Önceki yazıda konut üretimini büyük ölçüde taşıyan yap-sat müteahhitlerini, eğitimi ve fiilî çalışması doğrulanmayan ustaları ve şantiyede sorumlu olduğu hâlde karar gücü bulunmayan mühendisleri ele aldım. Kâğıt üzerinde mühendisin yönettiği, gerçekte ise maliyet ve hız baskısının yön verdiği bu düzende mühendislik çoğu zaman güvenliğin kurucu unsuru değil, ruhsat dosyasındaki imzaları tamamlayan bir gider kalemine dönüşüyor.
Bu defa o imzanın sahibine daha yakından bakalım: Hangi eğitimle mezun oluyor, hangi deneyimle yetki kullanıyor ve hangi yapı için ne ölçüde yeterli sayılıyor?
Türkiye’nin en tehlikeli kabullerinden biri şudur: Diploma mühendislik mesleğine giriş belgesi olmaktan çıkarılmış, her alanda ve ömür boyu geçerli sınırsız yetki belgesi sayılmıştır.
Diploma mesleğe giriş belgesidir, yetkinlik belgesi değil.
1938 tarihli 3458 sayılı Mühendislik ve Mimarlık Hakkında Kanun, mühendislik unvanı ve yetkisiyle çalışabilmek için esas olarak diplomayı yeterli görüyor (3458 sayılı Kanun). Yaklaşık doksan yıl önce kurulan bu hukuki çerçevenin bugünün uzmanlaşmış, sayısallaşmış ve çok daha karmaşık mühendislik dünyasını karşılamadığı açık.
İnşaat mühendisliği tek bir iş değildir. Yapı, geoteknik, ulaştırma, su, kıyı-liman ve yapım yönetimi gibi birbirinden farklı alanları vardır. Elverişli zemindeki az katlı bir konut ile yüksek deprem tehlikesi altındaki hastanenin, istinat yapısı ile viyadüğün, yeni bir binanın tasarımı ile hasarlı bir yapının güçlendirilmesinin gerektirdiği bilgi ve deneyim aynı değildir. Buna rağmen mevzuatın temel varsayımı, diplomasını dün alan mühendis ile belirli bir alanda yirmi yıl çalışmış mühendisi aynı geniş yetki alanına yerleştiriyor.
Burada üniversite eğitimini küçümsemiyorum. Sağlam bir lisans eğitimi vazgeçilmezdir. Fakat dört yıl içinde inşaat mühendisliğinin bütün alanlarında, her risk düzeyinde bağımsız karar verebilecek bir meslek insanı yetiştirildiğini varsaymak eğitime de mühendise de haksızlıktır. Üniversite temel bilgiyi, düşünme yöntemini ve meslek ahlakını kazandırır; yetkinlik ise bu temelin denetimli deneyim, sürekli öğrenme ve sınanmış mesleki muhakemeyle birleşmesidir.
Kontenjan azaldı diye sorun çözülmedi.
İMO’nun 19 Ağustos 2026’da yayımladığı açıklama, sorunun güncel fotoğrafını ortaya koyuyor. 2026 yerleştirmelerinde inşaat mühendisliği için toplam 3.938 kontenjanın yüzde 91,9’u doldu; doluluk devlet üniversitelerinde yüzde 98,6, vakıf üniversitelerinde yüzde 78,4 oldu. Oda, yeterli akademik kadrosu, laboratuvarı ve teknik altyapısı bulunmayan programların sürdürülmesini haklı olarak “toplumsal risk” olarak nitelendiriyor (İMO’nun 19 Ağustos 2026 tarihli açıklaması).
Bugünkü 3.938 sayısı, 2018’de 12.853’e kadar çıkarılan kontenjanın çok altında. Fakat düşüşün önemli bölümü bilimsel insan gücü planlamasının değil, mesleğin yaşadığı ekonomik ve itibari kayıp nedeniyle aday talebinin gerilemesinin sonucu oldu. İMO’nun 2025 Vizyon Raporu, 2010’da 55 üniversitede bulunan inşaat mühendisliği bölümlerinin 2024’te 126 üniversiteye yayıldığını, bunlara beş teknoloji fakültesindeki programların da eklendiğini gösteriyor. Aynı rapora göre kontenjan 2009-2018 arasında yüzde 122 artırıldı; daha sonra yarıdan fazla azaltılmasına karşın uzun süre tam dolmadı (Geleceğin İnşaat Mühendisleri ve İnşaat Mühendisliği Eğitimi İçin Vizyon Raporu–2025).
Demek ki mesele yalnız “kaç öğrenci alalım?” sorusu değil. Hangi bölüme, hangi öğretim kadrosu ve laboratuvar kapasitesiyle öğrenci alınacağı; kabul edilen öğrencinin matematik ve fizik altyapısı; müfredatın nasıl uygulanacağı ve mezunun hangi işi hangi koşulla yapabileceği birlikte düşünülmek zorunda. İMO’nun 2026 YKS öncesinde YÖK’e gönderdiği açık mektupta da tıp için 50 bin, hukuk ve eczacılık için 100 bin, mimarlık için 250 bin olan başarı sırası sınırının inşaat mühendisliğinde 300 bin olarak korunması eleştirildi (YÖK Başkanı’na açık mektup).
Başarı sırası tek başına nitelik ölçüsü değildir. Ancak matematik ve fizikte temel yeterliği bulunmayan öğrenciyi, yetersiz kadro ve altyapıyla çalışan bir programa alıp dört yıl sonra sınırsız mesleki yetkiyle donatmak da sosyal politika değildir. Bu, hem o gence hem de yıllar sonra onun imzasının bulunduğu yapılarda yaşayacak insanlara karşı sorumsuzluktur.
Fakülte tabelası eğitim, yazılım çıktısı mühendislik değildir.
Bir inşaat mühendisliği bölümü yalnız derslikten ibaret olamaz. Yapı, geoteknik, hidrolik, ulaştırma ve malzeme alanlarında yeterli ve dengeli öğretim kadrosu; işleyen laboratuvarlar, proje ve tasarım stüdyoları, gerçek anlamda izlenen stajlar, meslek etiği, hukuk, iletişim ve iş güvenliği eğitimi gerekir. Öğrenci formül ezberlemekten çok problemi tanımlamayı, varsayımlarını sorgulamayı ve çözümünün sınırlarını bilmeyi öğrenmelidir.
Program akreditasyonu bu nedenle önemlidir. MÜDEK, mühendislik programlarını öğrenci, program çıktıları, müfredat, öğretim kadrosu, altyapı ve sürekli iyileştirme gibi ölçütlerle değerlendiriyor; fakat bütün programlar bu bağımsız değerlendirmeden geçmiyor (MÜDEK değerlendirme ölçütleri). Akreditasyon tek başına kusursuz mezun garantisi değildir; ancak asgari koşulların dışarıdan ve şeffaf biçimde sınanması için önemli bir araçtır. Eğitim vermek için gerekli koşulları sağlayamayan bölümlere öğrenci alımı durdurulmalı; eksiklikler kalıcıysa program kapatılmalıdır.
Üstelik yönetmelikler ve hesap yöntemleri giderek karmaşıklaşıyor. Bir analiz programı binlerce sayfa çıktı üretebilir; yapay zekâ saniyeler içinde model önerebilir. Fakat yanlış kurulan modelin, gerçeğe aykırı kabullerin, hatalı yük dağılımı kabulünün veya yetersiz süneklik varsayımının sorumluluğunu yazılım üstlenmez. Mühendislik, ekranda “analiz tamamlandı” mesajını görmek değil; sonucun fiziksel olarak anlamlı olup olmadığını anlayacak muhakemeye sahip olmaktır.
Genç mühendis neden imza elemanına dönüşüyor?
Plansız bölüm ve kontenjan artışının bir sonucu da genç mühendis emeğinin ucuzlatılması oldu. İMO’nun iş, istihdam ve işsizlik araştırmasında inşaat mühendislerinin yüzde 28,2’sinin, genç mühendislerin ise yaklaşık yarısının işsiz olduğu tespit edilmişti; Odanın 2026 Genel Kurulu da bu tablonun ağırlığını yeniden vurguladı (İMO İş, İstihdam ve İşsizlik Raporu; İMO 50. Olağan Genel Kurulu).
İşsizliğin ve düşük ücretin yaygın olduğu piyasada işverenin aradığı şey çoğu zaman genç mühendisin gelişimi değil, ruhsat veya sözleşme için gereken imzasıdır. Deneyim kazanması gereken genç mühendis, denetimli bir mesleğe giriş sistemi olmadığı için bilmediği işe imza atma, birden fazla şantiyenin sorumluluğunu üstlenme veya işsiz kalma seçenekleri arasında bırakılıyor. Ona karar yetkisi, yeterli ücret ve kıdemli mühendis gözetimi verilmiyor; fakat depremden sonra dosyadaki imzası bulunup ağır ceza sorumluluğuyla karşı karşıya bırakılıyor.
Mühendisi depremden önce karar verici yapmayan sistem, depremden sonra onu yalnızca imzasından yakalıyor.
Bu nedenle yetkin mühendislik yalnız toplumu değil, genç mühendisi de korur. Mesleğe giriş dönemini görünür kılar, hangi işi gözetim altında yapabileceğini, kimin ona rehberlik edeceğini ve hangi aşamada bağımsız sorumluluk alacağını belirler. Elbette aday mühendislik, ucuz işçilik veya yeni bir sömürü basamağına dönüşmemeli; ücret, çalışma koşulları ve gözetmenin sorumluluğu açıkça güvence altına alınmalıdır.
Otuz yılı aşkın tartışma, hâlâ kalıcı bir sistem yok.
Yetkin mühendislik Türkiye için yeni bir öneri değil. 1992 Erzincan Depremi sonrasında İMO’nun yayımladığı teknik rapor, “profesyonel mühendislik” kavramı üzerinde artık çalışılması gerektiğini söylüyordu. Aynı yıl Bayındırlık ve İskân Bakanlığı, proje kontrol hizmetini verecek mühendis ve mimarlar için en az on iki yıl deneyim arayan bir yönetmelik çıkardı; düzenleme uygulanmadan rafa kaldırıldı. İMO 1997’de Yetkin İnşaat Mühendisliği Kanunu ve Yönetmeliği taslağını hazırladı. Bu tarihçe, İMO’nun 28 Kasım 2024’te kamuoyuyla paylaştığı çalıştay sunumunda belgeleriyle ortaya konuldu (İMO’nun uzmanlık çalıştayına sunduğu görüşler).
17 Ağustos’tan sonra çıkarılan 595 ve 601 sayılı kanun hükmünde kararnameler, yapı denetiminde görev alacak mühendis ve mimarların “uzman” olmasını; bu uzmanlığın TMMOB’ye bağlı odaların eğitim ve sınavlarıyla belirlenmesini öngörüyordu. Kararnameler Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilince çıkarılan 4708 sayılı Yapı Denetimi Hakkında Kanun, uzmanlık şartını korumadı. Böylece depremden hemen sonra atılan doğru adımlardan biri, kalıcı kanuna taşınmadan sistemden çıkarıldı.
İMO vazgeçmedi. 2005 tarihli Serbest İnşaat Mühendisliği düzenlemesiyle proje yetkisini deneyim ve meslek içi eğitime bağlamaya; 2006’da yayımlanan Yetkin İnşaat Mühendisliği Yönetmeliğiyle yapı, geoteknik, kıyı-liman, su, ulaştırma ve yapım yönetimi alanlarını ayırmaya çalıştı. Yönetmelik en az beş yıl gözetimli deneyim, sınav, etik koşullar, periyodik yenileme ve sürekli mesleki gelişim öngörüyordu (2006 tarihli Yönetmelik). Düzenlemeler, 3458 sayılı Kanunda diploma dışında böyle bir yetkilendirme basamağı bulunmadığı gerekçesiyle yargı kararları sonucunda sürdürülemedi (hukuki sürece ilişkin TMH çalışması).
Oda son olarak bilgi ve deneyimi gönüllülük temelinde görünür kılacak Referans Belgesi Yönetmeliğini hazırladı. Yönetmeliğin Resmî Gazete’de yayımlanması önce idare tarafından engellendi; İMO’nun açtığı dava sonucunda 9 Şubat 2015’te yayımlanabildi (Referans Belgesi Yönetmeliğinin yayımlanması; yayınlamama işleminin iptali). Üç yeterlik düzeyi, uzmanlık alanları, puanlama, sınav ve itiraz kurulları öngören bu gönüllü sistem de Bakanlığın açtığı dava sonunda 2020’de iptal edildi (iptal süreci). Çalıştay sunumundaki ifade acı ama doğrudur: İptal edilmeseydi bugün sistemin eksiklerini ve nasıl geliştirileceğini tartışıyor olabilirdik.
