Anasayfa / Gün Bitmeden / İmam Mehdi’nin Yeni Naibi: Mücteba Hamaney

İmam Mehdi’nin Yeni Naibi: Mücteba Hamaney

Hem geleneksel muhafazakâr çevreleri hem de yeni nesil radikal muhafazakâr grupları aynı çatı altında tutabilecek uzlaşı zemini Mücteba Hamaney üzerinde oluştu.

1979 yılında gerçekleşen İran İslam Devrimi ile birlikte ülkenin siyasal sistemi köklü bir dönüşüm geçirmiş, Ayetullah Humeyni tarafından geliştirilen Velâyet-i Fakih doktrini İran devlet yapısının kurucu ilkesi hâline geldi. Bu model, Şiî siyasal düşüncesinde İmam’ın gaybeti döneminde toplumun yönetiminin en yetkin, en adil ve en ehil ulema tarafından yürütülmesi gerektiği fikrine dayanmaktaydı. Humeyni’nin teorik çerçevesinde bu otorite, fiilen Ayetullah Uzma seviyesindeki fakihleri işaret ediyordu.

Ortaya çıkardığı dönüşüm bakımından Velâyet-i Fakih doktrini yalnızca İran İslam Devrimi’nin kurumsal temelini oluşturan bir teori değil; aynı zamanda etkileri bakımından devrimin kendisinden dahi daha kapsamlı bir kırılmayı ifade etmekteydi. Zira bu doktrin, klasik Şiî siyasal teolojisini köklü biçimde dönüştürerek imamın gaybeti döneminde siyasal otoritenin doğrudan fakihler tarafından kullanılabileceğini savunmuş ve yaklaşık bin yıllık pasif siyasal bekleyiş anlayışını aktif bir iktidar teorisine dönüştürdü.

Bu dönüşüm sonucunda İran’da dinî otorite ile siyasal otoritenin kesiştiği özgün bir yönetim modeli ortaya çıkmış; devletin kurumsal sürekliliği bu doktrin etrafında şekillenmiştir. Humeyni, Velâyet-i Fakih doktrininin dayanağını yalnızca siyasal gerekliliklerle değil, doğrudan İslam peygamberinin otoritesiyle temellendirmişti. Ona göre fakihin velayeti, Hz. Peygamber ve masum imamların sahip olduğu yönetim yetkisinin gaybet döneminde fakih tarafından temsil edilmesi anlamına gelmekteydi.

Bu anlayışın pratikteki en dikkat çekici örneklerinden biri devrim sonrasında geçici hükümetin başına getirilen Mehdi Bazergan’ın atanması sürecinde görülmektedir. Humeyni yayımladığı fetvada Bazergan’ı başbakan olarak atama yetkisinin nihai kaynağının peygamberî otorite olduğunu açık biçimde ifade etmişti. 1988 yılında yayımladığı bir başka fetvada ise daha ileri giderek, İslam devletinin maslahatını koruma adına velâyet makamının gerektiğinde bazı dinî hükümleri —namaz ve oruç gibi ibadetler de dâhil olmak üzere— askıya alabilecek yetkiye sahip olduğunu belirtmişti. Böylece devletin bekasını önceleyen güçlü bir siyasal otorite anlayışı ortaya konmuş; Velâyet-i Fakih yalnızca teorik bir doktrin olmaktan çıkıp İran devletinin bütün kurumsal yapısını belirleyen temel bir ilke hâline gelmişti.

Uzmanlar Meclisi, doğrudan Rehber’i seçme ve gerektiğinde görevden alma yetkisine sahip olması nedeniyle de sistemin en kritik kurumsal güvence mekanizmalarından biri oldu. Özellikle liderlik makamında ortaya çıkabilecek boşluk veya kriz dönemlerinde yeni rehberin belirlenmesini sağlayarak İran siyasal sisteminin kurumsal sürekliliğini teminat altına almaktı. Bu nedenle Uzmanlar Meclisi tarihindeki en kritik sınavlardan birini 3 Haziran 1989’da Ayetullah Humeyni’nin vefatı sonrasında yaşadı. Humeyni’nin ölümünün ardından İran Anayasası’nda yapılan değişiklikle Rehber’in “en âlim” düzeyinde olması şartı kaldırıldı ve “âlim” olması yeterli görüldü. Bu değişiklikte, Ayetullah Uzma seviyesindeki birçok din adamının Velâyet-i Fakih doktrinine mesafeli olması veya ileri yaşta bulunması etkili oldu. Böylece anayasal düzenleme değiştirildi ve o dönemde dinî hiyerarşide orta seviyede kabul edilen bir ulema olan Ali Hamaney, Uzmanlar Meclisi tarafından İran’ın yeni rehberi olarak seçildi.

Tarihin ironisi olarak, Ali Hamaney’in liderliğe yükselmesini mümkün kılan olağanüstü siyasal ve kurumsal koşullar, yıllar sonra benzer biçimde oğlu Mücteba Hamaney’in önünü açan bir zemin oluşturdu.

Kamuoyunda uzun süre çok fazla tanınmayan bir isim olan Mücteba Hamaney, daha çok yeni nesil muhafazakâr çevrelerle ilişkilendirilen; ancak aynı zamanda geleneksel muhafazakâr kesimlerin de saygı duyduğu bir figür olarak öne çıkmaktaydı. İran siyasetinde doğrudan görünür bir kamusal rol üstlenmemesine rağmen, özellikle güvenlik bürokrasisi ve devrim sonrası oluşan muhafazakâr ağlar içinde etkili olduğu yönündeki değerlendirmeler zaman zaman gündeme gelmekteydi. Bu durum, onun siyasal sistem içindeki konumunun yalnızca dinî bir kimlikle sınırlı olmadığını; aynı zamanda çeşitli siyasal ve kurumsal çevrelerle kurduğu ilişkiler üzerinden şekillendiğini göstermekteydi.

Amerikan ve İsrail’in ortak saldırıları sonucunda Seyyid Ali Hamaney’in ölümü sonrasında yaşanan gelişmelerin en dikkat çekici yönü ise, bu sürecin İran siyasal tarihinde daha önce yaşanmış bir örüntüyü neredeyse aynen tekrar etmesiydi.

Gerçekten de henüz Hüccetülislam seviyesinde bulunan Mücteba Hamaney, Kum Havzası Müderrisler Birliği’nin kararıyla doğrudan Ayetullah mertebesine yükseltildi ve ardından ülkenin yeni rehberi olarak seçildi. Böylece Mücteba Hamaney, velâyet-i fakih makamına seçilerek Şiî siyasal teolojisinde İmam Mehdi’nin gaybet dönemindeki temsilcisi(naib-i imam) konumuna yükselmiş oldu.”

Tarihin benzer biçimde fakat farklı koşullar altında tekerrür ettiği bu süreçte, Mücteba Hamaney’in rehber seçilmesini yalnızca Devrim Muhafızları’nın baskısıyla açıklamak İran siyasal sisteminin iç dengelerini yeterince kavrayamamak anlamına gelir. Asıl belirleyici unsur, hem geleneksel muhafazakâr çevreleri hem de yeni nesil radikal muhafazakâr grupları aynı çatı altında tutabilecek bir isim ihtiyacıydı. Bu uzlaşı zemininin Mücteba Hamaney üzerinde oluştuğu görülmektedir.

Mücteba Hamaney’in daha önce devlet yönetiminde doğrudan bir yürütme pozisyonunda bulunmamış olması, onun yönetim anlayışına dair kesin değerlendirmeler yapmayı zorlaştırmaktadır. Bununla birlikte, ilişki içinde bulunduğu siyasal çevreler dikkate alındığında özellikle ‘yeni nesil muhafazakârlar’ olarak adlandırılan gruplarla yakın bir bağ kurduğu görülmektedir. Bu çevrelerin siyasal eğilimleri göz önünde bulundurulduğunda, Mücteba Hamaney’in önümüzdeki dönemde büyük ölçüde babası Ali Hamaney döneminde şekillenen siyasal çizgiyi sürdürmesi ve bu hattı bazı alanlarda daha sert bir tonla devam ettirmesi muhtemel görünmektedir.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın