Dünya yeni bir döneme girmiş eğiliminde, önceden kimsenin öngörmediği gelişmeler vuku buluyor, bir anda varolan dengeler altüst oluveriyor. Kimse aralarında ölümcül rekabet ve husumetin sürdüğü Amerika ve Rusya’nın aynı çizgide buluşabileceğini, Amerika’nın neredeyse saraheten sırtını Avrupa’ya döneceğini tahmin etmiyordu.
Bütün bunlar oldu. Trump’ın 2025’te ABD’nin başına geçmesiyle ABD-AB ilişkileri yeni bir mecraya girmiş oldu. Trump, kararlılık gösterirse NATO başta olmak üzere Avrupa ve İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana süren ABD-Avrupa ilişkileri değişmiş olacak.
Bu arada Türkiye de, beklenmedik gelişmelerden istifade ederek AB ile yeni bir ilişkiler sürecinin başlatılabileceğini düşünüyor. Türkiye’nin temel tezine göre, Türkiye’nin içinde yer almadığı bir Avrupa’nın birlik sağlaması, hatta güvenliğini koruması mümkün değldir, bu bize iki taraf arasındaki ilişkilere yeniden bakmamızı gerektiren bir duruma işeret ediyor.
Avrupa Birliği ile ilgili Türkiye de üç ayrı bakış açısından bahsetmek mümkün: a. Devletin bakışı; b. Hükümetlerin veya başka bir deyişle iktidardaki partilerin ve bunların doğrultusunda hareket eden aydınların bakışı; c. Halkın bakışı. (Bkz. Ali Bulaç, Avrupa Birliği ve Türkiye, Eylül y. İstanbul-2001.)
Söz konusu üç bakış üç ayrı Avrupa Birliği algısını ifae eder. 1960’larda müracaat ettiğinde, o zamanlarda Türkiye’nin dış politikasının yönlendirici bir parametresi vardı: Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren içeride Kürtler ve dindarlar (irtica) yeni rejimin “ötekileri” ilan edilmişti, dışarıdaki öteki ise Yunanistan’dı. Bu çerçevede Türkiye şöyle bir politika izliyordu: Yunanistan’dan bir adım önde, Araplardan bir adım geriden hareket etmek. Yunanistan Avrupa Birliğine müracaat edince, Türkiye de geç kalmadan üyelik için müracaat etti, bu konuda geç kalmıştı. O zaman Avrupa Birliği yoktu, Ortak Pazar vardı.
Devletin Avrupa Birliğine bakışını belirleyen iki husustan biri devletin kendini ağır baskı altında hissetmesidir. Baskı ABD’den kaynaklanıyordu. ABD’ye göre Türkiye’nin AB’ye olması ne Türkiye’nin ne AB’nin tercihlerine bırakılmıştı, ABD’nin stratejik çıkarlarıyla ilgilidir. ABD, bu ve benzer mülahazalarla güvenlik Türkiye’yi Avrupa Birliğine üye olmayı zorluyordu.
Hakikatte devletin Avrupa Birliğine üye olmak gibi bir düşüncesi yok, hiçbir zaman da olmamıştır, bundan sonra olacağı da şüphelidir. Öyle de olsa, ismi konulmayan, açıktan telaffuz edilmeyen iki taraf arasında bir kontrat söz konusudur: Bu lisan-ı hal mukaveleye göre Avrupa Birliği Türkiye’yi tam üye almayacağını bildiği halde “alacakmış” gibi görünüyor, Türkiye tarafı da AB’ye sahiden girmeye hiç niyeti olmadığı halde “girecekmiş” veya “girmek istiyormuş” gibi hareket ediyor. AB, Türkiye’yi tam üye alamaz çünkü Almanya’dan da kalabalık nüfus potansiyeliyle karar mekanizmalarında söz sahibi olacak, bundan daha önemlisi Türkiye, AB içinde Amerika’nın Truva atı rolü oynayacaktır. Türkiye de AB üye olmayı istemez, zira böyle bir durumda Kemalizmin ilke ve devlet algısından vazgeçmiş olacak. Mustafa Kemal “batıya rağmen batıcı”ydı, batıyı model almıştı ama batıdan noşlanmazdı.
Aydın zümrenin bir cenahının konuya bakışı farklıdır. Bir bölüm aydına göre, AB büyük bir medeniyet projesidir, Türkiye iki yüz senedir bu yolda çaba gösteriyor, AB üyeliği bir bakıma zorunludur, bu süreç Avrupalılaşma, asrileşme, batılılaşma veya modernleşme sürecinin varabileceği nihai duraktır, bundan geri dönülemez. Ancak bu sayede 1839’da Tanzimat’la başlamış olan süreç tamamlanacaktır.
İkinci kategoride yer alan aydınların öne sürdüğüne göre, Türkiye değişim projesini kendi iç dinamikleriyle gerçekleştiremez, ancak dışardan bir tazyik geldiği zaman refomlar yapılabilir, standartlarımız iyileştirilebilir. Binaaenaleyh biz Kopenhag kriterlerinin ihtiva ettiği refomların gerekli kıldığı değişimleri iç dinamiklerimizle gerçekleştiremediğimize göre AB’ye üye olmaktan başka seçenek yoktur.
İç dinamiklerin yetersizliği fikri Tanzimat’tan bu yana aydın zihni üzerinde etkilidir, Tanzimatçılardan Fuat Paşa bunu veciz bir benzetmeyle ifade etmişti: Paşa’ya göre kuvvet ya aşağıdan gelir veya yukarıdan. Bizde aşağıdan kuvvet gelmiyor, halk herhangi bir değişim talebinde bulunmuyor, yukarıdan gelen kuvvet ise eziyor, çünkü kuvvet devlette ve bürokratik zümrelerin elinde toplanmıştır. Bu durumda papuçcu yöntemini kullanmaktan başka çare yok. Papuççu imal ettiği ayakkabıya yandan yandan vurur. Bizim da yandan gelecek kuvveti dışarıda arama mecburiyetimiz var. Yani değişim ve iktidar için dışarıdan mesela İngilizlerden, Fransızlardan veya Ruslar’dan destek alarak iç değişimi yapabiliriz.
Bu mülahazalarla Tanzimat paşalarının her birisinin dayandığı bir ülke oldu, kimisi İngiliz taraftarıydı, kimisi Fransız. Fuat Paşa ve diğer paşaların halka itimatları yoktu, Meşrutyetçiler ve Cumhuriyetçiler de aynı fikirdeydi. Türk aydını “Meksika aydını”yla benzerlikler gösterir, “Meksika aydını sendromu”na yakalanan aydın kendi aklıyla düşünmeyi denemez, zihin konforu herşeyin iktibas veya transferlerle kolayca çözülebileceğini sanır. Bu zihin temebeli aydınlara göre tek çıkış yolu Amerika’yı olduğu gibi taklid etmek, her ne düşünülmesi gerekiyorsa, batı ve Amerika düşünmüş, Meksika, düşünüleni olduğu gibi iktibas ederse kurtulur. Meksika ve Türkiye aydınlarına göre kanunlar, mevzuat, giyim kuşam, idare, sosyo politik ve ekonomik kurumlar gibi düşünce de iktibas ve tercüme edilebilir, edilmeli.
Yeni durumda konuya artık konformist zihinle bakılmıyor, eğer ABD ile Avrupa arası açılırsa –Trump bunun sinyallerini veriyor-, Türkiye Avrupa açısından önem kazanacak ve belki telaffuz edilmeyen mukavelenin bazı maddelerinden sarf-ı nazar edilecek.
Avrupa eski liberal veya sosyal demokrat Avrupa olmaktan uzaklaşıp sağcılaşıyor, otoriter bir kimliğe doğru evriliyor, bu Türkiye için de pek uygun bir pozisyondur. Türkiye’nin mevcut pozisyonu ve geleceği ilişkin eğilimi Avrupa’nın yönelimiyle örtüşme halinde.
1989’da Sovyetler Birliği dağılıp Varşova Paktı’na son verildiğinde Türkiye, NATO’nun da dağılacağı varsayımından hareketle “merkez ülke” fikrine sarılıp, Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya’da belirleyici rol oynayabileceğini düşünüp, Neo Osmanlı politikalar takip etmeye başladı. Bu öngörü yanlış çıktı, NATO dağılmadı, 21. Yüzyılın başlarından itibaren takip ettiği Neo Osmanlı politikaları bölgeye felaket getirdi.
Şimdi yeni bir döneme giriyoruz; umarım geçmişteki papuççu paşaların ve dünün Neo Osmanlıcıların hatasına düşülmez, ülkenin ve bölgenin tamamını içine alan gerçekçi ve akli politikalar takip edilir.