Üstelik talep yalnız İMO’dan gelmedi. TBMM araştırma komisyonu raporları; Sekizinci Plandan On İkinci Plana kalkınma planları; Sayıştay afet raporları; 2004 Deprem Şûrası; 2008 Başbakanlık Teftiş Kurulu raporu; 2009 Kentleşme Şûrası, KENTGES ve Ulusal Deprem Stratejisi gibi çok sayıda kamu belgesi uzmanlaşma ve mesleki yeterliğin önemini tekrar tekrar kayda geçirdi. Türkiye Mühendislik Haberleri’nin 2003 tarihli 424. sayısı da bütünüyle bu tartışmaya ayrılmıştı (TMH 424 – Yetkin Mühendislik özel sayısı). Sorun bilgi, rapor veya model yokluğu değildi.
Peki neden hayata geçmedi?
Yargı kararları bu tarihçenin bir parçasıdır; fakat asıl açıklama değildir. Yargı, Odanın ikincil düzenlemelerle kurmaya çalıştığı sistemin açık bir kanuni dayanağı bulunmadığını tespit etti. O hâlde yapılması gereken, 3458 sayılı Kanunu çağın gereklerine göre değiştirmekti. Siyaset bunu otuz yılı aşkın süredir yapmadı. Her büyük depremden sonra “uzmanlık” raporlara girdi, fakat yasama gündeminde kalıcı bir iradeye dönüşmedi. Hukuki boşluk, doğa olayı gibi kendiliğinden oluşmadı; giderilmemesi de siyasi bir tercihtir.
Çünkü yetkin mühendislik yalnız teknik bir unvan üretmez; yetkiyi ve parayı yeniden dağıtır. Her diplomayı her işe yeterli sayan düzen, mühendislik hizmetini ucuzlatır; proje ve denetimi en düşük bedelle temin etmek isteyen kamu idarelerinin ve yatırımcıların işini kolaylaştırır. İmzası gereken ama mesleki bağımsızlığı istenmeyen genç mühendis bolluğu, yap-sat ekonomisinin maliyetlerini düşürür. Yetkinlik ise deneyim, zaman, sürekli eğitim ve nitelikli hizmet bedeli ister; “ucuz imza” düzenini daraltır.
Yetkinlik aynı zamanda sorumluluğu depremden önce görünür kılar. Hangi işi kimin yapabileceğini, gözetmenin kim olduğunu, hangi kararın hangi yeterlikle alındığını kayda geçirir. Böyle bir izlenebilirlik; idarenin, işverenin, proje müellifinin ve denetçinin sorumluluğunu ayrıştırır. Bugünkü belirsizlik ise karar gücü olmayan mühendisi dosyada sorumlu gösterip sistemin diğer aktörlerini görünmez kılmaya elverişlidir. Belirsizliğin bazı aktörler için işlevsel olması, neden bu kadar uzun yaşadığını da açıklıyor.
Bir başka mesele yetkinliğin kim tarafından belirleneceğidir. Seçilmiş organları ve kamusal özerkliği bulunan meslek odaları, iktidarların her zaman kolay yönettiği kurumlar değildir; imar rantına, niteliksiz yapı üretimine veya meslek alanındaki siyasi kararlara itiraz edebilir. Yetkinlik sicilini İMO’ya vermek, mesleki ölçütlerin günlük siyasetten görece bağımsız bir kurum eliyle uygulanmasını kabul etmektir. Bakanlık merkezli yeni bir yapı arayışının teknik bir zorunluluktan çok siyasi bir tercih sayılması bu yüzdendir.
Elbette meslek içinden gelen kaygılar da vardır: Kıdemli mühendis kazanılmış hakkını, genç mühendis mesleğe erişimini, akademisyen yeniden sınanmayı dert edebilir. Bu itirazlar şeffaf ölçütler, hakkaniyetli geçiş hükümleri, erişilebilir eğitim ve itiraz mekanizmalarıyla çözülebilir. Hiçbiri, insan hayatını ilgilendiren bir meslekte yetkinliği hiç aramamanın gerekçesi olamaz.
Belirsizlik kazara sürmedi. Ucuz imzaya, dağınık sorumluluğa ve siyasi denetime yaradığı için sürdü.
TMH’nin 523. sayısında Taner Yüzgeç’in yeniden açtığı tartışma, meselenin özünü bilgi, deneyim ve etik değerler üzerine kuruyor; dört yıllık lisans eğitiminin tek başına bütün yetki ve sorumluluklar için yeterli olmadığını vurguluyor (“Yetkin Mühendisliğe Dair Tartışma Notu–1”). İMO’nun 2025 Vizyon Raporu da aynı nedenle yetkin mühendislik mevzuatının acilen kurulmasını istiyor.
Yetkin mühendislik ayrıcalık değil, risk yönetimidir.
Yetkin mühendisliğe bazen “gençlerin önünü kapatacak yeni bir kast sistemi” itirazı yöneltiliyor. Oysa bugün gençlerin önünü kapatan şey, deneyim kazandıran bir basamak bulunmaması ve çok sayıdaki mezunun imza rekabetine sürülmesidir. Doğru model, diplomaları üniversite adına göre sınıflandırmaz; her mezuna aynı, açık ve ulaşılabilir mesleki gelişim yolunu sunar.
Yetkinlik yalnız sınav puanı da değildir. Akademik unvan, meslek yılı veya hazırlanmış proje sayısı tek başına yeterlik kanıtı sayılamaz. Yüksek lisans ve doktora elbette değerlidir; fakat akademik uzmanlık ile uygulama yetkinliği aynı şey değildir. Aynı şekilde yirmi yıl boyunca aynı yanlışı tekrarlamak da deneyim değildir. Bilgi, denetimli uygulama, etik sicil ve mesleki muhakeme birlikte değerlendirilmelidir.
Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık, Almanya ve Japonya aynı sistemi kullanmıyor; fakat ortak payda açık: diploma, gözetimli deneyim, sınav veya mesleki değerlendirme, sürekli gelişim ve belirlenmiş bir yetki alanı. Meslek örgütleri bu modellerin merkezinde ya da vazgeçilmez paydaşıdır. Kopyalanacak tek bir yabancı şablon yok; Türkiye’nin kurması gereken sistemin ana bileşenleri ise uzun zamandır belli (yurt dışı uygulamalarına ilişkin İMO çalışması).
Yeni bir otorite değil, yetkili ve denetlenebilir İMO.
Yetkin mühendislik için zaman zaman bakanlık merkezli veya yeni kurulacak ayrı bir “ulusal otorite” öneriliyor. Bu görüşe katılmıyorum. Anayasa’nın 135. maddesi, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarına mesleğin genel menfaatlere uygun gelişmesini sağlama, meslek disiplini ve ahlakını koruma, meslek mensupları ile halk arasındaki güveni güçlendirme görevi veriyor (Anayasa m.135). 6235 sayılı Kanunla kurulan TMMOB ve bağlı odalar tam da bu işlev için varlar (6235 sayılı TMMOB Kanunu).
İMO’nun ülke çapında örgütü, üye sicili, uzmanlık kurulları, sürekli eğitim merkezi, disiplin mekanizmaları ve yetkin mühendislik konusunda onlarca yıllık kurumsal birikimi bulunuyor. İMO varken sıfırdan paralel bir yetkilendirme kurumu aramak teknik bir ihtiyaçtan çok siyasi bir tercihe benziyor. Amaç gerçekten toplum güvenliğiyse yapılması gereken, İMO’yu devre dışı bırakmak değil; kanuni yetkisini açıkça kurmak ve kaynaklarını güçlendirmektir.
Bu, Odaya denetimsiz bir tekel vermek anlamına gelmez. Ölçütler kanunla belirlenmeli; sınav ve değerlendirme kurulları farklı mesleki çevrelerin katılımıyla oluşturulmalı, çıkar çatışmaları engellenmeli, kararlar gerekçeli ve denetlenebilir olmalı, itiraz yolu ile yargısal denetim açık tutulmalıdır. Bakanlık, YÖK, üniversiteler ve sektör kuruluşları sistemin paydaşı olmalı, meslek sicilinin ve mesleki değerlendirmenin merkezi ise doğal olarak İMO olmalıdır.
Nasıl bir sistem kurulmalı?
1. Eğitim kapasitesi doğrulanmalı: Kontenjanlar ülkenin ihtiyacı, öğretim kadrosu, laboratuvar ve staj kapasitesine göre belirlenmeli. Temel bilim yeterliği aranmalı; bağımsız program akreditasyonu ve sonuçlarının kamuya açıklanması zorunlu olmalı.
2. Gözetimli mesleğe giriş olmalı: Mezun, belirli süre yetkin bir mühendis yanında ve gerçek ücret güvencesiyle çalışmalı. Yaptığı işler dijital meslek günlüğüne işlenmeli; gözetmen de verdiği onaydan sorumlu olmalı.
3. Yetki riskle eşleşmeli: Yetki yalnız kat sayısına bağlanmamalı; deprem tehlikesi, zemin, kullanım amacı, taşıyıcı sistem, düzensizlik ve yapının önem sınıfı birlikte değerlendirilmeli. Tasarım, uygulama ve denetim için ayrı yeterlik alanları tanımlanmalı.
4. Değerlendirme çok boyutlu olmalı: Temel ve uzmanlık sınavı; çalışma dosyası, denetimli deneyim, etik sicil ve gerektiğinde mülakatla tamamlanmalı. Deneyimli mühendisler için hakkaniyetli geçiş hükümleri kurulmalı, ne kıdem ne akademik unvan otomatik muafiyet sağlamalıdır.
5. Yetkinlik yenilenmeli: Belge ömür boyu verilmemeli. Mevzuat, deprem mühendisliği, yeni malzemeler, sayısal araçlar ve etik konularında sürekli mesleki gelişim aranmalı, belirli aralıklarla yenileme yapılmalıdır.
6. Sicil kamuya açık olmalı: Mühendisin yetki alanı, belge geçerliliği, üstlendiği işler ve kesinleşmiş disiplin yaptırımları kişisel veriler korunarak görülebilmeli. Mesleki sorumluluk sigortası, denetimin yerine geçmeden, riskli hizmetlerde sistemi tamamlamalıdır.
Deprem diplomayı değil, kararı sınar.
İnşaat mühendisliği eğitimindeki sorun ile yetkin mühendislik eksikliği birbirinden ayrı değildir. Bir yanda imkânları sınanmadan açılan bölümler ve plansız kontenjanlar, diğer yanda mezuniyetin ertesi günü geniş sorumluluk; ardından ucuz emek ve imza düzeni… Bu zincirin sonunda genç mühendisten yapamadığımız eğitimin, vermediğimiz deneyimin ve kullandırmadığımız yetkinin hesabını soruyoruz.
Yaşam hakkını korumak isteyen devlet, diplomanın verildiği gün görevini tamamlamış sayamaz. Eğitimin niteliğini güvence altına almak, mesleğe girişi denetimli kılmak, yetkiyi risk ve kanıtlanmış yeterlikle eşleştirmek, doğru davranan mühendisi işini kaybetme tehdidine karşı korumak zorundadır. Bunlar mesleğin imtiyazı değil, yurttaşın can güvenliği için kamusal yükümlülüktür.
Her diploma her binaya yetmez. Diploma kapıyı açar; hangi yapının sorumluluğunun üstlenilebileceğini ise kanıtlanmış yetkinlik belirlemelidir.
Deprem üniversite tabelasına, akademik unvana veya ruhsat dosyasındaki imzaya bakmıyor. Zemini, taşıyıcı sistemi, malzemeyi, detaylandırmayı ve o süreçte verilen mühendislik kararlarını saniyeler içinde sınava sokuyor.
Mühendisi depremden önce eğitmeyen, deneyim kazandırmayan ve karar yetkisiyle güçlendirmeyen sistem; depremden sonra onu cezalandırarak güvenli şehir kuramaz. Yetkinliği ruhsattan önce aramadığımız sürece, enkazdan sonra yine birkaç imza bulur; çöken sistemi görmeden yeni günah keçileri seçeriz.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

