Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Koltuktan masaya “Kabul Salonu” metaforları

Koltuktan masaya “Kabul Salonu” metaforları

Koltukların her 23 Nisan’da yarının büyüklerine bırakılması, sahnelenen en gerçek ötesi “müsamere”. Siyasetteki işleyişi “sahne gerçekliği”ni bile yok ediyor. Polemikler de bugünkü “şakacıktan” seyrinin altını çiziyor zaten. Koltuğa değil “laf oturtma”ya dönüşüyor: “23 Nisan’da bir günlüğüne oturursun…” Ulusal egemenliğin sahibi milletin payına düşen, her şakadaki acı gerçek. Bu sene metaforlar masaya da uzanıyor.
2

Devletlû erkânın 23 Nisan’da koltuklarına çocukları oturtması, sahnelenen en gerçek ötesi “müsamere” herhalde… Makamların zamanı gelince yarının büyüklerine “bırakılması”nı simgeleyen derin mânâsı, “sahne gerçekliği”ni bile anında yok ediyor.
Daha dramatik, gerçeğe uygun görüntüsü, o büyüklerin bir günlüğüne çocukların yerine geçmesiyle beliriyor gözümde. Perde, sahnedeki yerden bitme çırağın kısacık ama tirat kıvamında repliğiyle açılıyor misal: “Ustam hâllerimi aynı böyle yaz, rivayet sanılır belki…”

Şakacıktan laf oturtma…

Anayasa’daki yerini “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir”le bulan “ulusal egemenlik”ten de uzak bir ritüel gibi bazen… Gerçek anlamını hukukun üstünlüğü, güçler ayrılığı, özgür basın, katılımcı demokrasiyle pek bulamayan “milli irade”nin sembolik ruhuna dokunan bir ironi.
Şaka da… Siyasi polemikler de bugünkü “masuscuktan”, “şakacıktan” seyrinin altını kalın kalın çiziyor zaten. Koltuğa oturtmaktan iyice uzaklaştırılıp, “laf oturtma”ya dönüşüyor.
Koltuğunu savunan kahkahalı ironisi, CHP’nin 2024 Yerel Seçimleri’nden birinci parti çıkmasıyla da güncel: “23 Nisan’da bir günlüğüne oturursun…” Herkes(ler) de gülüyor bu şakaya… Milletin payına düşen ise her şakadaki acı gerçek.

“Kaide”yi bozmayan efsane

Yeri-zamanı geldiğinde, “lüzum”u mecburiyete dönüştüğünde, “had”di yaşı başı aştığında “koltuk”tan feragat etmek, aklınla, rızanla vaz geçmek bile “kaide”yi bozmayan tarihi bir istisna… Siyaset tarihinin “efsane”leri arasında hatta.
Boylu boyunca Erdal İnönü geliyor gözlerimin önüne… Önce kendi isteğiyle SHP Genel Başkanlığı’nı ve Başbakan Yardımcılığı’nı bırakıyor. DYP-CHP koalisyonunda Dışişleri Bakanlığı görevinden sonra da aktif siyaseti… (Yeri zamanı gelmişken günün pasifize atmosferinde “aktif siyaset” denen “meslekî” kavramı da deşmeli, düzenlemeli biraz. Kavrama da ayıp oluyor.)
2001’de de Deniz Baykal’a tepki göstererek CHP’den istifasıyla mühürlenen efsânevî bir süreç. Ulaşılması güç şık bir “stil”. İçinde, donanımında, duruşunda olmalı yani.

“Dünya hâli” de değil…

Bu tavrının siyaset gündeminde “Geri dön, geri dön…” nağmeleriyle, korosuyla da melodileşen şok etkisi büyük. İnanılmazlığıyla da şaşkınlığın açık ifadesi: “Nasıl bırakır!?”…
Siyaset tarihi ne olursa olsan koltuğundan kalkmayan, en “bîçâre”, çaresiz hâlinde bile koltuğuna tutunmaya çabalayan bazı siyasetçilerin de resmigeçidi zira. En son Başkan Joe Biden’in hâl-i pür-melâliyle “dünya hâli” diyeceğim ama Batı’da öylesi istisna…
Teamül tanımayan Başkan Trump, “Vahşi Batı”da bu konuda da ezberi bozmaya, mevzuatı dolanmaya niyetli gerçi. Geçen yıl NBC’de üçüncü dönem başkanlık yapma ihtimalinden konuşulurken açığa da vuruyor: “Hayır, hayır, şaka yapmıyorum. Şaka yapmıyorum… Bunu yapabileceğiniz yöntemler, yollar var.” Oysa şakası bile kötü…

Dünya onun üstünde dönüyor

Bizde sıradan, ülke normalleri… Makamlarla, unvanlarla, yüceltici, kutsayıcı lakaplarla yuvarlanıp giden “honorific” toplum, bütün koltukları -kendi isteğiyle- bıraktıktan sonra bile kabullen(e)miyor Erdal İnönü’nün “sivil”liğini, “sade”liğini. Ne zaman sokağa çıksa tüm koltukları karşısında. Israrlı hitaplarıyla “oturtmaya” çalışıyorlar.
Başta dili “koltuklu”, her daim “otorite”ye, o inatçı geleneğe bağlı bazı “gazeteci”lerin sosyo-psikolojik direnişi… Onu tekrar o ömürlük kalıba, ehemmiyet alış-verişine sokmak için sesleniyorlar, ün’lüyorlar: “Başkanım, başkanım”… Yerine göre “-Vekâleten- Başbakanım, Bakanım” diyen de oluyor muhtemelen.
Payeler bir yana, öyle hitaplara da tüm gücüyle itiraz ediyor her seferinde: “Yahu yapmayın ben artık kendi halimde bir emekliyim…” Nafile… Kalksan da koltuk yapışkan; kaidesi, kollarıyla, sırtın ona yaslamasıyla bile iktidar mitosu… O “dünya” öyle, onun üstünde dönüyor.

Niye “alışılmamış, sıra dışı”?

31 Ekim 2007’de ölümünü “En Nazik Siyasetçiyi Kaybettik”, “Siyasetin Zarafeti Veda Etti”, “Siyasetin Gülen Yüzünü Yitirdik” başlıklarıyla veriyor gazeteler. Velâkin İnönü’nün istisna yaratan “siyasi nezâket”inden, gülümseyen, esprileriyle de gülümseten profilinden öte… “Alışılmamış, sıra dışı bir siyasetçi” olarak anılmasında koltuklara karşı bu tavrının, o pohpohlayan geleneğe, o siyasi kültüre “itiraz kültürü”nün payı büyük olmalı.
Siyasi kibri, her türlü “koltuk” ayrıcalığını kurum kurum kurumlaştıran köhne, kaba alışkanlıklara da tek tek, bıkmadan direniyor. Elini öpmeyi başaran bir kul yok misal, en inatçısını “el ense”yle uzaklaştırıyor. Öpülsün diye elini -yere paralel- uzatmayı bırak, zorla omuzlara alınmasını engellemek için kollarını bacaklarını açıp yere uzanıyor. Açıklaması da ince espriyle: “Fizik kuralı… Denge değiştiği için beni kaldıramadılar.”
Çantasını taşıtmıyor, korumasının elinden şemsiyesini çekiştiriyor, ceketini, paltosunu tutturmuyor, cami çıkışlarında yere, kaldırıma oturup ayakkabısını kendi giyiyor! Banka, tiyatro, sinema sırasında bekleyen fotoğrafları ekleniyor siyaset albümüne.

Vedası bile taksiyle…

Topluma normalin ne olduğunu, o normal olmayan, tuhaf siyasi “gelenek”lere, gövde gösterilerine yeri geldiğinde göğüs göğüse karşı çıkarak, direnerek gösteriyor esasında. Kimliğiyle, esprileriyle sergilediği itiraz kültürüyle…
Sokakta, trafikte de ayrıcalığa karşı elinden geleni yapıyor, korumasız dolaşıyor, tek başına alışveriş yapıyor, kırmızı ışıkta bekliyor, birçok kez makam aracı yerine taksi kullanıyor. Böyle tavırlarıyla Başbakan Yardımcılığı’nı devrettiği günkü vedası da unutulmaz.
Kapıdan uğurlanırken onu evine bırakmak için tahsis edilen arabaya da binmiyor: “Ben eve kadar yürüyeceğim…” Lâkin peşinde onu takip eden gazeteci ordusuyla ne mümkün. O da bir taksi çevirip, uzaklaşıyor oralardan…

O “stil”in kaybı acıtıyor

Usulca ölümüne o “stil”in kaybıyla da çok üzüldüğüm siyaset insanlarından birisi. Siyasetteki başarısı-başarısızlığı, sevabı günahı gölgelemiyor hüznümü, muhabbetimi teraziye vurmuyor. Charles Bukowski’nin benim için bir hayat felsefesi kıymetindeki “stil tiradı” yine aklımda: “Stil her şeydir… Aptalca, sıkıcı bir şeyi stille yapmak (yapmaya çalışmak) tehlikelidir. Ama tehlikeli bir şeyi stille yapmak… İşte ben ona sanat diyorum.”
Çoktan unutulan “siyaset sanatı”nı da hatırlatan bu cümleyi kurarken, aklıma ânında -her daim sızısıyla- Sırrı Süreyya Önder geliyor elbette. O zorlu, her yönden “ateş altında”ki barış masalarını, kürsüleri, iletişimi, müzâkereyi bir anda muhabbet, “Halil İbrahim Sofrası”na dönüştürebilen stili, gülümsemesi/gülümsetmesiyle de…

Masaya uzanan metafor

Bugüne gelince… 23 Nisan’ın her yıl yinelenen “koltuk” esprileri, bu sene “masa”ya da uzanıyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 23 Nisan Resepsiyonu’na damga vuran metaforuyla…
Konuklar arasında dolaşırken DEM Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’a üzerinde ikramların, atıştırmalıkların olduğu iri kokteyl “sehpa”sını gösteriyor: “Masayı devireceksin, masayı deviriyorsun…” “Masa”nın öteki tarafında ayakta duran Bakırhan’ın yanıtı ise; “Masa sağlam”…
O benzetmeyi -kıymetini öne çıkaran bir ciddiyetle- DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan da sürdürüyor: “Masa metaforu çok önemli ve Türkiye için büyük bir değeri var. Çünkü diyalog demek, temas demek, istişare demek, masa sağlam olmalı devrilmemeli…”

“Fotoğraf”tan kestirmek zor

Bütün bunları “fotoğraf”lardan kestirmem tabii ki çok zor ama masanın siyasetteki anlamı derin. Kıymetli… O resepsiyondaki mânâsı ise “masa”nın etrafında ayakta duran taraflarla yerini buluyor.
Lâkin yerine tam oturması için masanın “masa”ya benzemesi gerek fikrimce. Sonra da cümle âleme “masa”nın nasıl bir şey olduğunu, ne ifade ettiğini, oraya usulü usturubuyla nasıl oturulacağını filan hatırlatmak gerek belki.
“Masaya oturmak”, önemli, hayati meselelerin bir karara, uzlaşmaya, anlaşmaya bağlanmasının, taraflar arasında öyle bir müzakere niyetinin tarihi ifadesi. Tarihsel olarak masanın makbûlü “Barış Ağacı”ndan…
Sağlamlığı da herkes masanın “koltuk”larına oturunca hissediliyor önce. Herkes şapkalarını önüne koyup çözüm için düşününce, kartlar masaya açılınca, kadim meseleler masaya yatırılınca sallanmaması da önemli. Onca ağırlığı kaldırması…

“Masa da masaymış ha…”

Ben bu örnekte o masanın -her şeye, her yokuşa, dar sokaklara rağmen- “şiir” gibi olmasını, akmasını istiyor, öyle büyük, açılabilir bir masayı diliyorum mesela. Edip Cansever’den “Masa da masaymış ha” başlığıyla bi güzel yazılmışı, tüm yüküne karşın her zaman ayakta duranı da var zaten. Bugün hakkıyla hukukuyla imkânsız gibi görüneni, bambaşka bir yarına kurulacak bir masa umuduyla, hayaliyle de ayakta tutuyor:
“Adam yaşama sevinci içinde /Masaya anahtarlarını koydu /Bakır kâseye çiçekleri koydu /Sütünü yumurtasını koydu /Pencereden gelen ışığı koydu /Bisiklet sesini çıkrık sesini /Ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu
Adam masaya /Aklında olup bitenleri koydu /Ne yapmak istiyordu hayatta /İşte onu koydu /Kimi seviyordu kimi sevmiyordu /Adam masaya onları da koydu
Üç kere üç dokuz ederdi /Adam koydu masaya dokuzu /Pencere yanındaydı gökyüzü yanında /Uzandı masaya sonsuzu koydu /Bir bira içmek istiyordu kaç gündür /Masaya biranın dökülüşünü koydu /Uykusunu koydu uyanıklığını koydu /Tokluğunu açlığını koydu
Masa da masaymış ha /Bana mısın demedi bu kadar yüke /Bir iki sallandı durdu /Adam ha babam koyuyordu.”

Güncel masa manzaraları

Bugünün masalarını düşünüyorum sonra… Kilitleri açmakta zorlanan “çilingir sofraları”na, garibanın ayağı dingirdek masasının üstünü örten gazetelerdeki -günü geçmiş/geçmemiş- haberlere bakıyorum. Öte yanda “iktidar kürsüsü”ne dönüştürülen “davet(li)” masalarına… Hakkıyla hukukuyla, insan hakları, demokrasi yolunda açılımlarıyla, yani gerçek anlamıyla kolay değil.
Olsun… Ortaya insanları ayakta bırakacak bir protokol masasının değil gerçek bir masanın kurulması fikri, yerli yerinde, anlamına uygun seyri, umudu bile önemli. Yeter ki mesele, siyasetin popüler deyimi “masaya yumruğunu vurmak”la, bugünkü hâliyle masaları, kürsüleri, meclis sıralarını yumruklamakla seyretmesin.

Yumruk vurulmayan masa

Böyle deyince yine kulağımda Erdal İnönü’nün siyasi mizahı… Bir mitingde SHP Milletvekili Neccar Türkkan Erdal İnönü’ye yaklaşıp dostça bir tavsiyede bulunuyor. Özetle “Efendim konuşmalarınız biraz yumuşak kalıyor, masaya yumruğunuzu vurup, vurucu konuşmalısınız…” filan diyor.
İnönü’nün stili, hatta “vesikalığı” o dile uygun da, niyetli de değil tabii. Tam tersi… Kürsüye çıkıyor, konuşmasına başlıyor, sıra masaya yumruğa, ardından kuracağı “vurucu” cümlelere gelince duruyor; “Gerisini arkadaşımız Neccar Bey anlatacak” diyor gülümseyerek.

“6’lı masa”ya deyimli muhalefet

“Masa”nın Türkiye siyasetindeki ender, önemli, kıymetli örnekleri de böyle çıkışlarla sallanabiliyor maalesef. “Altılı Masa”yla sembolize edilen, demokrasi, bir arada yaşama kültürü, saygısıyla “örnek” oluşturan, umut veren “Millet İttifakı” mesela.
O masanın “kumar, noter masası” metaforlarıyla sallanmasıyla, gidip gelmesiyle o hava bozuluyor bir anda. Artık “masada bırakmak”, “masadan kalkmak”, “masayı devirmek”, “masa altından yürütmek” gibi deyimler manşetlerde, makalelerde… Onca sallantıdan sonra Cumhurbaşkanlığı Seçimi’nde alınan sonuç da “masa başı siyaset”e nazire sanki.

“Koltuğun yoksa menüdesin”

Son yerine, internette dolaşırken karşıma çıkan ve Batı’da popüler olan masalı-koltuklu bir deyimle “atasözü”nden bahsetmek istiyorum. “Masada koltuğu olmak” deyimi, karar mekanizmalarına gerçekten, her yönüyle dâhil edilmenin ifadesi. Ardından gelen atasözü kıvamındaki deyiş ise güncelliğini yitirmeyen bir uyarı: “Eğer masada koltuğunuz yoksa menüdesinizdir.”
Bu da 40 yıl önceki bir seçim kampanyasını, boy boy afişleri getiriyor gözümün önüne. Ve siyasetten ekonomiye, eğitimden adalete yine kulaklarımda Erdal İnönü’nün sözlerini çınlatıyor: “Limon gibi sıkılmayın…” Gerçi TÜİK’in 2026 verilerine göre bir şekilde güncellenmesi gerek; zira rekor bir artışla yılın zam şampiyonu…

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın