Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Mikail’in vedası, Trump’ın incilerini nasıl döktü?

Mikail’in vedası, Trump’ın incilerini nasıl döktü?

Mikail, sadece son kez gördüğü annesine değil; Amerika’nın her şeye muktedir olduğu eski dünya düzenine de el salladı. İran rejimi beklentilerin aksine iki haftadır yıkılmadı, savaş Körfez’e yayıldı, dünya ekonomisi sarsıldı. Dubai’nin “beyaz yaka” miti yıkıldı, İsrail’in Demir Kubbesi delindi. İran da zayıflıyor, ama ezberler de ters yüz oluyor.
7

Mikail Mirdoraghi, ABD ve İsrail’in İran’da düzenlediği hava saldırılarında katledilen onlarca Minablı ilkokul öğrencisinden sadece biri. Dünyadaki milyonlarca anne gibi oğlunun suluğunu, gıda çantasını hazırlayıp duasını edip el sallayarak uğurlayan annesi, okul bitişinde Berlin’deki, Londra’daki, New York’taki birçok annenin aksine çocuğunun bombalar altında parçalanmış cansız bedenini karşılamıştı.

Mikail’in ölümü en az diğer çocuklar kadar acı, ama toplu mezarlara gömülen diğer sıra arkadaşlarının aksine bir ismi var.

Çünkü annesi bir televizyon kanalına bağlanıp oğluyla geçirdiği son gecenin hikayesini, kendisine “anne yaptığın yemek cennet gibi” demesini ve okula giderken çektiği son fotoğrafını paylaştı. Oğlunu “insanlaştırdı”. Acılı anne, İran’da, Ortadoğu’da, Batı dışında katledilenlerin de “insan” olduğunu tüm dünyaya hatırlattı.

Belki de farkında olmadan oğlunu bir “zaiyat” olarak gören katliam çarkına çomak soktu.

Zira Trump’ı destekleyen Cumhuriyetçilerin ekranlara çıkıp “büyüselerdi çarşaf giyeceklerdi zaten”, İsrail’in sözde ana muhalefet lideri Yair Lapid’in “savaşta böyle şeyler olur” diyerek meşrulaştırmaya, Trump’ın kendi ülkesinin medya organlarının ve askeri uzmanlarının araştırmalarına rağmen sorumluluğu reddetmeye, küçültmeye çalıştığı bu korkunç çocuk katliamının arka planında aslında tam da Mikail ve arkadaşlarının “insan” gibi görülmemesi yatıyor.

İsrail, Gazze soykırımını yapay zeka desteğiyle işlemiş; Hamasçı olarak tanımladığı hedeflerini hata oranı yüksek yapay zeka uygulamalarıyla soyut metrikleri somutlaştırmaya çalışarak oluşturmuş, soykırımın ilk günlerinde yapay zekanın seçtiği oluşturduğu listeleri bu kişilerin ailesiyle birlikte uyuduğu saatlerde vurulmasını sağlayan başka bir yapay zeka uygulamasıyla hedef almıştı. Yapay zekanın seçtiği hedeflerin aile konutuna girdiğini ve uyuduğunu haber veren uygulamanın adı ise katliamla dalga geçercesine “Babacık Nerede?” konmuştu. Bu yüzden soykırımın ilk günlerinde aynı soyadlı onlarca insan topluca bir şekilde öldürülüyor, aileler birlikte yok ediliyordu.

İsrail’in Gazze soykırımında geliştirdiği bu yapay zeka savaş teknolojisi ise şimdi İran’da kullanılıyor. Amerikan medyasının haberlerine göre, Beyaz Saray Anthropic gibi yapay zeka şirketlerinin geliştirdiği araçlarla vuracağı hedefleri seçiyor, bu seçimi yapay zekaya yaptırarak süreci hızlandırıyor. Yapay zeka uygulamalarının ise bu süreçlerde hangi metrikle hareket ettiği, sivil hedeflerin vurulmasını ne kadar dikkate aldığı meçhul.

Özellikle Tahran’da adı “Polis Parkı” olan bir yeşil alanın vurulması, Minab’ta katledilen öğrencilerin okuduğu okulun yıllar önce kapatılan bir Devrim Muhafızı üssünün içinde bulunması, üstün körü önüne konan haritaya bakan bir yapay zeka ile hedef seçildiğinin göstergelerinden biri. Bu durum ABD’nin ve İsrail’in sorumluluğunu azaltan değil, aksine artıran bir şey. Zira hata payı yüksek, ordu için mekanizmaların denetiminden geçmemiş, işin en kötüsü, karşı tarafın sivillerini, çocuklarını vurulduğu zaman önemsemeyecek, meşru ve geçerli bir “zaiyat” olarak gören bir katliam makinesinin oluşturulduğunun kanıtı. Sivillerin hedef alınmasının kanıksanmasıyla oluşturulabilecek hızlı hareket eden, bombalamayı otomatize eden ve hedefi seçen kişinin “yapay zekâ seçti zaten” diyerek küçük de olsa hissedebileceği vicdani sorumluluğu azaltan sinsi bir silah.

Fakat bu silah aslında, ABD ve İsrail’in zihniyetinin de bir özeti. Sadece karşı tarafı insan gibi görmemek değil; karşı tarafı küçümsemek, masa başındaki raporları, soğuk analizleri, ezberleri dikkate alırken önündeki gerçekliği, karşı tarafın gücünü ve kendi zafiyetlerini kestirememek.

Nitekim Trump ve Netanyahu’nun başlattığı İran savaşı da bu zihniyetin afişe olduğu büyük bir fiyaskoya dönüştü bile.

Trump’ın ilk günden “rejim değişikliği” olarak amacını çizdiği, Hamaney’in öldürülmesinin ardından dağılmasını beklediği; Netanyahu’nun kendi ülkelerinin bombalanmasını, çocukların öldürülmesini kutlayan Los Angeles diasporası alkışları eşliğinde Şah’ın devrik oğlunu tahta hazırladığı İran savaşın ikinci haftasında yıkılmadı, yeni bir Hamaney’i ruhani lider seçti.

En çarpıcı an ise dün (13 Mart 2026) yaşandı. Kudüs Günü’nde rejim destekçileri üzerlerine bomba yağmasına rağmen sokağa çıktı, ABD ve İsrail karşıtı sloganlar attı, yakına bomba atılmasına rağmen sakinliği koruyarak tekbirlerle savaş uçaklarına yanıt verdi. Sokaktaki gösterilere İran Cumhurbaşkanı, Dışişleri Bakanı başta olmak üzere hayatta kalan nadir üst düzey yetkililer de bir iki korumayla katıldı, hava hakimiyetini tamamen kaybetmiş bir rejim üst düzey kadrosuyla sokak ortasında yürüdü.

İran yüzlerce kişinin, tüm üst kademe devlet yönetiminin öldürüldüğü yoğun bir bombardımanın ikinci haftasında Amerikan ve İsrail uçaklarını sokakta yuhlarken; İran’ın ürettiği 4-5 bin dolarlık küçük drone’lar başta Dubai olmak üzere tüm bölgedeki endişeleri yükseltti, havalimanlarını ve sığınakları doldurdu.

Savaşın en beklenmedik asimetriği de buydu.

Kimse kendisini Amerika’nın her şeye muktedir olmadığı bir senaryoya hazırlamamıştı.

Kimin savaşı bu?

İran Savaşı, Amerika için bir ilk. Daha önce de Amerikan halkı genel olarak Irak ve Vietnam gibi savaşlara karşı ses çıkarmıştı. Fakat özellikle savaşın ilk günlerinde medya kontrolü ve algı yönetimi ile halkın desteği sağlanmıştı. İran Savaşı’nda ise savaşı destekleyenlerin oranı ilk kez bu denli düşük ve diğer savaşlarda olduğu gibi gün geçtikçe düşmeye devam ediyor.

Amerikalıların önemli bir kısmı bu savaşa İsrail’in sürüklemesiyle girildiğini düşünüyor ve Gazze soykırımının ilk günlerinden beri İsrail’e yönelik artan eleştiriler Amerikalı askerlerin İsrail’in savaşı uğruna hayatını kaybetmesiyle katmerleşiyor.

İran’ın ilk günden itibaren Amerika’yı zora soktuğu bir diğer unsur ise savaşı yaymak oldu. Körfez ülkelerinin altyapısını, petrol ve turizm yapılarını ve Amerikan üslerini hedef alan İran aynı anda birçok ülkenin Amerikan desteğine ihtiyaç duymasına sebep oldu. Rubio’nun da dediği gibi İran’ın drone’ları hızlı ve ucuz üretilirken ABD’nin, İsrail’in ve Körfez’in savunma sistemleri yavaş ve pahalı bir üretime tabii.

Ek olarak petrol ticaretinin aksaması, Hürmüz Boğaz trafiğinin sekteye uğraması, Bahreyn ve Katar gibi ülkelerde enerji üretiminin durması ABD başta olmak üzere dünya ekonomisini zorlayan bir durum.

İran, böylece rejim içinde ayrım yaşamak bir yana Trump’ı yaklaşan 2026 ara seçimleri öncesinde ekonomik ve siyasi krizin içerisine sokmuş oldu. Amerika’da ilk kez Demokratlar ve Cumhuriyetçiler dış politikayı ilgilendiren bir konuda bu denli ayrışmış durumda. Vietnam Savaşı’nda halktan haberleri mümkün mertebe gizleyen medya, ilk kez ABD’nin savaş suçlarını yüksek sesle dile getiriyor, ABD’nin olası savaş planlarını sızdırıyor, savaşın haksızlığı konusunda ciddi eleştirilere yer açıyor.

Cumhuriyetçi Parti’deki iç savaş ise tüm hızıyla devam ediyor. Parti içerisinde Trump destekçisi olan kanaat önderleri, yayıncılar bile savaşı çok sert bir şekilde savaşı ve İsrail’i eleştiriyor.

Bütün bunlar olurken Pentagon’da generaller askerlere dini içerikli ve “bu bizim Kıyamet Savaşımız” süslü vaazlar veriyor; Savaş Bakanı Hegseth fotoğraflarda iyi çıkmadığı gerekçesiyle bazı muhabirlerin Pentagon’a girişini engellemeye çalışıyor, Trump güreşçiyken gazeteciliğe merak salmış insanlara röportaj veriyor.

Beyaz Saray, İran rejimini teokratik olduğu için eleştirirken İsrail’deki büyükelçisi vadedilmiş topraklara atıf yapıyor, Trump’ın kabinesindeki evanjelistler Mesih’in gelişini hızlandıracak büyük savaşın İsrail tarafından başlatılacağına inanıyor, Oval Ofis’te dua ayini yapılıyor.

Savaşa karşı olduğu bilinen başkan yardımcısı JD Vance gibi isimler ise arka planda kalıyor, sorumluluğu tamamen Trump ve İsrail üzerine atıyor. Tıpkı Rubio’nun yapmaya çalıştığı gibi.

İranlı Kürt gruplarının operasyonu gibi seçenekler önceden medyaya rahatlıkla sızdırılıyor, ABD yönetimi elitleriyle, medyasıyla, seçmeniyle ilk kez bu denli ayrışmış bir şekilde bir savaşı yürütüyor.

2026 ara seçimlerinin yaklaştığı bir dönemde ise bu tür iç tartışmalar, ekonomik sorunlar, parti içi tepkiler Trump’ın oy tabanını daha da daraltabilir, halihazırda kaybetmesi zorlaşan bir ara seçimi iyice sıkıntıya sokabilir.

Trump İran Savaşı devam ettikçe koltuğundan da olma riskini artırabilir.

Sanırım tam da bu noktada Trump’ın, İran ile pragmatik bir müzakereye oturması ve savaşı sonlandırmak için İsrail’in rejim değişikliği, uzun ve kaotik bir iç savaş gibi seçeneklerini şimdilik kenara itmesi muhtemel gözüküyor.

Ama savaşın gidişatından, ortaya çıkacak ara formülün ne olacağından öte; Amerika’nın her şeye muktedir olduğu algısı yıkıldı, incileri döküldü bile.

Dubai’nin incileri, Trump’ın gücü

Savaşın en çok etkilediği ülkelerden biri hiç şüphesiz halihazırda yaşadıkları şehirle bağları düşük uzmanların yaşadığı, yüksek maaşlı, düşük vergili beyaz yakalı işlerin, lüks restoranların ve klimalı alışveriş merkezlerinin vahası Birleşik Arap Emirlikleri oldu. Bir zamanlar inci ihracatı ile geçimini sağlayan, ardından petrol ile geçinmeye başlayan ve doğal kaynakların tükenme ihtimali karşısında ekonomik bir yatırım merkezi olma yolunda ilerleyen Dubai’deki beyaz yakalılar, evcil hayvanlarını bile geride bırakma pahasına telaşla Dubai’yi terk etti. Her ne kadar BAE birçok drone ve füzeyi etkisiz hale getirse de bir tane drone’nun düşmesi bile büyük bir paniğe sebep olabiliyor. Londra’nın, New York’un “güvenliksiz, göçmen dolu” sokaklarından şikayetçi olup Dubai “vahasına” kaçanlar, birden Dubai’nin Ortadoğu’da olduğunu hatırlıyor.

Trump ve İsrail’in İran rejimi ve halkına dair planları nasıl suya düştüyse; Dubai’nin hikayesinin incileri de döküldü. Ramazan başında İsrail’deki BAE büyükelçiliği “Ramazan ruhuyla” İsrailli yetkilileri iftar davetine çağıracak kadar bölgeden ve gerçeklikten kopmuşken Dubai birden Ortadoğu’nun tam ortasında olduğunu, yanı başında katliamlar yaşanırken sentetik bir vahayı bölgenin gerçeklerinden azade yaşatamayacağını anladı.

Acı eşiği yüksek İranlılar üzerlerine bomba yağarken sokağa çıkıp uçakları yuhlarken, Dubai’nin hiçbir zaman Dubaili olmamış “expatları” havalimanlarını doldurdu ve ülkeyi terk etmeye başladı.

İsrail’de de durum pek farklı değil. Geçen sene bitirildiği söylenen Hizbullah, 100’e yakın füze attı ve İsrailli yetkililerin açıklamalarına göre Demir Kubbe ancak yarısını karşılayabildi. Hem İsrail hem de Dubai yönetimi saldırıları kayda çekenleri engelliyor, gözaltına alıyor, görüntülerin yayılmasına izin vermiyor. Zira saldırının verdiği somut zarardan çok, Dubai hikayesinin ve Demir Kubbe’nin yara alması çok daha büyük bir zarar.

İran savaşı uzadıkça İran zayıflıyor, vekalet güçleri ve etki alanı daralıyor; fakat ilk kez Amerika’nın her şeye muktedir olduğu, İsrail’in sert gücüyle tuttuğunu koparabildiği, Körfez’in parasıyla her şeyi satın alabileceği hikayesi de zedeleniyor.

Savaşı ezberden yorumlayanların kaçırdığı şey de tam olarak bu oldu. Yeri geldiğinde Batılı siyasetçilerin de hesap-kitap bilmeyen irrasyonel liderler olabileceği, öngörüsüz planlar yapabileceği unutuldu. İnsan hakları ve demokrasinin bombalarla gelmeyeceği es geçildi. Kendi halkına zulmeden bir rejim karşısında bile İsrail’in alternatif olamayacağı düşünülmedi.

Bu ezberlerin ötesinde yaşanan gerçekler çok daha çarpıcı bir dönüşümün habercisi. İlk kez böyle bir savaşta Avrupa ile ABD’nin arası açıldı, İsrail Batı kamuoyunda tek başına bırakıldı, yıllardır psikolojik olarak bu savaşa hazırlanan Amerikan halkı tarihindeki en yoğun savaş karşıtlığı pozisyonunu benimsedi. Trump önceki başkanların aksine hiçbir makyaja, güzel söz, bahaneye ihtiyaç duymadan tüm sahiciliğiyle arka kapıda konuşulan tüm çirkinlikleri sahne önüne aldı, herkesi kendisinden ve ABD’den soğutmayı başardı. Bugün bu savaşı “demokrasi, insan hakları” perspektifinden yorumlayanlara “gerekirse dini liderlerle de çalışırım” diyerek sınıfta bıraktı; Machado gibi ellerine hediye paketi verip Nobel ödüllerini alıp arka kapıdan uğurladı. Tüm ezberleri kırdı geçti.

Amerika’nın her şeye muktedir olmadığı ilk kez bu kadar apaçık bir şekilde gözlerimizin önünde.

Sanırım bu yüzden de 4-5 bin dolarlık drone’lar Dubai’de havalimanlarını doldururken, ağır bombardıman uçakları altında İranlılar hayatta kalan birkaç lideriyle birlikte sokakları dolduruyor.

Mikail’in el salladığı sadece annesi değil, kendisini öldürenlerin muktedirliği ve yenilmezlik algısı da oldu.

Bu veda Mikail’i bir daha geri getirmeyecek, ama sanırım uzun vadede Mikail’lerin ölmeyeceği bir dünyanın kapılarını aralayacak gibi duruyor.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın