Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Altın vuruş: Nefret bağımlılarının çok hızlı ve çok hazlı intiharı

Altın vuruş: Nefret bağımlılarının çok hızlı ve çok hazlı intiharı

1995’te İzak Rabin’i tehdit eden 19 yaşındaki Itamar Ben-Gvir, bugün İsrail’in Ulusal Güvenlik Bakanı. Nefret, hızlı haz veren bir uyuşturucu gibi. Her yeni doz daha fazlasını istetiyor. Ama sonunda dozu bir azınlık alacak, bedeli bütün beden ödeyecek.
2

Ekim 1995. On dokuz yaşında, gözlüklü, tombul bir genç kameraların karşısına geçiyor. Elinde bir Cadillac’ın kaput aksesuarı var. Zamanın İsrail başbakanı İzak Rabin’in arabasından sökülmüştür. Genç, ganimetini havaya kaldırıp tehdidini savurur: “Arabana ulaştık, sana da ulaşabiliriz.” Birkaç hafta sonra Rabin, bir barış mitinginin çıkışında faşist bir Yahudi’nin kurşunuyla öldürülür.

O gencin adı Itamar Ben-Gvir. O sıralar, ordunun bile “fazla radikal” bulup kapıdan çevirdiği Itamar, otuz bir yıl sonra İsrail’in silahlarını ve cephanelerini yöneten Ulusal Güvenlik Bakanı oldu. 27 Ekim 2026’da sandığa giden İsrail’in en çok alkışlanan isimlerinden biri.

Serbestiyet’te Yunus Emre Erdölen’in “Bir Katilin Dilemması: İsrail’in Kader Seçimi” başlıklı yazısı, İsrail merkezli nefretin siyasi yükseliş kronolojisini anlatırken, çarpıcı bir belgesel kurgusu olmayı hak eden sürpriz kırılmalara değiniyor. Değerli yazara ilham verici yazısı için teşekkür ederek, bu siyasi kronolojiyi bir bağımlılığın anamnezi olarak okuyabiliriz diye düşündüm. Olup bitenleri sinir sisteminin hikâyesi olarak yazmak istedim. Hızlı hazza alışmış, her seferinde daha yüksek doz isteyen ve dozu artırdıkça kendi bedenini tüketen bir sinir sisteminin hikayesi bu.

Başlayalım:

Beynin ödül sistemini anlatırken ‘dopamin’i ve ‘serotonin’i sıklıkla karşı karşıya koyarız. Bu ayrım bir metafor olarak çok şey söyler. Dopamin “hemen şimdi” der. Dürtüyü kışkırtır, anlık haz verir ve ardından daha fazlasını isteten bir açlık bırakır. Serotonin ise “sonra” der. Ağır işler, sabrı besler, paylaşımcıdır, kalıcı bir lezzet vesilesidir. Dopamin, susuzluğu tuzlu suyla bastırmaya benzer; serotonin pınara kadar yürüme güzelliğine çağırır.

Irkçılığın ve ayrımcılığın beslediği nefret dopaminerjiktir. Bir düşman göstermek, kendisi gibi olmayanları aşağılamak, “biz” ile “onlar” arasına çizgi çekmek insanın içindeki korkuyu güçlülük duygusuna dönüştürür. Ucuzdur, kolay erişilebilir, hızlıdır, hemen ödüllendirir. Kalabalığın alkışı, kameraların ilgisi, “bizden olan”ın sırt sıvazlaması, heyecanlı sloganlar atan holiganların coşkusu. Kendini büyük ve ayrıcalıklı hissetmenin en kestirme yoludur nefrettir.

Çeşitliliğe razı olmak, farklı olanla barış içinde yaşamak ise serotonin etkisine benzer. Hemen ödüllendirmez. Paylaşım ister. İşgal edilmiş topraklar kaybedilebilir, eski söylemleri unutmak göze alınır, düşman diye bellenenin elini sıkmak gerekebilir. Bedelini peşin ödetir ama ödülünü sonraya bırakır.

İzak Rabin ömrünü askeri üniforma içinde geçirmiş bir generaldi; bir barış güvercini değildi. 1993’te Oslo’da Yaser Arafat’la el sıkıştığında, iki devletli bir çözüme giden kademeli bir yolu açıyordu. Filistinlilere bazı bölgelerin kontrolünü devretmeye başladı. Ama nefret bağımlıları ona “İsrail’in ölüm fermanını imzaladı” dediler.

Rabin’in çabası, anlık hazları değil, ertelenmiş huzuru vaad ediyordu; maddi kayıpları, özverileri, öfkeleri unutmayı içeriyordu. Karşılığında Yahudilerle “ötekiler” arasında yavaş yavaş kurulacak bir güven ortamı oluşacaktı. Sabırla, bedel ödeyerek, paylaşarak varılan kalıcı bir mutluluk.

Ne var ki bu çaba dopamin açlığı çeken nefret bağımlılarını memnun etmedi. Oslo’dan beş ay sonra Baruch Goldstein, Ramazan’da ve Purim bayramında, İbrahim Camii’nde secdeye varmış Filistinlilere arkadan ateş açtı; yirmi dokuz insanı katletti. Siyasetçilerin çoğu katliamı kınadı. Dopamin bağımlısı, Kahanistler denen grup ise Goldstein’ın posterlerini evlerinin duvarına astı. Çeşitliliği saygı, kurşunla parçalandı.

Her bağımlılık küçük dozlarla başlar. Kahanistlerin lideri Meir Kahane’nin Kach Partisi 1984 seçimlerinde yüzde 1,2 oy aldı ve Knesset’e tek bir milletvekili soktu. Knesset ırkçı partileri yasakladı, Kach terör örgütü sayıldı ve Kahane 1990’da öldürüldü.

Ama bağımlılık maddesi sokağa bir kez inmişti. Kahane’nin yarım kalan hikâyesini devam ettirmek, kaput aksesuarını kameralara göstererek Rabin’i tehdit eden o gence kaldı: Ben-Gvir
hukuk okudu ve Kahanistlerin gönüllü avukatı oldu. Bir Filistinli aileyi diri diri yakmakla suçlananları savundu. Diri diri yakılan on sekiz aylık Ali bebeğin fotoğrafını düğünde yakıp dans edenleri savundu. Hakkında en az 58 dava açıldı, sekiz kez hüküm giydi, bir gün bile hapis yatmadı. Her beraat, her “bir şey olmaz” hissi, sinir sistemine bir doz daha haz olarak işlendi.

Dopaminin en sinsi özelliği toleranstır. Beyne dopamin girişi arttıkça, beyinde dopamini algılayan reseptörler azalır. Aynı hazzı almak için giderek daha yüksek doza ihtiyaç duyulur (downregulation).

Dün tatmin eden doz bugün yetmez. Önce bir slogan yeter, sonra yumruk gerekir, sonra silah doğrultmak, sonra hapishanelerin etrafına timsahlı hendekler kazma projesi gelir. Kahane’nin yüzde 1,2’si, 2022’de radikal sağ ittifakın yüzde 10’una ve on dört milletvekiline dönüştü.

Netanyahu koltuğunu ve yargılandığı davalardan kaçış yolunu korumak için Ben-Gvir’i Ulusal Güvenlik Bakanlığı’na getirdi. 7 Ekim 2023’te başlayan Gazze soykırımı ise dozun artık ölçülemez hale geldiği nokta oldu. Açlık bir silaha, çocukların ölümü bir istatistiğe, açık soykırım projeleri, yıkılmış şehir fotoğrafları seçim vaadine dönüştü.

Bağımlılık en kolay gençleri yakalar. Hazza açık, duygu regülasyonu henüz olgunlaşmamış bir beyin, “Hemen!” diyen her sese daha kolay kapılır. Bugün İsrail’de 18–21 yaş arası gençlerin yüzde 75’i kendini sağcı, yani milliyetçi olarak tanımlıyor.

Dünyanın pek çok yerinde yaşıtları sola kayarken, İsrailli gençler liselerde Ben-Gvir’i coşkuyla alkışlıyor. Anketlere göre İsrailli Yahudilerin yüzde 82’si Gazzelilerin, yüzde 56’sı İsrail vatandaşı Arapların topraklarından sürülmesini destekliyor.

Bu rakamlar görünüşte ideolojik ama temelde nörolojik verilerdir. İnsanlar, eskiden kapalı kapılar ardında fısıldadıklarını artık kürsüden haykırıyor ve her haykırış alkışla ödüllendiriliyor. Toplum, nefretin verdiği o kısa, sıcak, sarhoş edici hazzı bir kimlik olarak giyiniyor.

Kur’ân, Tekâsür sûresinde bu bağımlılık sarhoşluğunu iki cümlede anlatır: “Çoğaltma hırsı sizi oyalamakta; ta kabirleri ziyaret edinceye kadar” (Tekâsür 102:1–2). Hırs sahipleri, daha çok toprakla, daha çok düşmanla, daha çok intikamla daha çok “biz” olduklarına inanır.

Dopaminin dili, çoğaltma hırsının dilidir: “Yetmedi, daha fazla! Bu da yetmedi, daha da fazla…” Ve sonunda nefret bağımlısı, çoğalttığı şeylerin altında ezilir. Kendini hayattan koparır, kendi ölüsüyle baş başa kalır. Seçtiği her yeni nefret nesnesiyle kendi kabrini ziyaret eder.

Bu, bağımlılığın ilk katmanıdır. Sonrasında bağımlı, nefretin verdiği gücü sever. Nefret ederken duyduğu haklılık hissine sarılır. Sonunda kendi saldırganlığının yol açtığı tepkilerden yeni mağduriyetler üretmeye başlar. Mağduriyetler de yeni nefret halkalarının bahanesi olur. Bağımlılık kendi yakıtını kendisi üretir. Düşman ne kadar büyürse haklılık duygusu o kadar kuvvetlenir.

Haklılık duygusu ne kadar kuvvetlenirse şiddetin sınırları o kadar genişler. Şiddet genişledikçe “düşmanlar”dan gelen öfke artar. Artan öfke başlangıçtaki düşman anlatısına yeni kanıtlar sağlar.

Siyonist aktörler bu döngüye dair tüm eleştirileri dünyanın gözüne “antisemitism” olarak sokar. Siyonizm kendi antisemitistlerini üretir. Artık döngü tamamlanmıştır. Utanmaları beklenirken sadece utandırırlar. (Meraklısına not: Yahudi bilim adamı Norman G. Finkelstein’ın “Küstahlığın Ötesinde—Anti-Semitizm Sektörü ve Tarihin Suistimali (Timaş Yayınları) bu konuda hayli malzeme veriyor.)

Bu bağımlılığın seyri siyasi düzlemi aşar. Şu sıralar seçime giden İsrail’de iktidar ile muhalefet arasındaki ihtilaf, bağımlılık yapan nefretin kendisi değil, nefretin ambalajıdır. Muhalefet, iktidara karşı çıkarken nefretin kendisini değil, nefretin görüntüsünü öne sürüyor.

Daha temiz bir katliam istiyorlar; bazı şeylerin perde arkasında yapılmasını uygun buluyorlar. Ben-Gvir’e kızgınlıkları, kendi içlerinden geçeni, sahnede, utanmadan söylemesinden kaynaklanıyor. Aynı yerde duruyorlar: Biri maddeyi saf haliyle kullanıyor, öbürü filtreleyerek. Bırakmayı göze alan yok çünkü kimse yoksunluğun acısını göze alamıyor.

Bağımlılığın sonuçlarından biri bağımlının kendini dış dünyadan soyutlamasıdır. İlişkileri keser, aileden uzaklaşır, kendi odasına kapanır ve kendini terk edilmiş hisseder. Terk edilmişlik hissi de dünyanın ona haksızlık yaptığı söylemini besler ve daha yüksek nefret dozlarına acıktırır.

Netanyahu ve yandaşı nefret bağımlıları, şu anda kendi elleriyle ürettikleri ve giderek yükselen Yahudilere yönelik nefretin keyfini çıkarıyor olmalılar: “Madem herkes bizden nefret ediyor, o halde biz saldırmakta haklıyız!” Bağımlı, her geçici doyumla birlikte, daha yüksek doz isteyen yeni bir açlığın eşiğine gelir. Kehanet kendini gerçekleştirir; dünyada bu kadar sözüm ona antisemitist varsa, daha da saldırgan olmaktan başka seçenekleri yoktur.

Avrupa ülkeleri sırayla giriş yasakları koyuyor, Amerika’da halk mesafe koyuyor. Dünya Yahudi Kongresi Başkanı Ron Lauder, sıkı bir Siyonist olmasına rağmen İsrail’deki evini sattığını açıkladı; ülkeyi “muz cumhuriyeti” diye azarladı, İsrail’in Batı’yı tamamen kaybettiğini söyledi. Bağımlının kapısını en son çalan, en sadık dostudur. O da gidince oda bütünüyle karanlığa gömülür.

Bağımlılık dünyasında acı bir deyim vardır: “Altın Vuruş”(Golden Shut) Madde kullanımı öyle bir noktaya varır ki, beynin istediği doz artık beden için öldürücüdür. Son haz, son nefestir.

İsrail’in bu sona doğru gittiği artık herkese açık. Ne var ki bu altın vuruş da tuhaf ve korkunç bedeliyle tamamlanacak: Dozu bir azınlık alacak, bedeli bütün beden ödeyecek.

Altın vuruş öncesi son dozun faturası önce Gazze’nin çocuklarına kesildi; sonra İsrail vatandaşı Araplara, sonra Rabin’i hatırlayan, Gazze için sesini yükselttiği için ülkeyi terk etmek zorunda kalan, insan hakları için yürüyen hahamlara ve vicdanlı Yahudilere.

Bu yazı Yahudi karşıtı bir yazı değil; Yahudileşme karşıtı bir yazıdır. Yahudileşme sadece Yahudilerin sorunu değildir. “Yahudileşme” evrensel bir sapma çekirdeğidir. Kimi Müslüman ilahiyatçıların ve siyasal Müslümancıların bizim kuşağımıza ezberlettiği “Yahudiler lanetli kavimdir” çıkarımı, paradoksal biçimde tam bir Yahudileşme tavrıdır. Bu söyleme bir de Kur’ân’ı kefil yapmak, ırkçılığını kutsala dayayan Siyonizm’in algoritmasının tam tamına benimsenmesidir.

Bir kavmi doğuştan üstün görmekle, bir kavmi doğuştan lanetli görmek aynı tavırdır ve Yahudileşmenin başlangıç ilkesidir. Oysa lanetlenmeye konu edilmeyi hak eden tavırdır; çünkü tavır bir seçimdir; kavim seçim değildir.
Yahudileşme tavrı; dinini, milliyetini, cinsiyetini, mezhebini, cemaatini, tarikatını ayrıcalık ve üstünlük sebebi sayan/sanan şeytani dürtünün kurbanı olmaya aday her insanın her toplumun sorunudur.

Başlangıcı ise meşhur İblis savunmasıdır: “Ben ateştenim, Âdem topraktan, o halde ben üstünüm!” Bu cümle, hiç yabancımız değildir; son derece tanıdıktır. “Ateş” kelimesi yerine “Türk” “Müslüman” “Sünni” “Nakşî” gibi kelimeler konduğunda, oldukça tanıdık cümleler çıkacaktır.
Sorun dışarıdaki “ötekiler” değil, içimizdeki nefret çekirdeğinin hızlı hazzıdır.

Şu halde, Gazze’de işlenen suçlar, sadece “insanlık suçu” değildir, “insanlığın suçu”dur. İnsan olan herkesin uygun koşullarda ortaya koyabileceği ve kolayca ve ne yazık ki şiddetlendikçe kendini meşrulaştıracak enstrümanlar üreten bir sapmadır. Hiçbir insan bu sapmaya karşı bağışık değildir.

Her bağımlılıktan çıkışın ilk adımı aynıdır: Adını koymak. Nefretin hazzını güç sanan bir toplumun, aldığı şeyin bir zehir olduğunu görmesi. Peşin ödüllere alışmış bir toplum sadece sonunu çabuklaştırır.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın