Anasayfa / Haberler / Atatürkçü Düşünce Derneği’nin kurucusu Muammer Aksoy, neden Süleymancıların lideri Kemal Kacar’ın avukatlığını yapmıştı?

Atatürkçü Düşünce Derneği’nin kurucusu Muammer Aksoy, neden Süleymancıların lideri Kemal Kacar’ın avukatlığını yapmıştı?

1990’da Ankara’da evinin önünde uğradığı suikast sonucu öldürülen Atatürkçü Düşünce Derneği’nin kurucu başkanı, hukuk profesörü Muammer Aksoy, 12 Eylül’den sonra Süleymancılar Cemaati’nin lideri Kemal Kacar’ın avukatlığını yapmıştı. Aksoy, Süleymancı yurtlarını gezmiş ve Kacar’ın rejimi yıkmaya çalışan bir örgütün lideri olmadığını savunmuştu.
5

13 Ağustos günü Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, kamuoyunda “Süleymancılar” olarak bilinen cemaatin lideri Alihan Kuriş’in de aralarında bulunduğu 49 şüpheli hakkında gözaltı kararı verdi ve Ankara merkezli 17 ilde eş zamanlı operasyon düzenlendi.

Operasyonlar kapsamında cemaatin lideri Alihan Kuriş’in de bulunduğu 32 kişi tutuklanırken, 6 kişi hakkında adli kontrol kararı verildi. Resmi makamlar ve adli kaynaklar operasyonu, cemaatin mali yapılanmasına yönelik bir “suç örgütü” soruşturması olarak nitelendirdi.

Soruşturmada ortaya çıkan en dikkat çekici ayrıntılardan biri ise firari olarak aranan Alihan Kuriş’in kardeşi Hilmi Tuna Kuriş’in Marmaris’te yakalandığı sırada içinde bulunduğu aracın eski bir İçişleri Bakanı’na tahsisli olmasıydı.

Ancak Süleymancılar Cemaati’nin Türkiye’nin siyasi ve hukuki tarihindeki yerini anlamak için güncel soruşturmanın çok daha gerisine gitmek gerekiyor.

Cemaatin devlet bürokrasisi ve siyasi çevrelerle kurduğu ilişkilerin tarihinde, ilk bakışta yan yana gelmesi neredeyse imkânsız görünen isimlerin yollarının kesiştiği dönemler var.

Bunların en dikkat çekicilerinden biri, yaşamını laiklik savunuculuğuna adamış hukuk profesörü Muammer Aksoy ile Süleymancılar Cemaati’nin o dönemki lideri Kemal Kacar arasında yaşandı.

Biri CHP’li, diğeri AP’liydi

1977 seçimlerinden sonra Muammer Aksoy, Bülent Ecevit liderliğindeki CHP’nin İstanbul milletvekili olarak TBMM’ye girdi.

Süleymancılar Cemaati’nin o dönemki lideri Kemal Kacar ise Süleyman Demirel liderliğindeki Adalet Partisi’nin İstanbul milletvekiliydi.

İki isim Türkiye siyasetinin oldukça farklı dünyalarını temsil ediyordu.

Aksoy hukuk profesörü, CHP milletvekili ve laiklik konusunda Türkiye’nin en tanınmış isimlerinden biriydi. Daha sonra Atatürkçü Düşünce Derneği’nin kurucu başkanı olacaktı.

Kacar ise Süleymancılar Cemaati’nin kurucusu Süleyman Hilmi Tunahan’ın damadı ve onun ölümünden sonra cemaatin en önemli yöneticisiydi.

Fakat iki ismin yolları yalnızca aynı dönemde milletvekili olmaları nedeniyle kesişmedi.

Strasbourg yolculuğu: Aynı heyette, aynı uçakta

TBMM’nin 1978 yılı kayıtlarına göre, 20 Nisan 1978 tarihli birleşimde Türkiye’yi Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nde temsil edecek heyetin listesi Genel Kurul’a sunuldu.

Heyetin asil üyeleri arasında CHP’den Muammer Aksoy’un yanı sıra Turan Güneş ve Halûk Ülman; AP’den Kemal Kacar, Esat Kıratlıoğlu ve Halit Evliya; MHP’den Agâh Oktay Güner ve MSP’den Temel Karamollaoğlu bulunuyordu.

Yedek üyeler arasında ise CHP’den Altan Öymen ve Selâmi Gürgüç; AP’den Cemal Külahlı, Cevdet Akçalı ve Sabahattin Adalı; MHP’den İhsan Kabadayı ve MSP’den Hasan Aksay vardı.

Böylece Aksoy ve Kacar, Türkiye’yi Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nde temsil eden aynı heyette yer aldı.

İki milletvekili, Strasbourg’a yapılan yolculuklardan birinde aynı uçakta yan yana oturdu ve sohbet etti.

Bu tanışıklık birkaç yıl sonra çok daha sıra dışı bir şekilde devam edecekti.

12 Eylül: Kacar sanık, Aksoy avukat

12 Eylül 1980’de Genelkurmay Başkanı Kenan Evren liderliğindeki Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime el koydu.

TBMM kapatıldı, anayasa askıya alındı, siyasi partilerin faaliyetleri durduruldu.

Darbe döneminde yaklaşık 650 bin kişi gözaltına alındı, 230 bin kişi yargılandı, 50 kişi idam edildi ve yaklaşık 30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurt dışına çıktı.

Bu süreç Süleymancılar Cemaati’ni de vurdu.

Cemaatin lideri Kemal Kacar, “devlet düzenini değiştirmek” suçlamasıyla ve dönemin Türk Ceza Kanunu’nun 163. maddesi kapsamında yargılandı.

Kacar’ın savunmasını üstlenen isim ise eski Meclis ve Strasbourg arkadaşı Prof. Dr. Muammer Aksoy’du.

Laiklik konusundaki tavizsiz görüşleriyle tanınan Aksoy, bir dini cemaatin liderinin avukatı olmuştu.

Aksoy, Kacar’ın rejim aleyhinde herhangi bir eylemde bulunmadığını ve isnat edilen suçu işlemediğini savundu.

Eski kaynaklarda ve ikinci el aktarımlarda Aksoy’dan Kacar’ın davasından çekilmesinin istendiği, ancak Aksoy’un bunu reddettiği de anlatılıyor.

TBMM Kültür, Sanat ve Yayın Kurulu’nun Kemal Kacar biyografisinde yer alan bilgilere göre Kacar, darbe sonrasında yaklaşık bir buçuk yıl Antalya’da tutuklu kaldı ve sonrasında hakkındaki davalardan beraat etti.

Aksoy yalnızca mahkemede savunmadı, Süleymancı yurtlarını da gezdi

Muammer Aksoy’un Kacar’ı savunması yalnızca mahkeme dosyasını incelemekle sınırlı kalmadı.

Aksoy, Süleymancıları yakından görmek için cemaatin yurtlarını da dolaştı.

14 Aralık 1986 tarihli Nokta dergisinde yayımlanan bir araştırmada, Aksoy’un Kacar’ın davasını “düşünce özgürlüğü” konusundaki yaklaşımı nedeniyle ve Kacar’ın haksızlığa uğradığına inandığı için üstlendiği anlatılıyordu.

Aksoy, cemaatin Bakırköy, Denizli, Bursa, Sefaköy, Fethiye ve Mersin’deki yurtlarını gezdiğini söylüyor ve izlenimlerini şöyle aktarıyordu:

“Bakırköy, Denizli, Bursa, Sefaköy, Fethiye ve Mersin’deki yurtları gezdim. Temiz olmayan bir tanesini görmedim. Tıbbiyeli talebeden bilmem kimine kadar var. Mescit de var, abdest alınan yerler de var. Gayet çalışkan, dürüst insanlar intibaı bende uyandı. Bunun arkasında gizli, ileriye dönük birtakım hesaplar olabilir, ben bilemem.”

Aksoy’un Kacar savunması Uğur Mumcu’nun eline nasıl geçti?

Hikâyenin bir başka dikkat çekici ismi araştırmacı gazeteci Uğur Mumcu’ydu.

Mumcu, 1980’lerin ikinci yarısında Suudi Arabistan merkezli Rabıtatü’l-Âlemi’l-İslâmî örgütünün Türkiye’deki ve Avrupa’daki dini yapılarla ilişkilerini araştırıyordu.

Bu araştırmalar daha sonra 1987’de yayımlanan “Rabıta” kitabına dönüşecekti.

Süleymancılar da Mumcu’nun araştırdığı dini yapılanmalardan biriydi.

Cemaat özellikle Almanya’da “İslam Kültür Merkezleri” üzerinden oldukça geniş bir örgütlenmeye sahipti.

Aksoy ise Kacar’ın avukatlığını yaptığı için cemaatin örgütlenmesi, yöneticileri, faaliyetleri ve devletle yaşadığı hukuki ihtilaflar konusunda kapsamlı bir dosyaya sahipti.

Aktarımlara göre Mumcu, Süleymancılar hakkında bilgi almak için Aksoy’a başvurdu.

Aksoy da Kemal Kacar için hazırladığı savunma dosyasını Mumcu’ya verdi ve aradığı bilgilerin bu dosyada bulunduğunu söyledi.

Böylece laiklik savunucusu Muammer Aksoy’un bir dini cemaat liderini savunmak için hazırladığı dosya, birkaç yıl sonra Türkiye’de dini cemaatlerin uluslararası bağlantılarını araştıran Uğur Mumcu’nun başvurduğu kaynaklardan biri haline geldi.

Aktarımlara göre Mumcu, savunmayı okuduktan sonra Kacar’ın kendisine isnat edilen suçu işlemediği kanaatine varmış ancak cemaatin ulaştığı büyüklüğün ileride devlet açısından bir tehlikeye dönüşüp dönüşmeyeceğine ilişkin kaygısını Aksoy’a dile getirmişti.

Aksoy’un yaklaşımı ise bir grubun gelecekte suç işleyebileceği ihtimali üzerinden bugün suçlanamayacağı yönündeydi.

Mumcu’nun araştırmasında Süleymancıların Almanya ağı

Uğur Mumcu’nun araştırmalarında Süleymancıların özellikle Almanya’daki faaliyetleri önemli yer tutuyordu.

Soğuk Savaş döneminde Türkiye’den yüz binlerce işçi Almanya’ya giderken, Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dini kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Almanya’daki Türk işçileri için örgütlenmesi uzun süre çeşitli bürokratik engellerle karşılaşmıştı.

Buna karşılık Süleymancılar “İslam Kültür Merkezi” adı altında örgütlenerek Almanya’da yüzlerce cami ve Kur’an kursuna ulaşan geniş bir ağ oluşturdu.

1986 tarihli Nokta araştırmasında da Nisan 1983 tarihli resmi bir rapordan aktarım yapılıyor ve “yurt dışında Süleymancı unsurların İslam Kültür Merkezleri Birliği adları ile faaliyetlerini sürdürdükleri” belirtiliyordu.

Sadık Güleç: “Süleymancılar Türkiye’deki cemaatler arasında en kapalısı”

Süleymancılar Cemaati’nin 12 Eylül döneminde devletle ilişkisine dair çok daha çarpıcı bir iddia ise gazeteci Sadık Güleç’in 2016’da yaptığı bir röportaja dayanıyor.

Güleç, cemaatin önceki liderlerinden Kemal Kacar’ın uzun yıllar yanında bulunan eski subay ve avukat Hayrullah Karadeniz ile yaptığı görüşmede öğrendiklerini Serbestiyet’e anlattı:

“2016 yılında Ahmet Denizolgun’un ölümünden sonra Süleymancıların başına Alihan Kuriş geçmişti. Aslında Ahmet Denizolgun, Alihan Kuriş’in yeğeniydi. Süleymancılar Türkiye’deki cemaatler arasında en kapalısı sayılabilir. Diğer cemaatlerin en azından kendilerini ifade ettikleri bazı yayın organları bulunuyor. Ancak Süleymancıların kendi içlerine dönük bir iki dergisi dışında yayın organları da olmadı.”

Güleç, Hayrullah Karadeniz’in Diyanet’e yakın bir internet sitesinde Süleymancılar Cemaati’ni ele alan ve cemaatin AK Parti karşısındaki tutumunu eleştiren bir yazısını gördükten sonra kendisiyle görüşmek istediğini söyledi:

“Alihan Kuriş yönetimine karşı bir tepki oluşmaya başladığını anlamıştım.”

“Süleyman Hilmi Tunahan’ın iki kızının soyundan gelenler liderlik kavgası içindeydi”

Güleç’e göre cemaat içindeki gerilimin arkasında aile içindeki liderlik mücadelesi bulunuyordu:

“Süleyman Hilmi Tunahan’ın iki kızının soyundan gelenler bir liderlik kavgası içindeydi. Bugünlerde çeşitli açıklamalarını okuduğumuz Fatih Süleyman Denizolgun ve babası Mehmet Beyazıd Denizolgun, Kuriş yönetimine muhalefet ediyordu.”

Güleç’in röportaj yaptığı Hayrullah Karadeniz ise yalnızca bir avukat değildi. Eski bir askerdi ve 12 Eylül öncesinde de cemaatin içinde bulunmuştu.

Güleç, cemaatin devletle ilişkilerini sorgulayan bir soru yönelttiğinde Karadeniz’in kendisine Kemal Kacar’dan dinlediğini söylediği bir sırrı anlattığını belirtti.

İddia: Kacar cezaevinde bir anlaşmaya zorlandı

Güleç’in Karadeniz’den aktardığına göre Kemal Kacar, 12 Eylül sonrasında cezaevinde bulunduğu sırada istihbarat tarafından bir anlaşmaya zorlandığını anlatmıştı:

“İstihbaratın o dönem kendisini cezaevinde bir anlaşmaya zorladığını, kendisinin de bu anlaşmayı kabul etmek zorunda kaldığını belirtti.”

Güleç, Kacar’a iki seçenek sunulduğunu aktardı:

“Ya kendisi ve 16 idareci veya hoca arkadaşı ortadan kaldırılacak ve cemaatin bütün mülküne el konulacak ya da cemaatin tasfiyesi ve askeri idarenin emrine girmesi için idare ile işbirliği yapacaktı.”

Karadeniz’in Güleç’e aktardığına göre anlaşmayı kabul etmesi karşılığında Kacar’a çeşitli maddi imkânlar da teklif edilmişti:

“Eğer bu anlaşma sağlanırsa, ‘Amerika veya Türkiye’de’ en yüksek seviyede imkanlara haiz bir dünya hayatı garanti edilecekti. Büyük miktarda para da teklif ediliyordu.”

Karadeniz’in anlatımına göre Kacar ise içinde bulunduğu durumu şöyle açıklamıştı:

“Ben bu anlaşmaya gönülden nasıl evet derim. Ama kabul etmediğim takdirde bu kişiler söylediklerini yapacak güçte ve kararlılıktalar. Bu sebeple anlaşmayı kabul ettim ve bu şekilde tahliye edildim. Diğer arkadaşlarımız da serbest kalacaklar. Bundan sonra artık bu anlaşma çerçevesinde neyi ne kadar ve nasıl yapabileceksek öyle olacak…”

Bu sözlerin Kemal Kacar’ın doğrudan kamuoyuna yaptığı bir açıklama değil, Hayrullah Karadeniz’in Kacar’dan duyduğunu söylediği sözlerin Sadık Güleç tarafından aktarımı olduğunu özellikle belirtmek gerekiyor.

“Bu ilişki Muammer Aksoy tarafından kurulmuş olabilir”

Güleç’in aktardığı anlatının en dikkat çekici noktalarından biri hikâyeyi yeniden Muammer Aksoy’a bağlıyor.

Güleç şöyle konuştu:

“Hayrullah Bey’in anlattığına göre bu ilişki Muammer Aksoy tarafından kurulmuş olabilirdi. Çünkü Aksoy, 12 Eylül sonrasında tutuklanan Kemal Kacar’ın avukatlığını yapıyordu. Biliyorsunuz Muammer Aksoy da 1990’lı yıllarda bir faili meçhul cinayete kurban gitti.”

Ancak Güleç, bunun Karadeniz’in yorumu olduğunu ve kendisinin de bu ihtimal konusunda şüpheleri bulunduğunu özellikle vurguluyor:

“Askerlerin Kacar ile bir ilişki kurmak için onun aracılığına ihtiyacı var mıydı, onu bilemiyorum.”

Güleç’e göre 12 Eylül yönetiminin dini gruplarla temas kurduğu yönündeki anlatımlar yalnızca Süleymancılarla da sınırlı değildi:

“Ama darbe sonrası bütün etkili tarikatlara bu tür tekliflerin gittiğini biliyoruz. Hatta yine Yeni Asya grubundan Mehmet Kutlular da kendisine böyle bir teklif yapıldığını ama kabul etmediğini söylemişti.”

Karadeniz ise yıllar sonra cemaatin AK Parti karşısındaki siyasi pozisyonunu, 12 Eylül döneminde kurulduğunu iddia ettiği ilişkinin hâlâ sürdüğüne dair bir işaret olarak yorumlamıştı.

Güleç bunu da şöyle aktardı:

“Hatta Hayrullah Bey, AK Parti karşısında cemaatin konumlanmasının bu ilişkinin hâlâ devam ettiğine ilişkin bir delil saymıştı.”

İki suikast, geride kalan sıra dışı hikâye

Muammer Aksoy, 31 Ocak 1990’da Ankara Bahçelievler’deki evinin önünde uğradığı silahlı saldırı sonucu öldürüldü.

Uğur Mumcu ise üç yıl sonra, 24 Ocak 1993’te Ankara Çankaya’daki evinin önünde otomobiline yerleştirilen bombanın patlaması sonucu hayatını kaybetti.

Geride ise Türkiye’nin yakın tarihinin siyasi kamplarını aşan sıra dışı bir hikâye kaldı.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın