Stendhal’ın Kırmızı ve Siyah romanının baş kahramanı Julien Sorel, dünya edebiyatının ölümsüz karakterlerindendir. Julien Sorel, yalnızca 19.Yüzyıl’a özgü derinlikli bir edebiyat kahramanı değil; hırsları, iç çelişkileri, tutkuları, kararsızlıkları ve yükselme arzusuyla modern siyasal psikolojiyi de düşündüren bir figür. Dini eğitim almış, ama seküler dünyanın cazibesine de açık olan bu genç adamın bir aşkı ve bir idolü vardır: Madame de Rênal ve Napolyon.
Julien Sorel’in iç dünyasını anlatan paragrafları heyecanla okurken bende şu düşünce uyandı: “Bu adamın ruh hali, bugünün genç ve heyecanlı bir AK Partili erkeğinin iç dünyasına şaşırtıcı ölçüde benziyor. AK Partili genç erkekten farkıysa, idolünün Erdoğan değil Napolyon olması.”
Erdoğan ve Napolyon: Bu iki lider, birer sosyal sınıfın, birer kültürel çevrenin, birer tarihsel kırgınlığın (ve kırgınlığın giderilmesi/aşılması öyküsünün) vücut bulmuş halleri. Napolyon, Fransız gururunun, devrimci enerjinin ve askerî dehanın en heyecanlı serüveni. Erdoğan ise Anadolu’daki muhafazakâr çevrenin devlete, sembollere, kamusal alana ve itibara kavuşma yolculuğu. Semboller, mekânlar ve büyük temsil mimarisi, her iki lider için aynı oranda önemli. Napolyon için ordu, üniforma, zaferler, törenler, imparatorluk imgeleri ve Paris’in ihtişamı ne ise; Erdoğan için İstanbul, Ayasofya, büyük camiler, köprüler, havaalanları, Külliye, Teknofest, TOGG, 15 Temmuz anlatısı ve “Yeni Türkiye” anlatısı benzer bir işlev görüyor. Bazı liderler yalnızca ülke yönetmez; kendi kitlelerinin geçmişini, kırgınlığını, gururunu ve rövanş/telafi arzusunu da yönetir. Bu tür liderlere olan bağlılık, sadece programlarına, icraatlarına, vaatlerine bağlılık değildir. Daha derinde, liderde kendi hayat hikâyesini, kendi incinmişliğini, kendi yükselme arzusunu gören kitle vardır. Bu tür liderler kendi kitlelerinin tarihle kurduğu ilişkinin başkahramanına dönüşür.
Napolyon ile Erdoğan’ın hikâyelerini taşıyan temel duygu, eski elitlere karşı bir tarihsel rövanş hissidir. Napolyon fenomeninde bu eski aristokrasiye, krallık düzenine ve Avrupa’nın yerleşik hiyerarşisine karşı “yeni Fransa’nın iddiası” olarak ortaya çıkar. Erdoğan fenomeninde ise 1990’lara kadarki Türkiye’nin laik-Kemalist devlet elitlerine, onların uzantısı olan sivil-asker bürokrasi, “merkez medya”, yüksek yargıya ve genel olarak “Beyaz Türk” imgesine karşı muhafazakâr çevrenin yükselişi olarak… Napolyon, rütbe ve statünün soy değil liyakate bağlanabileceği fikrini ete kemiğe büründürür. Erdoğan ise başörtülü kadının, imam-hatiplinin, Anadolu sermayesinin, dindar memurun ve muhafazakâr seçmenin kamusal alanda daha görünür hale gelmesinin temsilcisi olarak yorumlanır. Her iki örnekte de lider, yalnızca oy verilen kişi değildir; taraftarının kendi hayatında da açıldığını hissettiği kapıların sembolüdür. Her iki lider de kitlesinin gözünde “bizim adımıza eski düzene meydan okuyan kişi” konumundadır. Onların arasındaki benzerlik, temsil ettikleri yükseliş hikâyesinden yani “serüven” ve “biyografi”den kaynaklı: Napolyon-Erdoğan simetrisi, ideolojik değil, psikolojik/mitolojik/biçimsel.
