Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / “Mutbak”: Hafıza tenceresi…

“Mutbak”: Hafıza tenceresi…

Mutfak başka bir dünya… O yüzden yazı dizime de dünyayı etkileyen dış mihraklardan başlamak istedim. Çocukluğumun “Tatlı Cadı” dizisinden…

Mutfak… Dilimize Arapça “matbah” kelimesinden yerleşmiş. Eskiden birçok insanın “mutbak” dediğini de hatırlıyorum. Öyle “hata”ların bazılarına takılmıyor, hatta zengin kelime haznemize bağlıyordum: Dilimizi -diyar diyar- dolaştıran beş, altı dilin arasını “mutbak” diyerek bulmuşlar!

Dil yanlışı da değilmiş meğer. Kubbealtı Lugatı’nda “matbah”ın seyrinde “mutbak” da var… Hatta Nişanyan Sözlük’de “tespit edilen en eski (1303) Türkçe kaynak”da da “mutbagh” çıkmış karşılarına. O da Farsça’dan…

Uzaktan yakından dil hısımlığının hasımlık, kelime haznesi ortaklığının, komşuluğunun surat asılacak, bayrak yarıştıracak bir mesele olmadığını böyle hoş zenginliklerle de öğreniyor insan. Madem mutfaktan gidiyoruz; “cacık” mı “caciki”den, “caciki” mi “cacık”tan misal… Öyle dert edilecek mesele değil. Kimseyi durduk yere hıyar yerine koymayalım yeter.

“Mutfağa baaak, mutlaka bak”

Biraz araştırınca yazar Nezihe Meriç’in de öykülerinde “mutbak”ı kullandığını görüyorum: “Canı mutbaktan çıkmak, düşüncelerini kapıp koyverdiği yalnızlığından ayrılmak istemiyordu.”

“Mutbağa” ayrı bir önem verdiği, kadınların hayatında “müstesna” bir mekân olarak sık sık andığı için kulağımda “mutfağa baaak, mutlaka bak” çağrışımı da yaratıyor bir an. Sürekli fırtınaların koptuğu, rüzgârın haykırışları, taşıdığı kelimelerin, hecelerin bazısı yuttuğu bir tepeden duyar gibi; “mut…baaak, mut…baaak”.

Ben de artık fırtınaların koptuğu, ne varsa alıp götürdüğü mutfağa mini bir yazı dizisiyle bakmaya çalışıyorum işte. Popüler deyimi, hüznü, acısıyla o “yangın yeri”ne…

“Dört nala gelip Uzak Asya’dan”…

TDK’da ise öz be öz Türkçe “eş anlamlı”sı “aş damı”nda, “ocaklık”da aranıyor. Ama nafile; çoktan dama atılmış kelimeler. Ocaklık desen… Ocağına incir ağacı mı diktiler, darı mı ektiler bilmem, dumanı üç öğün tütmüyor çoğu evde.

“Dörtnala gelip Uzak Asya’dan” burnunu “mutbagh”a uzatan öz be öz şiirler bile kurtarmıyor damı, ocağı: “Altun oçak başında otlar küler (Altın ocak başında ateşler güler)/Aşlık tolup ev içine kut keler (Ekin, tahıl dolup ev içine bereket gelir) /(…) Kamug bodun tözün aş(k)a yığılur (Bütün halk bu temiz aşa toplanır)”.

Bugünün toplumsal “ekmek derdi”yle dâüssıla bir yana, nostaljiden bile sayılamayacak kadar eski, bir o kadar da hayal sanki. “İş, ekmek, hürriyet” için sokakta toplanmaya çalışanları saymazsak tabii.

Nostaljinin pişirildiği mekândı

Öyleyse bile eskidenmiş, eskiden. Bir zamanlar okulda ezbere, mahallede kıkır kıkır okunan o dizeler misali… Destanlarda bile “Alp Er Tunga öldi /Isız acun (kötü dünya ya da dünya sahipsiz) kaldı /Ödlek öçin aldı (Zaman öcünü aldı)”.

Mutfak nostaljinin en kolay temize çekebilen hafıza mekânları arasındaydı oysa. Nostaljinin pişirildiği yerlerden… Bilhassa geçmişe özlemin her vesileyle parlatılabildiği küçük “kentsoylu” hatıralarda. Çocukluğun sıcacık anılarında “koku”ların, “tat”ların yeri büyük. Hafıza tenceresi…

Sabahları sobanın üzerinde kızarmış ekmek kokusuyla uyananlar, ekmeğe sürülen ev salçasının tadını unutamayanlar, aynı “mahalle”den geldiklerine inanırlardı bu hikâyede. Hatta bazılarımızın pek sevdiği kuşak imtiyazında çıtayı “O kokularla, tatlarla büyümeyenler bizden değildir” diyerek koyanlara bile rastladım.

Dış mihrakların dizi dizi etkisi

Mutfak bir tek yazıda toparlanacak bir mesele değil kuşkusuz. Başka bir dünya… O yüzden yazı dizime de sadece bizi değil dünyayı etkileyen dizi dizi “dış mihraklar”a değinerek başlamak istiyorum. Günahı bizim boynumuza… (Bu mevzuya sonraki yazımda etraflıca değineceğim.)

Sanıyorum ortaokul yıllarıma denk gelen “Tatlı Cadı” dizisi mesela. Bizde dînen “cadı” olabilemediği için ta o yıllarda binbir emekle dışarıdan getirmiş TRT.

Bugün diziden tek hatırladığım “hafıza mekânı” mutfak! Dev kazanlarında erkekleri bir anda durma vraklayan kurbağaya dönüştüren “büyü”ler pişiren cadıların “tatlı” olmasının ilk şartı o; mutfağa kapatılması… Tatlı mı tatlı, cici bici, hamarat aparat, hem de şık şıkırdam Samantha gibi “ev hanımısı” olacak!

Başrol oyuncusunun seçimi

O diziyi “çocukken” bile pek izlemediğim, seyrettiğim kadarını da fazla hatırlamadığım için internete başvuruyorum. Derya deniz… Meğer ta o yıllarda, o “mutfak”ta ne kıyametler kopmuş. 

Samantha dizi için hazırlanan o gösterişli “mutfak seti”nde saniyede çeşit çeşit yemek pişiriyor. İstenen her tarif küçük burnunu oynattığında hazır. (Başrol oyuncusunu burnunu “ağzını açmadan” oynatabilenler arasından seçmişler kesin. Hiç kolay değil, evcek denediğimizde burnumuzdan ziyâde ağzımız oynuyor.)

Maskülen sermayenin hizmetinde

Temizlik de saniyede… Sadece o göreve âmâde uçan süpürge temizliği anında hallediyor. Hollywood korku filmlerinin başrolündeki “cadı”ları durduk yere pembe dizi yapmıyor elbette. Bir taşla çok kuş (cadı)… Dizi “ideolojik” artı değerinden, “ataerki”ne büyülü hizmetinden öte, reklâm anlaşmalarını da uçuruyor.

Tatlı Cadı maskülen sermayenin hizmetinde! Gerek mutfaktaki o dönemin “efsanevi Frigidaire fırın”ı, gerek yepyeni mutfak aletleri her gün, her an gizli reklâm. Bugün kullandığımız “mutfak robotu”nun tasarımı bile her işi anında ve aynı gövdede gören Samantha’dan ilhamladır belki.

“Uçan süpürgeni temizlikte kullan”!

Apaçığı da hemen sonra… Hoover elektrik süpürgesi reklâmı misal. Sloganı “Sihri bırak, elektrikliye geç…”! Ardından rakip firma Electrolux baklayı ağzından çıkarıyor. O slogandaki derin, maskülen mesaj (talimat) pervasızca ortada:

“Artık uçmak için değil, temizlik için modern teknolojiyi kullanın”. Yuh! Dizinin izleyici toplayan karton, animasyon jeneriği, “cıngıl”ı hariç tatlı cadı da süpürgesini uçmak için kullanamıyor zaten. “Senaryo” izin vermiyor çünkü; yuvasına, mutfağa -önlüğünden- bağlı. Artık uçmak, gönlünce oraya buraya konmak filan yok, otur evinde, mutfakta cıvılda…

Öyle parmak gözüne ki Samantha’nın eşi Darrin de gösterişli bir reklâm ajansında çalışıyor! Otoritesini korumak için dilinden düşürmediği talimat ise “Sihir yapmak yasak!” O konuda sözünü pek geçiremese de, sistemin süregelen ataerkil otoritesinin dak(i)ka başı hatırlatıcısı…

Diziyi dublajla Türkiyelileştirmek

Dizi öyle tutuluyor ki 1964-1972 yılları arasında sekiz sezon sürüyor. Lâkin dönemin kadın hakları savunucularının bombardımanına da uğruyor elbette: “En cinsiyetçi yapım”, “kadının potansiyelinin evcilleştirilmesi”… “Orta sınıf hayatını (hayalini) idealize etmesi” de cabası.

Araştırdığımda bizde gösterildiği dönemde öyle tepkilere rastlamıyorum. Ama “Türkçe dublaj” yayınlanan o dizinin dublaj başarısını göklere çıkaran birkaç “not” dikkatimi çekiyor.

Dublajdaki başarısında sadece seslendirmenin değil “çeviri”sinin de büyük payının olduğuna dair bir kurt düşüyor içime: Doğrudan Türkçe’ye çevrilmemiş,  etkisini kuvvetlendirmek için Türkiyelileştirilmiştir de muhtemelen: “Hanım o büyülü elcağızınla yap bakalım bir yaprak sarma…”

Samantha Selma’nın maceraları

Nitekim karşıma 1975 Yeşilçam yapımı “Tatlı Cadının Maceraları” filmi de çıkıyor. Biraz bakıyorum; Samantha Selma, Filiz Akın… Ama pek başarılı değil burnunu oynatırken ağzı da oynuyor. Fikret’le (Uğur Say) evlendikten sonra da itiraf ediyor cadı olduğunu: “Sevgilim ben bir cadıyım…”

Fikret şaşırmıyor bile, ta çocukluğundan bildiği bir şey; “Bütün kadınlar biraz cadıdır!” Samantha Selma tam senaryoya uygun bir tanımlamayla ısrar ediyor, “Yani süpürdüğüm süpürgeyle uçanlardan…”

Fikret ikna olunca yönelttiği ilk soru “Çocuklarımız da cadı mı olacak?” Selma “Tabii ki hayır, cadılarda erkek önemlidir” yanıtını veriyor hemen. O repliğin orijinal senaryoda da öyle olup olmadığını bilmiyorum ama “burası Türkiye”. Ardından Fikret’in ilk talimatı da erkek dünyasıyla aynı kuşkusuz: “Bir daha asla sihir yapma!”

Fikret sihirle müdür oluyor!

Otoritesini koruma çabası bir yana, Türkiye’nin yüzde 99.5’u Müslüman… Öyle cadıyla, büyüyle işleri olmaz! Üç harfiler var sadece (“zam” değil öbürü)… Onlar da maalesef Yeşilçam romantizminin gerçek dışı olduğunu gösteren küçük kanıtlardan.

Alaaddin’in cininin üç dileğine bile tereddütsüz fit olan insan cadıyla evlense…  Aklımdan “yapabileceğimiz” öyle sihirler, büyüler geçiyor ki gerisi lafügüzaf.

Nitekim filmin finali de öyle zaten. Selma ve cadı annesi reklâm sektöründe çalışan Fikret’in mesleğinde yükselmesi için İstanbul’un her yerini çok önemli müşterilerinin ürünleriyle donatıyorlar.

Migros Jet’ten düşen üç elma

Fikret de sihirle müdür oluyor (yarım asır önce de eşinin her yere sokabildiği burnu sayesinde “sihirli” bir şekilde yükselenler varmış demek). Onlar eriyor muratlarına… Gökten üç elma düşüyor (Migros Jet’ten düşmüş muhtemelen); “Pink Lady (Pembe Hanım)”elma (kilosu 104.95 lira), “Golden Elma” (aynı), Granny (Büyükanne) Smith “ekşi elma” ise 99.95.

Uçan Süpürge uluslararası marka

Neyse… Ve neyse ki yıllar sonra tatlı cadıların ev’lenince hemen bıraktığı o uçan süpürgeyi kadın hareketleri bayrak gibi devralıyor. Türkiye’de 30 yıldır mücadelesini sürdüren, ülkeye “Kadın Filmleri Festivali”ni armağan eden “Uçan Süpürge” mesela. Firmalar eskisi gibi reklâmını yap(a)masa da, uluslararası marka…

O öğretici, ailevî, eğlenceli film o dönemde Milliyet Çocuk Dergisi’nin de dikkatini çekiyor. “Tatlı Cadı”nın maceraları haftalık çizgi roman. Çocuklar da “yaramazlık”larını, cadılıklarını, “heriflik”lerini öyle tatlı tatlı yapsınlar tabii.

“Çocuklar Duymasın”ın mutfağı

Velâkin mutfağı pembeye boyayan, mutlu aile köşesi yapan diziler her zaman öyle değil. Hayatın gerçekleri bizim yerli dizilerde bile var bazen. “Çocuklar Duymasın” dizisi mutfağı apayrı bir yere koyuyor misal. Çocukların önünde kavga etmemek için seçilen yer!

Toplumsal gelişmelerden altı yanmış “Taş fırın” erkeğinin yüksek perdeden paniği, öfkeli nidâsıyla da geliyor aklıma: “Mutfaaak!” O da eskidenmiş, eskiden… Dış mihrakların etkisiyle endişe verici oranda artan “Amerikan (açık) mutfak”lar yüzünden bugün kavgalar her yerde, herkesin gözünün önünde yapılıyor.

Külün altındaki “kor”a bakmak

Mutfağa doğrudan yansıyan sosyo-ekonomik gerilimler, “mutfak işleri”yle ilgili alev alev münazaralar, “çatışmalar” hayat kavgasında ayrı bir yer tutuyor elbet. Potansiyel “cadı”ları, öyle “zuhur eden zihniyet”i, eve, mutfağa kapatarak “ıslah etme” hevesi ise eski dizilerde kalmadı maalesef.

Bütün bunlar, mutlak mutfak gerçekliği, maskülen vecizeler, taş fırından taze çıkmış kadim “vecibe”ler ve daha fazlası sonraki yazımda… “Ocaklık”taki, ocaktaki, mangaldaki külün örttüğü “kor”a üfleyelim bakalım bakalım. Altından ne kıvılcımlar çıkacak, küçük periler gibi uçuşacak?

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın