Son yıllardaki gelişmeler gösterdi ki, Türkiye’ye dışarıdan zarar verebilirler ama yıkamazlar; fakat dış tehdit içerideki işbirlikçileriyle birleştiğinde ülkeyi parçalayabilir, toplumsal bütünlüğü bozabilirler.
17 Şubat 2016 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan bir hükümet genelgesiyle, yetkili amirlere, “terörist örgütlere destek veren” kamu personelini izleyip işlem yapma yetkisi veriliyor. 2000 yılında Ecevit hükümeti aynı muhtevayı bu defa “irticacı memurlar”la ilgili olarak kağıda döken bir kanun kuvvetinde kararname hazırlamış, fakat zamanın cumhurbaşkanı Sezer, insan haklarına ve hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle kararnamenin yürürlüğe girmesine izin vermemişti.
Trabzonspor Anadolu kalkışmasının öncüsü olmak istiyor ya da kendini öyle görüyorsa Salih’in hakeme çektiği kırmızı karta adını yazdırmalıdır. İsyan odur, anlamlı olan odur, felsefe taşıyan tavır odur. Trabzonspor’un başkaldırı ruhu dediği şeyin altını çizecek karakter o kırmızı kartın hakeme gösterilmesinde gizlidir.
Terör, terör örgütü, terör saldırısı vb söyleminden bıktım. Evet, öyle; ama bu “polisiye” deyimler çok daha derin bir gerçekliğin üstünü örtmeye de yarıyor. Türkiye’nin insanları, toplum olarak da, tek tek bireyler olarak da, bu gerçeklikle yüzleşmek, vicdanî bir hesaplaşmaya girmek zorunda. Böyle bir fiilin ve böyle bir failin hiçbir ahlâk öğretisinde yeri yok. Abdülbaki Sömer (Zinar Raperin, Salih Neccar) silâhsız insanları bilerek, isteyerek, topluca öldürebilen soğukkanlı bir kâtil, bir câni olarak karşımızda duruyor.
PYD’nin fikirleri PKK’dan farklı değil. İzledikleri yöntemler farklı olabilir. Bununla birlikte Türkiye, Irak ve İran’da aynı gerilla savaşını kullanıyorlar. Suriye’de ise Afrin ve Kobani’de daimi orduları var. Hazırlık kampları, silahları vesaire var. Alenen, gizlenmiyorlar. Fakat ideolojileri ve doğrultuları aynı. Bir fark yok.