Napolyon’un dünyası, devrim, savaş ve imparatorluklar çağıydı; Erdoğan’ın dünyası seçimler, medya, kimlik siyaseti ve küresel kamuoyu çağı. Farklı çağlarda farklı ideolojik zeminlerde ortaya çıkan bu iki figür, destekçileri için benzer bir “kolektif duyguların simgesine dönüşme” işlevi gördü. Napolyon, Fransız Devrimi’nin dağınık enerjisini kendi şahsında topladı. Erdoğan ise muhafazakâr çevrenin uzun süredir birikmiş dışlanmışlık, yükselme ve rövanş duygusunu. Biri devrim sonrası Fransa’nın, diğeri post-Kemalist Türkiye’nin sembolü oldu.
Napolyon, Fransız Devrimi’nin içinden çıkan, laik, askerî ve Avrupa-merkezli bir imparatorluk figürüydü. Erdoğan ise muhafazakâr-dindar çevrenin yükselişini temsil eden, seçim siyasetiyle güç kazanmış lider olarak ünlendi. Napolyon kiliseyi devlet denetimi altına alan modern bir imparator, Erdoğan ise dinî-muhafazakâr hafızayı siyasal merkeze taşıyan ve askeri vesayeti sonlandırarak orduyu seçimle gelmiş devlet yönetiminin denetimi altına alan lider olarak öne çıktı. Napolyon, arkasında “Code Napoléon” gibi kalıcı bir hukuk mirası bıraktı; Erdoğan ise yürütme gücünü belirgin biçimde merkezileştiren başkanlık sisteminin kurulmasında belirleyici rol oynadı.
Napolyon’un yükselişi, Fransız Devrimi’nin açtığı büyük boşlukta gerçekleşti ve anlam kazandı. Eski aristokratik düzen çökmüş, devrim kendi çocuklarını yemiş, Fransa hem içeride hem dışarıda büyük bir belirsizliğin içine girmişti. Napolyon, bu karmaşanın içinden “düzen, disiplin ve zafer vaat eden adam” olarak çıktı. Erdoğan’ın yükselişi de benzer biçimde bir “dışarıdan merkeze (istikrar kurmayı hedefleyen) yürüyüş” olarak şekillendi: Kasımpaşa’dan gelen, imam-hatipli, belediye başkanlığından hapse ve siyasi yasağa uzanan bu biyografi, iktidarın merkezine yerleşen bir hikâyeye dönüştü. Erdoğan’ın destekçileri açısından bu hikâye, yalnızca bir siyasetçinin biyografisi değil; uzun süre devletin merkezinden dışlandığını düşünen muhafazakâr kitlenin kendi hikâyesidir.
Kasımpaşalılık ile Korsikalılık arasında da paralellik kurulabilir. Tabii mesele Kasımpaşa ile Korsika’nın birebir benzerliği değil; ikisinin de lider biyografisinde “merkeze dışarıdan gelen adam” imgesini beslemesi. Korsika, Fransa’ya yeni bağlanmış bir ada coğrafyasıydı; Napolyon da “Fransa merkezi”ne doğmamış, kenardan gelmiş bir figürdü. Kasımpaşa, Korsika gibi coğrafî bir dışarılık taşımaz; İstanbul’un içindedir. Ama Türkiye’nin sınıfsal ve kültürel haritasında Kasımpaşa imgesi “merkez elit kültürünün dışındaki, daha sert ve doğrudan bir toplumsal dünya”yı çağrıştırır. Napolyon’un Korsikalılığı nasıl “Fransız aristokratik merkezine dışarıdan gelen bir enerji” olarak efsaneleştiyse, Erdoğan’ın Kasımpaşalılığı da “merkeze dışarıdan yürüyen kişi” duygusunu temsil eder. Ki Napolyon’un Fransızcayı sonradan öğrenmiş olması ve hayatı boyunca hafif bir İtalyan aksanını koruması, Parisli elitler gözündeki yabancılık hissinin bir sebebiydi.
Napolyon’un Korsikalı genç subaylıktan imparatorluğa yükselişi, devrim sonrası Fransa’nın aristokratik ayrıcalıklara karşı “yetenekle yükselen insan” idealini simgeler. Erdoğan’ın mahalleden, imam-hatipten, yasaktan, hapisten ve siyasal dışlanmadan gelip devletin zirvesine yerleşmesi de muhafazakâr çevrenin “artık biz de merkezdeyiz” duygusunu simgeler. İki lider de kendi destekçileri açısından “merkezin kilidini açabilmiş” figürlerdir. Her iki örnekte de liderin kişisel hikâyesi ile kitlenin tarihsel hikâyesi birleşir: Napolyon’un yükselişi, “yetenekli insan, eski sınıf duvarlarını aşabilir” fikrine bağlandı. Erdoğan’ın yükselişi, “dışlanan muhafazakârlar artık devletin ve kamusal alanın sahibidir” fikrine bağlandı. İki örnekte de liderin hayatı kolektif hafızanın rövanş sahnesine dönüştü. İki örnekte de liderin biyografisi siyasal mitolojiye dönüştü. Liderin çelişki ve değişimleri de kitle gözünde daha büyük bir tarihsel görev duygusunun içinde eridi.
Burada bir parantez açalım: Erdoğan’ı “Bonapartizm” kavramıyla ilişkilendiren bazı metinlere rastlamak mümkün. Ancak bu metinler konuya teknik bir yerden yaklaşıyor. Murat Yetkin’in 2015’te Erdoğan’ın rejim değişikliği arayışını “Bonapartizm” kavramıyla birlikte tartışması, Cihan Tuğal’ın 2016 darbe girişimi sonrasında Türkiye’yi Bonapartizm tartışması içinde ele alması, bu metinlere verilebilecek iki örnek. Erdoğan-Bonapartizm analojisine dair bu analizler, rejim tipi, iktidar mimarisi, kurumların zayıflaması, şefçilik, otoriterleşme ve kibir kavramları üzerinden ilerliyor ve bunlar “Erdoğan’a muhalif” perspektiften metinler.
Benim ilgilendiğim boyut ise psikolojik ve sosyolojik: Yani liderin, kendi kitlesinin tarihsel hikâyesine nasıl başkahraman olarak yerleştiği… “Erdoğan Bonapartist midir?”i değil, Napolyon ve Erdoğan’ın kendi kitleleri açısından nasıl bir psikolojik aura oluşturduğunu anlamaya çalışıyorum. Bu iki isim arasında ideolojik bakımdan değil; “dışarıdan merkeze yürüyen, kırgın bir kitlenin tarihini şahsında toplayan liderlik” bakımından benzerlik görüyorum.
Bir başka benzerlik de “kriz sonrası düzen kurucu lider” anlatısında saklı: Napolyon, devrim sonrası kaosa karşı düzen adamıydı. Erdoğan da 1990’ların koalisyonlar, ekonomik krizler ve askerî vesayet tartışmaları sonrasında ‘istikrar getiren lider’ olarak düşünüldü. Her iki lider de ülkeyi dağılmaktan, eski zayıflığına dönmekten, başkalarının oyuncağı olmaktan koruyan merkez figür olarak anlatıldı. Her iki lider de meşruiyetini bu anlatıyla pekiştirdi. Bu noktada lider “biz olmasak ülke kaosa döner” duygusunun taşıyıcısı haline gelir: “Napolyon’suz Fransa”nın eski aristokratik düzene, dağınıklığa veya dış tehditlere açık hale geleceği düşünülürdü. “Erdoğan’sız Türkiye”nin de eski vesayet düzenine, koalisyonlara, ekonomik-siyasal bağımlılığa veya Batı karşısında edilgenliğe döneceği öne sürüldü/sürülüyor. Böylece lider, normal siyasi rekabetin ötesine taşınıyor. Tabii “taraftar” açısından liderdeki çelişkiler de çoğu zaman çelişki olarak görülmez. Liderin tarihsel görevi, kurumların olağan sınırlarından daha önemli kabul edilir.
Napolyon devrimin çocuğuydu ama sonunda imparator oldu. Eşitlik, liyakat ve devrimci yurttaşlık düşüncesinin içinden “hanedan” fikrine uzandı. İmparatorluğu kuran anayasa, plebisitle (halk oylamasıyla) onaylandı. Böylece Napolyon hem halk onayını hem imparatorluk iddiasını taşıyan figür haline geldi. Erdoğan’da ise “milli irade”, “sandık” ve “halkın adamı” söylemiyle başlayan çizgi, zaman içinde çok merkezî bir iktidar mimarisine dönüştü.
Napolyon, Fransa dışında da farklı kitleler için farklı dönemlerde değişik anlamlar kazandı. Kimileri için devrimin askerî taşıyıcısı, kimileri için eski aristokratik Avrupa’ya meydan okuyan yeni çağın adamı, kimileri içinse düzen kurucu modern devlet aklının sembolü oldu. Napolyon’un Avrupa sınırlarını değiştirmesi, hukuk düzenlerini etkilemesi, milliyetçi ve devrimci hareketlerin hayal dünyasında yer edinmesi; karizmasının Fransa dışına taşmasını sağladı. Onun karizması, Avrupa’daki devrim, düzen, modern devlet ve milliyetçilik tartışmalarının içine yerleşti.
Erdoğan markası da bazı bağlamlarda Türkiye’nin sınırlarını aşarak İslam Coğrafyası’nın bazı alanlarında, Filistin, Batı karşıtlığı, Osmanlı mirası, ümmet duygusu ve “Müslümanların onurunu savunan lider” imgesi etrafında dolaşıma girdi. Napolyon’un dışarıdaki etkisi, Avrupalı, devrimci, milliyetçi ve askerî-modern bir aura taşıyordu. Erdoğan’ın dışarıdaki etkisi ise İslamî temsil, Osmanlı hafızası, Batı’ya meydan okuma ve mazlum Müslümanların sesi olma iddiası üzerinden tartışılıyor. İki örnekte de liderin ülkesinin sınırlarını aşarak daha büyük bir tarihsel hayalin ve bölgesel hayal gücünün öznesine dönüştüğüne vurgu yapılıyor.
“Dış yankı”, iki örnekte de içerideki sembolik mimariyle bağlantılı. Napolyon’un zaferleri, yasaları ve imparatorluk imgeleri; Fransa’nın kendisini Avrupa sahnesinde yeniden kurma biçimiydi. Erdoğan’ın Ayasofya, Balkan camileri, Kudüs ve Filistin söylemi, Osmanlı mirasına yapılan vurgular, Türkiye’nin savunma sanayii anlatısı… Bunlar, Türkiye’nin ve Türkiye üzerinden daha geniş bir Müslüman öznenin dünyada yeniden görünür hale gelmesi iddiasına bağlanıyor. İçerideki “biz artık merkeze geldik” duygusuna senkron olarak, dışarıda da “biz artık dünyada başı dik konuşuyoruz” anlatısı öne çıkartılıyor. İçerideki “merkeze yerleşme” duygusu, “dışarıda görünür, iddialı ve itibarlı bir kolektif özne olma” arzusuyla birleşiyor.
Böyle liderlik fenomenlerinde rakipler yalnızca “farklı siyasi aktörler” değildir; çoğu zaman tarihsel düşmanlığın güncel uzantıları gibi kodlanırlar. “Napolyoncu anlatı”da; düşman, Fransa’nın büyüklüğünü engelleyen aristokrat, İngiliz, hain veya zayıf politikacıdır. “Erdoğan anlatısında” ise muhalefet, çoğu zaman vesayet, darbe, dış güç, elit kibri veya terör çağrışımlarıyla çevrelenen bir karşı-kamp içinde konumlandırılır. Siyaset, programlar arası yarış olmaktan çıkıp tarihsel kamp savaşı görünümüne bürünür.
Yenilgi ve kuşatma ihtimali, bu tür lider karizmalarını kolay kolay ortadan kaldırmaz; tersine bazen güçlendirir. Napolyon’un yenilgisi ve sürgünü, onun etrafındaki büyük adam mitini yok etmedi. “Dünya ona karşı birleşti” anlatısını besledi. Erdoğan fenomeninde de dış baskı, darbe girişimi, ekonomik kriz ve sert muhalefet, destekçilerde zaman zaman “liderimiz kuşatma altında” duygusunu derinleştirdi. Bu tür baskı ve kriz anları, destekçilerin gözünde, liderin “sürekli kuşatma altındaki kolektif iradenin temsilcisi” olarak görülmesini perçinleyebilir.
Normalde mağduriyet ile kudret birbirine karşıt düşünülür. Fakat sembol lider mitinde bu iki duygu yan yana bulunabilir. Lider hem “bize yapılan haksızlığın mağduru”dur, hem de “o haksızlığı tersine çevirecek kadar güçlü kişi”dir. Napolyon’da devrimin ve Yeni Fransa’nın Avrupa aristokrasisi tarafından kuşatıldığı hissiyle “askerî kudret” bir aradadır. Erdoğan’da da muhafazakâr kitlenin geçmiş mağduriyetleriyle bugün devletin merkezinde olmanın verdiği kudret ve gurur yan yanadır. Bu iki liderin mağduriyeti şahsi değildir; temsil ettikleri kitlenin tarihsel parantezidir. Veya şöyle diyelim: Onların mağduriyetleri, kişisel olmaktan çok, temsil ettikleri kitlenin tarihsel kırgınlığının yoğunlaşmış biçimidir.
Napolyon, devrim sonrası Fransa’nın generali, Erdoğan post-Kemalist Türkiye’nin başkanıdır. Napolyon ile Erdoğan arasındaki simetri, tarihsel işlevlerinin veya kurdukları siyasal evrenlerin benzerlik göstermesini gerektirmiyor. Napolyon, devrim sonrası Fransa’da laik devlet aklını, askerî disiplini ve merkezileşmiş iktidarı imparatorluk formunda birleştiren figürdü. Erdoğan ise muhafazakâr toplumsal enerjiyi, sistemin dönüşümünü ve yürütmeyi kendi şahsında toplayan lider. Birinci, modern seküler devlet tahayyülünün askerî-siyasal simgesi; ikinci, yeni muhafazakâr siyasal merkezin karizmatik figürü olarak mitolojikleşti.
Modern siyaset, farklı ideolojik bağlamlarda pek çok kurucu, kurtarıcı ve sembol lider üretti. Bu yüzden burada özgül olan, “büyük lider” motifi değil; merkeze dışarıdan yürüyen bir kitlenin dışlanmışlık, yükselme ve telafi hikâyesinin tek bir figürde yoğunlaşması ve bu figürün “kaosa son verdiği” anlatısı. Sonuç olarak, Napolyon-Erdoğan paralelliği, “büyük adam” ya da “lider kültü” kalıbına indirgenemez. Bu paralelliğin asıl özü, eski merkeze dışarıdan gelmiş iki liderin, kendi kitlelerinin dışlanmışlık, yükselme ve telafi hikâyesini şahıslarında toplamalarında yatar. Kitlelerine göre bu sayede “kaos” bitti; “merkez”, “normal” ve “düzen” onların karizması etrafında yeniden kuruldu. Napolyon’da bu yolculuk, aristokratik Avrupa’ya karşı devrim sonrası yeni Fransa’nın enerjisiyle görünür hale gelir; Erdoğan’da ise laik elitler tarafından dışlanmış muhafazakâr çevrenin merkeze yürüyüşüyle. Benzerliği kuran, bu özgül bileşimdir: Biyografi, rövanş duygusu, çevreden merkeze ilerleme, halk onayı, güç merkezleşmesi ve “kaosu dindiren, düşmana korku salan liderlik” imgesinin aynı kişide toplanması.
Son olarak edebiyata dair bir soru: Bugünün AK Partili genç erkeklerini, Stendhal’ın Julien Sorel’i anlattığı akıcılık ve netlik içinde anlatan bir romancımız neden yok? Veya var da biz mi o kişinin adını bilmiyoruz?
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.