham gibi Amerika’yı İsrail uğruna Lübnan, İran dahil her yerde bitmeyecek savaşlara sokmak isteyen savaş çığırtkanlarına “Tel Aviv” lakabının daha çok yakıştırıldığı bir dönemdeyiz.
İran’ın ve bölgenin geleceğini de hükümet içinden çok fazla savaş planı ve kulis haberi sızmasından anlayacağımız üzerine devlet yönetimine, orduya da sirayet eden bu iç çekişme, ABD’nin İsrail’e karşı verdiği bu bağımsızlık savaşı belirleyecek.
Trump’ın bu esen sert rüzgarlara set mi yoksa bir noktada esintiyi arkasına alıp alışıldığı her zaman olduğu gibi yıkan bir gülle mi olacağını ise zaman gösterecek.
Ne olacağı meçhul. Fakat bu rüzgârın dinmeyeceği kesin.
Daha yeni başladı.
Fildişinden Notlar
- Ne izledim? Ann Lee Efsanesi. Dini özgürlüklerini yaşamak için kuruluş günlerinde ABD’ye kaçan Shaker cemaati ve kadın liderleri Ann Lee’nin hikayesini anlatan bir film. Kurgu, karakter derinliği, oyunculuk açısından vasat bir film. Fakat özellikle ABD’nin kuruluş hikayesini farklı bir açıdan öğrenmek ve birçok ritüel açısından diğer dinlerle, tasavvuf öğretisiyle benzerlik taşıyan Shaker’ların ayinleri, şarkılarını öğrenmek isteyenler için çok iyi bir müzikal, belgesel tadında bir içerik. İzlemenizi öneririm. Başka bir Amerika hikayesi.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.