Hem anne, hem baba tarafından dedelerin, büyüğüyle küçüğüyle amcaların, dayıların, eniştelerin subay, “asker kökenli” olduğu bir ortamda büyüdüm. Babam da öyle ama ben doğunca istifa ediyor.
Dedeler, büyük akrabalar İstiklâl Harbi dâhil birçok cephede görev yapmış tabii. Sonraki nesil analar-babalar da hem Kurtuluş Savaşı’nın çocukları, hem de İkinci Dünya Savaşı’nın gençleri… Annemin “kızlık soyadı”yla da paşa babasından miras; “Savaş” çocukları…
Akrabalarımız arasında yok ama bilfiil savaşmaktan yaş farkıyla kurtulan bazıları da Kore Savaşı’na yakalanıyor. İlkokulda oturduğumuz Emek Mahallesi eski 67. Sokak’ın köşesinde Kore gazisi manav amca var. “Koreli Manav” olarak anılıyor.
Bir üst sokakta da Kore kökenli bir aile, “Hanifi amcalar”… Hanifi Amca’nın station dolmuşuyla bazen ailecek pikniğe gidiyoruz. Gazi “Koreli Manav” da aksayan ayağıyla Hanifi Amca’ya meyve-sebze satıyor.
Öyle savaş anısı mı olur!
Aklım az erdiğinde merak ediyorum elbette: “Kim bilir neler görmüşler, ne maceralar yaşamışlar?” Sinemada ağzım açık seyrettiğim, mantar tabancamla, ucuna bağlı tıpası pıtlayan tüfeğimle, oyuncak askerlerimle yeniden çevirdiğim savaş sahnelerini bizzat onlardan dinleyeceğim.
Hüsran! “Heves”im kursağımda… Ne “Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı, ilerle” babından davudî bir giriş nidası, ne o kafiyeli “Asker Duası”; “Minareler süngü, kubbeler miğfer /Camiler kışlamız, müminler asker”, ne de “Kılıcımı vurdum taşa, taş yarıldı baştanbaşa”… Öyle bir tane savaş anlatısı hatırlamıyorum.
Görünür-görünmez yara bereleriyle, dünya savaşlarının belli-belirsiz izleriyle cümleten savaş gazisi sülâle beklediğim o muharebelerden söz etmiyor. Mustafa Kemal ve Atatürk anılarının yanında, savaşla ilgili tek tük yoksunluk hikâyeleri, yiyecek karneleri… Öyle sivil sivil savaş macerası mı olur! İnsan kaç düşman öldürdüğünü filan söyler en azından.
Nefsi savaş filmiyle öldürmek
Ben de ne yapayım, nefsimi bi güzel savaş filmleriyle öldürüyorum. Ama tercihimiz “ecnebi” savaş filmleri. Amcalar yapıyorlar… Bizimkiler figürü-figüranıyla pek öyle değil. Derslerde, her yerlerde anlattıkları için konusunu da biliyoruz. Filmin sonunu da… Bayramlarda Açıkhava sinemalarında gösteriliyor daha çok.
Bizim çekirdek aile de yabancı film gösteren sinemaların müdavimi. Ankara, bilhassa Kızılay, Bahçelievler sinemaları o günlerde harika. Gösterimdeki savaş filmleriyle Resimli-Filmli Dünya Savaş Ansiklopedisi gibi.
Çocuk yaşımda savaş taktiklerinin hepsine hâkimim; evde-sokakta “silahlı tatbikat”ını da yapıyoruz arkadaşlarla… Yıllar sonra kısa dönem askerlikte bile görmediğim “yaygın” eğitim, talim-terbiye o eğitsel filmlerle.
Spartaküs, Ben-Hur, Kleopatra, Jül Sezar’ın ardından Birinci, İkinci Dünya Savaşı filmleri külliyatı… Çoğu üç saat. Doktor Jivago, En Uzun Gün, Kartal Yuvası, Büyük Firar, The Dirty Dozen, Navaro’nun Topları’nı hâlâ ezbere, bir çırpıda sayıyorum.
Meksikalıları pek sevmiyoruz
Kovboy filmleri de var tabii. Ama köyden bozma “kasaba”, bar muharebeleri o kadar heyecan vermiyor. Düellolarda hep John Wayne kazanıyor zaten. Bazen İkinci Dünya Savaşı filmlerinde de oynuyor ama başarısız. Tek tabanca kovboyluk bünyesine sinmiş bir kere. “Emre tâbi” çavuşluğun onu kesmediği belli.
Hem öyle iki dirhem bir çekirdek kovboylar da gerçekçi değil. Kızılderililerle “Uzun Bıçaklar”ın, “Mavi Ceketliler”in savaşları, tüm kahramanların öldüğü Alamo Fedaileri gibi filmler hem heyecanlı, hem gerçek katliamlardan yuvarlama.
Sonunu düşünen kahraman olamaz, düşünmeyen de ölüyor gidiyor bittabi. Alamo’yu koca bir orduyla zapteden Meksikalıları -Zagor’un soylu dostu Çiko hariç- ta oradan sevmiyoruz. Ne beyaz adam, ne saf kan Kızılderili, bizi andırıyorlar.
Öyle benzerlikler Güneş Dil Teorisi’ne bile mevzu oluyor! Mesela Mayalar, Kızılderililer hamama “tamazkal” diyormuş; Apaçi Türkçesiyle “temiz kal” yani… Lâkin Uluslararası Türkçe Olimpiyatları’nda bi onlar yoklar. Manitu’ya taptıkları için bence.
Barış sahneleri çok sıkıcı
Esasında hepsini istisnasız seyrediyoruz. Savaş olsun da kimin savaştığı fazla önemli değil. “Western”de Kızılderilileri, çağdaş savaş filmlerinde ise ilkokulda bize süt tozu veren Amerikalıları ve müttefiklerini tutuyoruz. “Büyük devletler” geçmişte yaptığı katliamları türlü yollarla unutturuyor küçük çocuklara…
Ne kadar çok savaş, çatışma olursa film o kadar heyecanlı. Araya serpilen aşk, barış sahneleri, duygusal yakınlaşmalar vb. tatsız, “Beş Dakika Ara” gibi; nevalemizi yiyoruz. Öpüşme sahnelerinde kıkırdağımız da aklımda kalmış. O da uzun sürmüyor, öpüp savaşa gidiyorlar.
Vampiri çocukluktan öğrenmek
Dehşetli seyirciliğimi, vampir (Christopher Lee’li Kont Dracula), Kurt Adam filmleri, cinai seriler yahut seri cinayetler tamamlıyor. “Sapık” harika mesela; Anthony (Psycho) Perkins de öyle. Hepsi öğretici, ders verici… Halim selim, nazik, sevimli, kendi hâlinde görünen insanlardan ne canavarlar, neler neler çıkıyor!
Şanslı bir çocuğum… Anne-babamın pedagojik sınırları öyle filmleri kapsamıyor. Hepsi serbest. Gerçekçi bir aile nihayetinde. “Kan emicileri, kurt adamları, elde bıçak kadınların peşinde dolaşanları, devletlû seri cinayetleri küçük yaşta görsün, öğrensin çocuk” düşünesindeler belki.
O dönemde en dehşetli, kanlı filmlerde bile herhangi bir yaş sınırlaması da yok zaten. Mozaikleme de henüz icat edilmemiş. “Kan revan” dozajı yönetmenin aile terbiyesine, “El âlem ne der” ayarına emanet.
Bu serbestliğin bir zararı oldu mu bilemem tabii; kendimi o kadar tanımıyorum. Bugün otoritenin aklından geçen, diline vuran her şeyin gösteriminde yaş dâhil sınırlar var. Film icabı olanı yasak. Ama kurguda olan o sınırlar, “vurdulu-kırdılı” hayatta, otoritenin “lafın gelişi icabı” kayan dilinde aşılıyor.
Sığınaktaki musmutlu çocuk
Neyse… Çocuklumuzda bir oyun savaş. Gerçeğine dair ilk hissiyatım ilkokulda… İkinci sınıftayım. Mutluyum, çünkü “Mavi Ceketliler” gibi lacivert, metal düğmeli ceketim, boynumda metal armalı, kordonlu afili kovboy kravatım var. Ve o fiyakalı ceketimin altında “altı kaval üstü şeşhane” duran kısa pantolonumun, gri, uzun, paçası dubleli “baba pantolonu”na dönüşmesi ihtimali…
Okula geldiğimizde farklı bir hava seziyoruz. Bahçede topluyorlar bizi ama bu kez ant içmek ya da üzerine Polio aşısı damlatılmış kesme şeker yemek için değil. Okulumuz eski 3. Cadde’de iki katlı, bodrumlu, müstakil bir “Bahçelievler evi”… Müdürümüz Burhan Gönentür çok ciddi: “Siren çaldığında hızla bodruma ineceksiniz!” Ardından ikinci talimatını ekliyor: “İkinci sirene kadar orada bekleyeceksiniz”.
Sadece 10 Kasımlarda saygı duruşu süresince duyduğumuz İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma sirenler çalıyor. Okulun bodrumuna doluşuyoruz. Sığınağımız orası. Yine mutluyum… Hatta keyfime diyecek yok. Ders kaynamış ve Nazlı yanımda. Kısacık saçları var, kocaman gözleri… Düşmanlar gelirse onu kurtaracağım.
Raptiyeli, battaniyeli sivil savunma
Zaman geçiyor, büyüyoruz. Askeri çıkarmalı Kıbrıs Barış Harekâtı ve çok uzak ihtimalle de olsa Ankara’ya hava saldırısına karşı karartma geceleri… Babamla evin perdelerini, dışarı ışık sızdırmayacak şekilde pencerelere raptediyoruz.
Bazı evler yaz sıcağında battaniyelerle örtmüşler pencerelerini. Sivil savunma seferberliği tamam. Savaşa mânen her gün hazırız da… Devlet meşgul yine, herkes bakıyor başının çaresine.
Geceleri tüm şehir Kıbrıs Barış Harekâtı savaşında soldurulan, tek tük zayıf sokak ışıklarının altında. Sadece kediler görüyor her şeyi… Bir de bozacılarla, o yorgun alışkanlıkla devriye gezen mahalle bekçileri. Işık sızdıran ev gördüklerinde ilki nağmeli narasıyla, ikincisi düdüğüyle uyarıyor.
Her savaşta çocuğa pay düşer
Gece caddeden geçen tek tük arabaların farları mavi huzmeleriyle bir avuç deniz, göl manzarası yaratıyor su birikintilerinde. Defter-kitaplarımızın mavi kap kâğıdı, evlerde ampullere, sokakta farlara kamuflaj malzemesi… (Her savaşta çocuklara da bir pay düşer.)
Bombardıman uçaklarının o yükseklikten maviye kör olduğu söyleniyor. İzmir’de karartmaya, kap kâğıtlarına gerek duyulmuş muydu bilmiyorum. Düşman komşunun bombardıman pilotları kör karanlıkta da gelse, eliyle koymuş gibi bulacak mübadeleden önce ailecek oturdukları mahalleleri.
“Ayşe tatile çıksın”ın şifreleri
“Bir Türk dünyaya bedel” ya fazla ürkmüyor kimse. O gün de, bugün de kim bilir kaç yüz bin kez 24 saatte fethediyoruz Yunanistan’ı… Hem koskoca askerî harekâtı başlatan parola “Ayşe tatile çıksın”… Şirin şirin. “Koş Ali koş” Ali’nin attığı topu (“pas”ı) her defasında tutan, okumalarımızda öyle fişlenen “Tut topu tut” Ayşe’yi ilkokuldan, özel hayatıyla tanıyoruz. Bence sağlam kız.
O yılların incecik, resimli çocuk kitaplarının başkahramanı Ayşe’gül’ün de keyfi hep kekâ zaten. Savaş mavaş nafile; ya tatilde, ya alışverişte, ya parkta… Ayşegül Askerde yahut Ayşegül Savaşta başlıklı macerası yok. “Kızları da Alın Askere” sadece Erkin Koray’ın nağmesi. Dinlerken çok gülüyoruz; büyüdükçe bıyık altından…
Sonra apartmanlarda “sığınak yeri mecburiyeti” de kalkıyor. Ama yurtta ve dünyada barış olduğu için değil. Savaş teknolojisi öyle bodrum, kalorifer dairesi filan tanımadığı, insanları her koşulda öldürmekte, yerin dibine gömmekte her geçen gün daha başarılı olduğu için.
“Korkunç bir göz, fırtınanın gözü”
Büyüyünce savaşın bazen sadece bir “an” olduğunu öğreniyoruz. Her şeyin yakılıp yıkılması, yok olması bir an… Öyle eski filmlerdeki gibi kahraman olma fırsatın da pek yok. Hiroşima ve Nagasaki’ye 6-9 Ağustos 1945’de atılan atom bombalarının yarattığı “o an”ı yıllar sonra anlatan bir çocuktan ve izlediğim filmden şöyle hatırlıyorum:
“Korkunç bir göz… Bir anda patlayan fırtınanın gözü. Ve kör edici ışığı, önce tarifsiz kamaşan, sonra korkuyla (da) kısılan gözbebeklerimizi esir aldı, içimize yerleşti. Kasıp, kavurdu… Kimimiz o an, kimimiz sonra, sanki sırayla öldü. Ben yaşadım ama belleğimde hep o an kaldı.”
6 Eylül 1998’de ölen Japon yönetmen Akira Kurosawa’nın “Ağustosta Rapsodi” filmi de yaşatıyor “o an”ı ve sonrasındaki hayatı: “O gün, kardeşimin saçları döküldü ve utanarak kendini odasına kilitledi. Çıkmadı bir daha dışarı, önündeki kâğıtlara hep o gözü çiziyordu.” Sadece o “göz”ü… Karakalem.
İlk aşamada 200 bin insan ölüyor o iki şehirde. Ardından on binlercesi de zaman içinde ağır ağır, acılar içinde hayatını kaybediyor, kalıcı yaralar alıyor, sakat, “arızalı” kalıyor. Nâzım’ın dizeleri misali, yapayalnız: “Boynuma sarılma gülüm, benden sana geçer ölüm”…
Radyasyon tüm suları zehirlediği için patlamadan “o an” kurtulanlar, son günlerini içi-dışı kavruk bedenlerinde ağır bir susuzluk içinde yaşıyorlar. Son nefeslerini farklı yerlerde, anlarda verirken, on binlerce insanın son sözü benzer: “Su… Çok susadım…”
Bugün o bombanın düştüğü yerde, ölenlerin anısına üzerinde “9 Ağustos 1945. 11.02” yazan mermer bir kaide var. Ve ölenlerin torunları çekilen o susuzluk nedeniyle her ziyaret ettiklerinde o kaideyi bol suyla yuğuyorlar. “Ölmüşlerinin canına değsin…” onlarda da var demek.
“İnsanlar savaşta her şeyi yapar”
Filmde o anıtı ziyaret eden torunlar, eve dönünce ABD’nin “ne büyük düşman” olduğundan dem vuruyorlar haklı olarak. Lâkin o günleri bizzat yaşayan büyükannenin sözleri, onları (belki bizi de) şaşırtıyor:
“Amerika ile ilgili kötü duygularım çok uzun zaman önceydi. Şimdi Amerika’yı ne seviyorum, ne nefret ediyorum. Hepsi savaş yüzündendi. Çok Japon öldü, çok Amerikalı da… İnsanlar ‘her şeyi’ sadece savaşta, kazanmak için yapar. Ve bu sınırsızlık herkese zarar verir, yok eder…”
Barışı savaşarak “teslim almak”
Evet, insanlar savaş için, kazanmak için her şeyi yaparlar! Bu insanlığımızın en büyük imtihanı belki ama sonuç çoğu kez hüsran. Kazanmak, ömrünü uzatmak, otoritesini, saltanatını, duygusal ikbâlini sürdürmek için de, bir anlık Prius zaferleri için de… Hatta bazen savaşa gider gibi oturuyorlar klavyelerin başına, cep telefonlarının tuşuna günlük/gündelik füzelerini yollamak için basıyorlar.
Barışı da savaşarak “teslim almak” istiyorlar; “pes” etsin, omuzları yere gelsin, boynu altında kalsın, boyu posu devrilsin, öylece teslim olsun. Bazısı onunla bile tatmin olmuyor. Ekranlarda her gün görüyoruz öyle çarpışmaları… Trafikte iki dakika önce edindiği düşmanı darbelerle yerde. Yetmez! Üzerine topluca çullanmaya devam.
Yaktığın ağaçtan “zeytin dalı” olmaz
Bakıyorum her fırsatta kundaklanmaya çalışılan barış fidanlarına, ağaçlarına… İzlediğim filmdeki, o hüzünlü rapsodideki bir replik, anlamı gölgede kalan bir manşet gibi beliriyor belleğimde: “Yanmış ağaçlar sonsuza dek kalır, çünkü çürümezler…”
Yakılan ağaçlar, fidanlar -acı, ölümcül bir ders misali- sonsuza kadar kalırlar belki, ama barışın abidesi, güvercinin gagasındaki taze zeytin dalı olamazlar. Anca savaşı, felâketi, ölümü hatırlatırlar, anlatırlar, durma biriken kendi külünde…
KAPAK FOTOĞRAFI: Nagasaki Barış Parkı’na 1978 yılında “Barış Sembolleri Bölgesi” kurulmuş. Çeşitli ülkelerden parka “barış anıtları” gönderilmiş. Eşber Karayalçın’ın fotoğraftaki “Sonsuz” adlı anıtı da orada yer alıyor ve tüm insanlar arasındaki barışı simgeliyor.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.