Ermenistan turuErmenistan turu
Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / İKİNCİ EL ZAMAN YEŞİL İNSANIN SONU-1

İKİNCİ EL ZAMAN YEŞİL İNSANIN SONU-1

Sovyetler yıkıldı ama onun yetiştirdiği “kızıl insan” ortadan kalkmadı. Türkiye’de de mağduriyetten iktidara uzanmış bir insan tipi var: “Yeşil insan.” Rusların hikâyesi bize kendimizi ne kadar anlatıyor?

“İslam bir sevinçti kaplardı içimizi”
Sezai Karakoç / Çocukluğumuz

“Bize kimse özgürlüğü öğretmemişti. Sadece özgürlük adına ölmeyi öğretmişlerdi.”
Svetlana Alekseyeviç / İkinci El Zaman Kızıl İnsanın Sonu

Muhafazakâr kesimin düşünce kulesinin güçlü sütunlarından Cemil Meriç, Mağaradakiler kitabında Dostoyevski’den bahsederken, “Biz Balzac’tan fazla Dosto’ya yakınız. Acılarımızla, zilletlerimizle, hayal kırıklıklarımızla” der. Ruslarla olan benzerliğimiz ancak bu kadar güzel tanımlanabilirdi. Cemil Meriç’in Balzac’a hayranlığını, ondan çeviriler yaptığını ve Fransız edebiyatına olan hâkimiyetini düşününce söyledikleri daha da anlam kazanıyor. Meriç devamında şöyle diyor: “Dosto’yu anlayabilir miyiz? Evet. Hem de Batı’nın bütün romancılarından çok. 1968’den beri kurbanı veya seyircisi olduğumuz trajediyi, bütün çıplaklığı, bütün eziciliği ile Ecinniler’de yaşıyoruz. Sosyalizm, anarşizm, batıcılık… Dosto, bütün dertlerimiz üstünde düşünmüş.”

Rus edebiyatında kendimize dair çok şey bulacağımız tek yazar Dostoyevski değil. Gogol’dan Tolstoy’a, Leskov’dan Çehov’a, Bulgakov’dan günümüz yazarları Pelevin, Şişkin, Ulitskaya ve Sorokin’e kadar Rus edebiyatının içinde dolaşırken kendimizle karşılaşmaktan kurtulamayız. Ecinniler için söylenen “Romandaki isimleri değiştirince olay Türkiye’de geçiyor” sözünü Rus klasiklerinden hangisine uygulasanız benzer bir sonuçla karşılaşırsınız. Rus edebiyatındaki hayatlar ve karakterler bize o kadar benzer ki insan okurken şaşırıp kalıyor. Batılılaşmaya inananlarımızla bu fikre karşı çıkanlarımız bile aynı ruh ve fikir dünyasının insanları sanki. Muhaliflerimiz oradan gelmiş gibi. Din adamlarımız, dindarlarımız da sanki aynı kalıptan çıkmış. Çünkü bu edebiyatta insanlar ve hayatlar kadar, onları biçimlendiren tarihsel hafıza, büyük idealler ve hayal kırıklıkları da bize benziyor.

Bizi birbirimize yaklaştıran şey coğrafyalarımızın birbirine benzemesi değil. Bizi benzer kılan, Rusların da bizim gibi kendilerini insanlığın kaderinden sorumlu hissetmeleri. Dünyanın geleceğine kayıtsız kalamamak, insanlığı kurtarma hevesi ve tarihin gidişatına yön verme arzusu iki halkı da her büyük çarpışmanın içinde tutmuş. Ne kendileri dünyanın gidişatından uzak durabilmişler ne de düşmanları onları rahat bırakmış. Öyle ki zamanla düşmansız kalmayı bile bekalarına yönelik bir tehdit gibi görmüşler. Çünkü öteki, mücadele ettikleri biri olmanın ötesinde onları ayakta tutan, kimliklerini tahkim eden ve ilerlemeye zorlayan bir motivasyon olmuş.

Zafer, çarpışma, düşman ve öteki etrafında kurulan bu tarih, beraberinde iki halkı da birer yas toplumuna dönüştürmüş. Çünkü kendilerini insanlığın kaderinden sorumlu gören toplumlar için yenilgi, bir savaşın kaybedilmesinden öte, kendi varlıklarına yükledikleri büyük anlamın da sarsılması demek. Bu noktada artık “onlar” ile “biz”i ayırmak zorlaşıyor. Geçmiş, zaferler kadar acıların, yok oluşların ve yeniden ayağa kalkışların da tarihi olmuş. Mazilerimiz gurur verici olduğu kadar hüzün, buhran ve hayal kırıklıklarıyla dolu. Acılarımıza düğümler atmış, yas tutmayı bir türlü kabullenememişiz. Tarihi bir bilim olarak okurken bile yenilgilerimizi ve hatalarımızı görmezden gelmişiz. Mağlubiyetlerin canımızı fazla yaktığı çağlarda gözlerimizi kapatıp kulaklarımızı tıkayarak o dönemleri hızlıca geçmişiz. Uğradığımız bozgunları edebiyata gömmüş, o bozgunların içinden büyük mücadeleler veren şehitler ve kahramanlar çıkararak acımızın üstesinden gelmeye çalışmışız.

Geçmişi böyle okuyunca yaşadıklarımızdan ders çıkarmak yerine onları tekrar yaşamışız. Hem Ruslar hem biz, kısa aralıklarla aynı duvara başka başka heyecanlarla yeniden çarpmışız. Dün başımıza geleni unutup bugün yeni bir umutla aynı hayata atılmışız.

Yası da coşkuyu da zirvede yaşayan, yok sayılmayı kabullenmeyen Ruslarla benzerliğimizi en çıplak hâliyle gösteren eserlerden biri Svetlana Alekseyeviç’in “İkinci El Zaman Kızıl İnsanın Sonu” kitabı. 2015 Nobel Edebiyat Ödülü’nün sahibi Alekseyeviç, durup üzerinde düşünmediğimiz bu esriklik hâline, felakete koşarken bile kendisini büyük bir hikâyenin parçası sanan insana ayna tutuyor. Sovyetlerin yıkılışının geride yalnızca çökmüş bir devlet bırakmadığını, bir insan tipinin de zamanını bitirdiğini anlatıyor. Alekseyeviç ona “kızıl insan” diyor.

Alekseyeviç’in “kızıl insan” dediği yalnızca komünist ya da Sovyet vatandaşı değil. Bir rejimin uzun yıllar boyunca yetiştirdiği insan tipi. Büyük ideallere inanan, kendisini kendi hayatından daha büyük bir davanın parçası gören, dünyayı değiştirmekle yetinmeyip insanlığın kaderine yön vermek isteyen bir insan. Para kazanmayı, mülk edinmeyi, rahat yaşamayı küçümsemesi öğretilmiş, fedakârlığı, mücadeleyi, kahramanlığı ve gerektiğinde bir fikir uğruna ölmeyi hayatın en yüce değerleri saymış. Ama küçümsemesi öğretilen şeyler hiçbir zaman bütünüyle arzusunun dışına çıkmamış. Kot pantolon karaborsada bir aylık maaşa satılmış, Beatles plakları eski röntgen filmlerinin üzerine kaydedilip gizlice dinlenmiş, insanlar on yıllarca salam kuyruklarında beklemiş. Rejime karşı çıkanlar bile aynı dünyanın içinden çıkmış. Altmışların, yetmişlerin mutfaklarında gece yarılarına kadar yasaklı şiirler okuyup özgürlüğü hayal eden aydınlar da büyük bir fikir için yaşamış, gündelik hayatın konforuna sırt çevirmiş. Sonra Sovyetler yıkılıyor. Rejim ortadan kalkıyor ama onun yetiştirdiği insan ortadan kalkmıyor.

Dün insanlığın geleceğini konuşanların önüne bugün para, ev, araba, maaş ve tüketim çıkıyor. Vitrinler bir anda yüz çeşit salamla doluyor ama çoğu insan onları alacak parayı bulamıyor. Beklenen özgürlük gelmiş ama salam olarak gelmiş. Mutfaklarda hayal edilen şiirdi, gelen ise piyasa. Bazıları yeni hayata karışıyor, bazıları eski dünyaya tutunuyor. Stalin döneminde “halk düşmanı” diye tutuklanıp işkence görmüş, yıllar sonra aklanıp yeniden partisine dönmüş yaşlı bir komünist, kendisine bunu yapan düzene sadakatini hiç bırakmıyor. Bazıları içinse inancın bitmesi hayatın bitmesi demek. Ağustos 1991’de Birliği kurtarmak isteyen darbe girişimi çöktüğünde, İkinci Dünya Savaşı’nda savaşmış, genelkurmay başkanlığına yükselmiş Mareşal Ahromeyev Kremlin’deki odasında kendini asıyor. Bıraktığı notta ömrünü adadığı her şeyin yıkıldığını yazıyor. Alekseyeviç’in “Bize kimse özgürlüğü öğretmemişti. Sadece özgürlük adına ölmeyi öğretmişlerdi” sözü tam da bu trajediyi anlatıyor. Kızıl insan özgürlük uğruna ölmeyi biliyor ama özgür bir insan olarak yaşamayı bilmiyor. Ait olduğu zaman bitince nereye gideceğini bilemiyor.

Bu insanın en can yakıcı hâllerinden biri, Rusya’nın yaşayan büyük yazarlarından Lyudmila Ulitskaya’nın Türkçede Yeşil Otağ adıyla yayımlanan romanında da karşımıza çıkıyor. Ülkemizde yeterince karşılık bulamamış olsa da Ulitskaya, görmezden geldiğimiz öteki insanın saklı yanını göstermekte Dostoyevski’den geri kalmayan bir usta. Roman, Alekseyeviç’in kitabıyla benzer bir temayı işliyor. Moskova’da aynı okulda büyüyen üç arkadaşın, edebiyat sevgisiyle başlayıp muhalifliğe, takibata ve sürgüne varan hayatlarını Stalin sonrası yılların içinden anlatıyor. Alekseyeviç’in tanıklıklarla yaptığını Ulitskaya romanla yapıyor, dönemin insanın içine nasıl yerleştiğini gösteriyor. Yeşil Otağ ismi ise bizim için adeta kaderin bir cilvesi. İleride anlatacağımız yeşil insanın kendini nispet ettiği her şeyi işaret edercesine Türkçeye çevrilmiş.

Roman dönemin fotoğrafını verip beklenmedik bir soruyla açılıyor. Mart 1953. İnsanlar evlerinde, iş yerlerinde radyonun başına toplanmış. Spikerin sesi her zamankinden ağır, her zamankinden yavaş. Stalin’in öldüğünü duyuruyor. Ama okuru asıl çarpan ölüm haberi değil. Odadakilerden birinin ağzından dökülen o çaresiz soru: “Şimdi ne yapacağız?”

İlk bakışta “Şimdi ne yapacağız?” bir taraftarın, bir partilinin üzüntüyle, şok hâliyle sorduğu bir soru gibi görünüyor. Oysa derine indiğimizde bu sorunun çok daha fazlasını taşıdığını görüyoruz. Zira kızıl insan bütün hayatını insanlığı kurtaracak, yeryüzünde eşit ve adil bir dünya kuracak büyük bir davanın içinde anlamlandırmıştı. “Şimdi ne yapacağız?”sorusu, o büyük hikâyenin sekteye uğrayabileceğini ilk kez sezen bir insanın sorusu. Bilinçaltının diplerinden çıkıp kelimelere dökülen kaygılar ve titreyen ego.

Kırk yıl sonra Sovyetler yıkıldığında aynı soru bu kez bütün bir ülkenin ağzından dökülüyor. Alekseyeviç’in “ikinci el zaman” dediği, işte o yıkımdan sonraki dönemin teşhisi. Rusya’nın her köşesinde Batı’dan gelen kullanılmış giysilerin satıldığı dükkânlar açılıyor. Sovyet insanı yıllarca hayal ettiği Batı’ya önce başkalarının eskittiği kıyafetlerle dokunuyor. Fikirler de öyle. Bir yanda Batı’dan hazır alınan kapitalizm ve tüketim, öte yanda raftan indirilen imparatorluk, Stalin özlemi, büyük devlet hayali. İnsanlar kendilerine ait bir zaman kuramıyor. Çünkü yeni bir dünya kurmak için gerekli olan düşünceyi, ahlakı ve kurumları üretmek yerine, yıkılan dünyanın alışkanlıklarıyla kendilerine sunulan yeni dünyanın imkânlarını bir araya getirerek yaşamaya çalışıyorlar. Gelecek yerine geçmişe bakan, yeni hiçbir şeyin üretilmediği, herkesin başka bir zamanın artıklarıyla yaşadığı bir zaman.

“Şimdi ne yapacağız?” sorusu da ikinci el zamanı yaşamak da Rusların olduğu kadar bizim de meselemiz. Onlarda kızıl olan bizde yeşil. Bizim coğrafyamızda da büyük bir hikâyeye inanmış, hayatını o hikâyenin içinde anlamlandırmış, sevinciyle, öfkesiyle, mağduriyetiyle, sonunda da iktidarıyla o hikâyeyi yaşamış bir insan tipi var. Yeşil insan… Yeşil, onun mitik bilincinin ve varlığının simgesi. Ulitskaya’nın romanının adındaki cilve de yeşil insanı tanıdıkça daha iyi anlaşılacak. Peki kim bu yeşil insan?

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın