Siyah, “havacı” gözlüklü, blucinli esmer adam bilardo salonuna giriyor. “Vahşi Batı” filmlerindeki gibi “saloon”daki herkes oyunu bırakıyor, ona bakıyor tabii: “Şu gelen atlı mıdır /Aman sorun Bağdatlı mıdır”?.. Sivri burun -kovboy- çizmelerinin sessizlikte gümleyen adımlarıyla da belli; ağır abi…
İçerdeki kara gözlüklü kız ise meydan okuyan podyum adımlarıyla öne çıkıyor. Koyu güneş gözlükleriyle etrafı göremedikleri için gözlük altından bakışıyorlar. Genç kız “güzel olduğu kadar küstah da…”; oğlanlardan birinin elinden istekayı sertçe çekip alıyor hemen. Adam da kapıyor bir “bilardo sopası”, açılış vuruşunu yapıyor.
O ana kadar sadece ürkütücü çizme sesleri, isteka tebeşirleme hışırtısı, üfleme esintisi gibi efektlerle ağır usul yürüyüp giden “video klip” birden veriyor coşkuyu. Türkünün 2/4 ritmiyle vuran “davulî” nakaratını duyuyoruz: “Gel gel gümle gel…”
ABD’nin “Pool Hall” üssü
Başroldeki İbrahim Tatlıses’in ikinci kez “Gel gel gümle…” nidâsıyla 8-10 kız sıralanıyor masanın yanına… “Kaşların arasından dom dom kurşunu değdi”yi duyunca omuz oynatmalı halaya geçiyorlar. Ardından da sağ elleriyle “West Side Story” tarzı parmak şıklatmaya… Amerikan bilardosu, blucin, kovboy çizmeleri, Ray-Banlar filan ile ABD’nin “Pool Hall” üslerinden birindeyiz muhtemelen.
Tatlıses’le birbirlerine durma göz kırpan yaşlıca bir adam da var zaten salonda. Tam çözemesem de… “Kovboy fötr”ü, sakalı, siyah ceketi, bastonu, yakasındaki karanfili, bıyık altından kurnaz, görmüş geçirmiş tebüssümüyle Tom Miks’in içkiye düşkün kankası “Doktor Sallaso” rolünde sanki.
“Video kalıp” icabı: “Oh my god”!
Son kez “gel gel gümle gel, böğrüme dom dom kurşunu” nakaratıyla türkü bitiyor. Türkü boyunca figürden figüre döktüren kızlar grubu da nefes nefese muhtemelen… Tatlıses de “video kalıp” icabı kusursuz bir vuruşla oyunu kazanıyor.
Kızlar korosu “Oh my god!..” çığlığıyla hep birlikte iç geçirirken, esas kızımız yerli yerinde: “Kahretsin!..” Bizimkiler Müslüman olduğu için o nida onlara serbest tabii. On Emir’in üçüncü buyruğuna, “Tanrının adını boş yere (durmadan) ağzına almayacaksın”a uyan Amerikalılar gibi “Oh my gosh” filan demiyorlar. Tatlıses ise Doktor Sallaso’nun omzuna elini atıyor, yakasındaki kırmızı karanfili alıp bilardo masasına bırakıyor: The End… https://www.youtube.com/watch?v=sPzP8Mbbcf8&list=RDsPzP8Mbbcf8&start_radio=1
Tatlıses’e “Fantezi Müzik Ödülü”
Tatlıses 1984’de “Benim Hayatım” albümüne aldığı o türküyle dört ödül kazanıyor. Türkü de listelerde ilk sıralarda, hemen her sanatçının repertuvarında… Pavyondan gazinoya, düğünden derneğe, meyhaneden şenliğe her yerde gümleyen bir “oyun havası” artık. Herkes fıkır fıkır ayakta.
1985’de “Türk Oscar’ı” olarak -bi güzel- adlandırılan “Altın Kelebek” Ödülleri’nde de gümlüyor. “Yılın Türküsü” Dom Dom Kurşunu… Tatlıses’e de “En İyi Fantezi Müzik Erkek Solisti” ödülü. Türküyü yazan, besteleyen, müziğini yapan, sazıyla söyleyen “Âşık Mahzuni’nin aldığı ödüller ise Gaziantep’te kundaklanan evinde kül olmuş” vaktiyle. (¹)
O türkü korkunç, acı bir olayı anlatan ağıt esasında… Güftesiyle de “tabii ki” öyle. Lâkin ortalıktaki seyri, o güftenin her yerde gümlemesi, biraz argo anlamıyla. Üstelik o trajediyi Âşık Mahzuni Şerif bizzat yaşamış. Memleketi Kahramanmaraş’ta…
Maraş’taki “dom dom” farklı
Âşık Mahzuni, kimliğindeki adıyla Şerif Cırık, 19-26 Aralık 1978 arasında Türkiye’nin gündemine “katliam” haberleriyle yerleşen Kahramanmaraş’ın Berçenek Köyü’nde doğmuş. Geliyorum diyen, günlerce “naklen” süren katliamda hayatını kaybeden, yaralanan yüzlerce insan arasında av tüfekleri, “dom dom”la vurulanlar da çok.
1970’lerin sonuna doğru Afşin İlçesi’nde Mahzuni’nin arkadaşlarıyla oturduğu kahveye de ateş açılıyor. Nedeni “siyasi”, hedef Mahzuni… Ama fişeklerden birisi yakın arkadaşının “iki kaşının arasına” isabet ediyor.
“Domuz kurşunu” da denilen, iri, tahribatı öldürücü tek saçma… “Arkadaşının başı yana düşüyor, öylece can veriyor”. Âşık Mahzuni de “bazı röportajlarında anlatıyor”, tanık olduğu, türküsüne aldığı bu korkunç olayı…
O türküsünün sadece “bireysel bir acı” değil, aynı zamanda “siyasi bir sembol” olduğunu da açıklıyor; “eserin yapısı itibarıyla lirik görünse de aslında 12 Eylül’den beslendiğini ve o dönemin baskıcı ortamını eleştirdiğini”… (¹) Darbeyle birlikte o türkü TRT’de de yasaklanıyor nitekim.
“Dom dom’la zengin oldum”
Araştırırken Tatlıses’in sözleri de çıkıyor karşıma: “Dom dom kurşunu sayesinde zengin oldum.” “Rivayet midir?” diye epey bakıyorum… Değil. Bizzat kendi ağzından, hikâyesiyle birlikte anlattığı videoyu buluyorum:
“Mahzuni’nin yanına gittim, Beyoğlu’nda bir otelde kalıyor. Beste alacağım ondan, şarkı alacağım… Oturdum yatağında yanına; dedim ki ‘Babam bir şey ver bana…’, dedi ‘Ne vereyim?’ Dedem ki ‘Ne verirsen ver, senden ne okusam gider…’ ‘Dom Dom Kurşunu’nu verdi.
Yemin ediyorum… Dom dom kurşunundan villalar aldım, evler aldım, bu adamlar villaya gelmez, mümkün değil, biz onlardan çok ekmek yedik yemin ederim. Mekânı cennet olsun…”
Türküyü “düzeltme” gayreti
“İbo Show”da bir video daha izliyorum. O da bambaşka! Âşık Mahzuni de var programında. Tatlıses soruyor ozana: “Ben o zamanlar gazetede okumuştum… Dom dom kurşununu insanlar siyasi şeye çekmek istediler, sen hanımına mı yazmıştın, hani göz göze gelinir ya, kaşlarının arasından, hanımınla mı yazmıştın?”
Mahzuni “Şimdi ondan önce ‘İnce ince bir kar yağar, fakirlerin düzüne…’yi yazmıştım, ‘yolsuz Maraş, susuz Urfa, ya Diyarbakırların’…” diyerek tam konuya girecekken… Tatlıses kesiyor sözlerini, fırlıyor ayağa, ince ince o türküyü söylemeye başlıyor.
Dom dom değil gül diyelim!
Sonra mevzu değişiyor, bir buçuk saatlik program biterken Tatlıses yine giriyor araya, “Finalde o türküyü söyleyelim” diyor: “Dom dom demiyoruz ona, gül olsun istiyoruz… O sevdiği için yazmış, sevdiğinin kaşlarının arasına yazmış, öyle mi hocam?”
Mahzuni hiç yanıt vermiyor, başı önünde… Sadece belli belirsiz, usulca bir baş hareketi. “İbo Show”un o havasını bozmamak için belki. Çok çekmiş “öteki” olmaktan… Tatlıses’in Mahzuni’ye “O türkü sayesinde ben zengin oldum, sen hapse girdin” dediğine dair kaynaklar da var ama bulamıyorum.
Şensoy’dan Sunal’a kara mizah
Araştırırken bu durumun kara mizaha da doğrudan yansıdığını görüyorum. “Ferhangi Şeyler”de Ferhan Şensoy söyleniyor: “12 Mart’ı (ozanın darbe, “düzen” karşıtı türküleri o yıllardan başlıyor) en güzel Âşık Mahzuni söyledi. Kahramaraş’ta bir yiğit solcudur diye vuruldu da, Âşık Mahzuni Domdom Kurşunu’nu söyledi. Siz diskoda dingildeyin diye söylemedi…”
Kemal Sunal’ın “Garip” filminde de “gümlüyor” o türkü… Sunal dertli dertli meyhaneye giriyor, bir şişe rakıyı vuruyor masaya… Meyhaneciye sesleniyor; “Çal şuradan neşeli bir şey!..”
O da seçtiği kaseti teybe koyuyor: “Kaşların arasından dom dom kurşunu…” Sunal da önce türkünün neşeyle koşturan/coşturan ritmine eşlik ediyor, birkaç satır. Lâkin “Ah dedim ağladım /Yaremi bağladım” dizesine gelince başlıyor hüngür hüngür ağlamaya…
“Müzikal oksimoron” coşkusu
“Güleriz ağlanacak halimize…” demeyeceğim elbette. Öyle temcit pilavları ısıtılınca mideme dokunuyor artık. Hatta ağlanacak hâllerimizi ekranlarda pişkin pişkin gülerek, “ortak” kahkahalarla anlatan bazı simalar midemi bulandırıyor.
“Hüzünlü sözler, mutlu ritim” formatının pistlere yansıyan trajikomedisi, “müzikal oksimoron” en çok Türkiye’de mi yaşanıyor bilemem ama… Bana öyle geliyor. “Acılı oyun havaları”nda Başkent markaları “Misket”, “Ankara’nın Bağları” bir yana, birçok türküye, şarkıya kadar örneği çok.
“Fantezi” dalında birincilik ise belki “Alime” türküsüne… Biz onu yüz kızartıcı güftesindeki “Halimeyi samanlıkta bastılar”la biliyor, devamını farklı versiyonlarıyla ezbere söylüyor, kalkıp oynuyoruz ezelden;
“Şalvarını gül dalına astılar /Gecesini bir beş yüze kestiler /Elde bade belde şalvar oynar /Oynar gavur kızı aman oynar”… YouTube’a yazın karşınızda “çalsın sazlar, oynasın kızlar” serisi. Aziz Nesin’e de aynı adla öykü oluyor, o konudaki “fantazik” yazısı da 1984’de Playboy’da yayınlanıyor.
“En proleter” şarkımızın hâli
Mevzuya “soldan” eklenen iki örnek daha geliyor aklıma. İlki “Aldırma Gönül”… Faili -güya- belli, derinlerden gelen fiili meçhul bir siyasi cinayete kurban giden Sabahattin Ali o şiiri Sinop Cezaevi’nde yatarken yazıyor. Sonrasında piyasaya düşüyor o ezgi, öyle acılara, dramlara “en aldırmayan” gönüllerin, dillerin repertuvarına…
Sözleriyle “en proleter” şarkılarımızdan olan “Fabrika Kızı” ise dans pistlerindeki “en antogonist” sınıfsal çelişkilerimizden de birisi belki. Aslında bir çelişki, oksimoron da sayılmaz. Zira “İşçilerin ekmek parası için göbeği çatlar, patronlar göbek atar” meseli tarihte, edebiyatta, sinemada en sık karşılaşılan tema.
Ne zaman bir dünya(lar) savaşı seyretsem, generallerin, patronların, politikacıların, serveti hikmeti belirsiz -türedi- zenginlerin balolardan şatolara, dans pistlerinden askeri haritalara görkemli sahneleri uluslararası savaş filmlerinin tuzu biberi.
Türküleri hep “öksüz”…
Âşık Mahzuni Şerif tam 24 yıl önce bugün, 17 Mayıs 2002’de hayata veda etti. 63 yaşında, Köln’de. Cumhuriyet Gazetesi ölümünü “Çağın ozanı türküleri öksüz bıraktı” başlığıyla vermiş. Türkülerinin ortalıktaki hâli yaşarken de sebebi-nesebi belirsiz, öksüz çoğu kez.
Âşık Mahzuni’nin “oyun havası” niyetine dinleyenleri ayağa kaldıran türküleri, “Dom Dom Kurşunu” ile de sınırlı değil. O çok ünlü “Yuh Yuh”u da piste düştüğünde öyle. “Yuh yuh soyanlara, soyup kaçıp doyanlara” diyor başka figür, “insanlığa kıyanlara yuh” deyince başka, finalini “Yuh yuh uyuyanlara, yuh”lara getirince belki bambaşka…
Okuduğu okulda yargılanıyor
Hayatı da bazen kara mizah. Mahzuni Şerif hevesle girdiği Astsubay Okulu’nu dereceyle bitirdikten sonra, Ankara Ordu Donatım Teknik Okulu’na (bir kaynakta Kuleli Askeri Lisesi) gidiyor. Okuldaki bir aramada çantasında “Alevi-Bektaşi şiirleri ve sol yayınlar olduğu için” atılıyor. (¹)
12 Mart darbesinden sonra aynı okul yeniden çıkıyor karşısına. Hakkında 35 mahkeme kararı var. O okul da askeri mahkeme olmuş, öğrencilerinden Âşık Mahzuni sanıklar arasında. “Erim Erim Eriyesin” türküsüyle de 6 Mayıs 1972 infazlarının yapıldığı dönem başbakan olan Nihat Erim’i “kast ettiği” gerekçesiyle cezaevinde.
Türkünün sözlerindeki “Haktan gelmiş idi (Hüseyin) İnan /Yesin seni yılan (Mahir) çayan /(Yusuf) Aslan pençesi vurulsun /Çayın denizde kurusun /Erim erim eriyesin /Sürüm sürüm sürünesin” pek de tesadüf gibi değil zaten. O süreçte yaklaşık iki yıl yatıyor.
Öldüğünde bile “davalı”…
Her konseri gözaltı… Mahzuni 2 Temmuz 1993’de “Madımak Katliamı”ndan da kılpayı kurtuluyor”. “Kutsal Küller” yazısında kendi satırlarıyla anlatmış; Ankara’daki bir programa katıldığı için davetli olduğu o “şenlik”e yedi saat gecikiyor.
Ölümünden altı ay önce, Kasım 2001’de bile yeni davası DGM’de, ilk duruşması da aralık ayında. “Elhamdülillah Kızılbaş’ım ve laiğim. Ben değil, yedi sülalem Kızılbaştır. Bir suç varsa o da dedemdedir” sözleri nedeniyle… Ölüp gittiği 17 Mayıs 2002’de o dava hâlâ sonuçlanmamış… O da gönlündeki, tedrisatındaki Pir Sultan Abdal’ın “Kalsın benim davam divana kalsın” deyişiyle iç geçirmiştir belki.
Bir belgeselindeki sözleri de bugün güncel: “Ülkem bana zaman zaman mahpus gibi geliyor. Çünkü -türkülerimde- saydıklarımın çoğunu mahpusluğun dışında da tatmaktayım…”
Bestesiyle ayaklandıran ezgiler
Mahzuni Şerif dinleme listelerime girmedi pek. Sanıyorum bazı güftelerinden öte ritimleri hep uzak düştü kulağıma… Oysa ağrından bağrından türküler hiç eksik olmadı hayatımdan. Hatta çekiç ritmindeki bazı protest müzikler, marş formunda ezgiler bile…
Onca yıl, devir, “devrim” geçti… Şili’den dünyaya yayılan “El Pueblo Unido Jamás Será Vencido (Birleşen Halk Asla Yenilmez)” marşı beni hâlâ ayağa kaldırıyor, olmadı içimdeki bir şeyleri havalandırıyor mesela. Hele videosuyla birlikte dinlediğimde… Her bir ağızdan o ezgiyi söyleyen yüz binleri, Inti-İllimani’nin kuzguni bongocusunun içimi ısıtan sıcak, yüz dolusu, çocuksu gülümsemesini gördüğümde.
Kulağımın pasını da siliyor muhtemelen. Güftesi eksilse de belleğimden, “beste”si, hep bir ağızdan müziğiyle… Murat Belge’nin dediği gibi; ““Enternasyonal’in güftesini değil de bestesini akılda tutmak ve ara sıra mırıldanmakta yarar var”.
(¹) “Kanadım Değdi Sevdaya Âşık Mahzuni Şerif ve Şiir Dünyası”, Doç. Dr. Yılmaz Irmak, Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi Kültür-İnceleme Yayınları Serisi, Mayıs 2021.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.