Adalet peşinde

Kohlhaas, satmak için götürdüğü atların alıkonulmak istenmesi gibi utanmazca bir istemi hayretle karşılar ama yine de sorun çıkarmaz. Uşaklarından Herse’yi iki atına göz kulak olması için orada bırakır, diğer atlarını önüne katarak Leipzig panayırına doğru yola çıkar.

19. yüzyılın etkileyici Alman yazarlarından Heinrich von Kleist’ın uzun bir öyküsü olan “Michael Kohlhaas” (*) ilk kez 1810 yılında yayınlandı. Eski bir vekayinameden alınan ve 16. yüzyılın ortalarında Saksonya’da yaşanmış gerçek bir olaya dayanan bu eser, insanı “adalet”, “hukuk”, “devlet” ve “hak” gibi bugün de sıklıkla tartıştığımız temel kavramlar üzerinde uzun boylu düşünmeye sevk ediyor.   

Havel Nehri kıyılarında yaşayan, kendi halinde bir at satıcısıdır Kohlhaas; dürüst bir tüccar, iyi bir eş, örnek bir babadır. Çevresinde adından hep saygı ve sevgiyle söz edilir; yardımseverdir, dürüsttür, hakperesttir. Adalet, onun düşüncelerine ve eylemlerine yön veren temel ilkedir. Ne var ki adalete yaptığı aşırı vurgu onun hayatını yıkar geçer; “adalet duygusu, onu katil ve haydut” yapar. (s. 9)

Kohlhaas’ın hayatını alt üst eden olaylar, onun birbirinden güzel ve tüyleri pırıl pırıl parlayan besili atlarını satmak için Leipzig’e doğru yola çıkmasıyla başlar. Elbe Nehri’ne varır, Saksonya topraklarında görkemli bir şatonun önünden geçerken karşısına daha önce hiç görmediği bir sınır bariyeri çıkar. Sınır bekçisi, bunun hükümdar tarafından bu toprakların sahibi asilzade Wenkel von Tronka’ya verilmiş bir imtiyaz olduğunu söyler.

Kohlhaas parayı öder. Tam yola koyulmak üzereyken bu kez şatonun kâhyasınca durdurulur. Kâhya, ona “geçiş belgesi”nin olup olmadığını sorar. At taciri şaşırır, bu pazara sekizinci defadır gittiğini, hiç birinde kendisinden belge istenmediğini belirtir ve asilzadeyle görüşmek ister. Kâhya, onu misafirleriyle eğlenmekte olan asilzadenin huzuruna çıkarır. Kohlhaas, at ticareti yaptığı için mevzuatı iyi bildiğini ve mevzuatta böyle bir hüküm bulunmadığını ifade eder. Ancak ona, yeni bir kararnamenin çıktığı ve belge olmadan geçmesine olanak bulunmadığı kati bir dille buyurulur.

At tüccarı, buna da itiraz etmez; kentte ilgili makamlara gidip belgeyi hazırlatmak ve dönüşte kendilerine sunmak üzere geçiş izni talep eder. Asilzade ise, biraz da kâhyasının kışkırtmasıyla, ancak iki tane kara yağız atını rehin bırakması koşuluyla bu izni verebileceğini söyler. Kohlhaas, satmak için götürdüğü atların alıkonulmak istenmesi gibi utanmazca bir istemi hayretle karşılar ama yine de sorun çıkarmaz. Uşaklarından Herse’yi iki atına göz kulak olması için orada bırakır; diğer atlarını önüne katarak Leipzig panayırına doğru yola çıkar.

“Yüksek yerden gelen bir emir”

Atlarını satar, sözü edilen geçiş belgesini almak üzere resmi dairelere başvurur. Fakat bunun bir masaldan ibaret olduğunu öğrenir. Tekrar bir arıza çıkmaması için Kohlhaas, yetkililerden geçiş belgesinin gereksiz olduğuna dair bir yazıyı kapıp soluğu von Tronka’nın şatosunda alır. Gayesi, atlarını ve uşağını alıp köyüne dönmektir. Ona önce uşağının uygunsuz davranışlar nedeniyle şatodan kovulduğu söylenir, sonra da atları gösterilir. Atları gördüğünde gözleri fal taşı gibi açılır; çünkü bakanın gözlerini alamadığı heybetteki o iki kara yağız at gitmiş, onların yerine derisi kemiğine yapışmış iki uyuz beygir gelmiştir. Kohlhaas, bu atları almayı reddeder ve işin aslını öğrenmek üzere evine döner.

Evde uşağı Herse’yi ölümden kıl payı dönmüş bir şekilde bulur. Uşak, şatoda çok kötü muameleye tabi tutulduğunu; atların domuz ahırında tutulmasına, misafirler geldiğinde yer olmadığı gerekçesiyle gece ayazda dışarıda bırakılmasına ve hasada koşulmasına karşı çıktığı için feci şekilde dövüldüğünü, kemiklerinin kırıldığını ve nefes alamaz halde şatodan atıldığını anlatır.

Hadiseye etraflıca muttali olan Kohlhaas, asilzade hakkında şikâyet başvurusu yapmak ve hakkını yasal yollardan aramak üzere Dresden’e hareket eder. Asilzadenin kanuna uygun olarak cezalandırılmasını, atların eski durumlarına döndürülmesini, kendisinin ve uşağının uğradığı zararın tazmin edilmesini talep eder. Aylar geçtikten sonra “yüksek yerden gelen bir emir” üzerine talebinin Dresden mahkemelerince reddedildiği kendisine iletilir. Avukatı, bu reddin altında hükümdarın en yakınındaki iki kişinin von Tronka’nın kuzenleri olmasının yattığı bilgisini Kohlhaas’a verir.         

“Eğer tekmeleneceksem insan olmak yerine köpek olmayı tercih ederim”

Kohlhaas pes etmez, durumdan haberdar olan Valinin yol göstermesiyle adalet arayışını bu kez Berlin’e taşır. Fakat bu kapıdan da bir netice alamaz. Vali bu kez ona, asilzadenin atları vermeye hazır olduğunu mahkemeye bildirdiğini, bu meseleyi fazla kurcalamamasını ve gidip atlarını almasını salık veren bir mektup yazar. Mektubu aldığında içi burkulan Kohlhaas’ı tatmin edecek tek bir yol kalmıştır: Asilzadenin bir özür mektubuyla birlikte perişan atlarını getirip evine bırakması.

Ancak boşuna bekler; asilzade hiç oralı olmaz. At tüccarı, derin bir hayal kırıklığıyla malını mülkünü satıp göçmeyi planlar. Ancak karısı buna taraftar değildir. “Neden evini satmak istiyorsun?” diye üzerine yürür. Kohlhaas, karısını sevecenlikle bağrına basarak cevap verir:

“Çünkü ben, sevgili Lisbeth, benim haklarımı korumayan bir memlekette kalmak istemiyorum. Eğer tekmeleneceksem, insan olmaktansa, köpek olmayı tercih ederim!” (s. 31)  

Karısı, adalete kavuşmazsa kocasının yüreğinin soğumayacağını ve burada kalmayacağını görür, ona başka bir teklif sunar. Kocasından, hükümdara tevazu içinde bir mektup yazmasını ister. Ona göre, mağduriyetlerini öğrenen hükümdar buna kayıtsız kalmayacak ve adaleti tesis etmek adına hemen müspet bir tutum alacaktır. Bir kadının hükümdarla görüşmesi daha kolay olacağından, mektubu da kendisinin götürmesini önerir.

Kohlhaas, karısının fikrini onaylar. Fakat bu teşebbüs felaketle sonuçlanır. Hükümdarla görüşmek için evden sapasağlam çıkan karısı, iki-üç gün sonra bir arabanın içinde göğsünde derin ve tehlikeli bir yarayla sırt üstü yatmış bir vaziyette evin bahçesine girer. Hükümdara yaklaşmak isterken muhafızlardan birinin mızrağı, kadını göğsünden ağır bir şekilde yaralamıştır. Kadın birkaç gün can çekişir ve son nefesini verir.

“Doğal hak” ve “hak savaşı”

Karısının ölümü üzerine Kohlhaas, mevcut hukuk düzeni ile arasındaki köprüleri atar. Hukuk, onun hakkına sahip çıkmamıştır. Dolayısıyla o, hakkını kendi gücüyle almasını ifade eden “doğal hak”kını tekrar elde etmiştir. Kohlhaas bu doğal hakkına dayanarak bir yargı kararı kaleme alır ve asilzadeyi “zorla alıkoyduğu, tarlada çalıştırıp heba ettiği kara yağızlarını bu mektubu aldıktan sonra üç gün içinde geri getirmeye ve ahırda bizzat besleyip semirtmeye” mahkûm eder. (s.31)

Üç gün geçip de asilzadeden ses çıkmayınca Kohlhaas bütün gemileri yakar. Evini barkını satar, çocuklarını uzaklardaki akrabalarının yanına gönderir ve kendisine her daim sadık yedi adamıyla asilzadenin şatosunu basar. Şatodaki herkesi öldürür ama asilzade son anda gizli bir geçitten kaçmayı başarır. Asilzadeyi elden kaçırmak onu kedere boğar, bedeli ne olursa olsun onu yakalamakta kararlıdır. “Kohlhaas Buyruğu” adını verdiği bir buyruk hazırlar.

“Halktan kendisiyle bir hak savaşı içinde bulunduğu von Tronka’yı himaye etmemelerini talep ediyor, ayrıca akraba ve dostları da dâhil olmak üzere herkesin Asilzade’yi kendisine teslim etmekle yükümlü olduğunu, aksi takdirde cezasını canlarıyla ödeyeceklerini, bütün mal ve mülklerinin ateşe verileceğini bildiriyordu.” (s.38)

“Başmelek Mikail’in Vekili”

Öyle de yapar. İçinde sönmek bilmeyen bir intikam ateşiyle geçtiği yerleri yakar yıkar. Efsanesinin büyümesiyle ona katılanların sayısı da hızla artar. Bir çatışmada en sadık adamı Herse’yi kaybeder ama asilzadenin sığındığı Wittenberg’in önüne geldiğinde emrindekilerin sayısı dokuz yüz kişiyi bulur. Burada üzerine gönderilen iki orduyu bozguna uğratır ve Leipzig’e gelir. Üç yerden ateşe verdiği şehre yazılı bir buyruk astırır. Kendisini bu buyrukta “bu kavgada Asilzade’nin tarafını tutan herkesi, tüm dünyanın içine gömüldüğü hilekârlığı, ateş ve kılıçla cezalandırmak için inmiş olan Başmelek Mikail’in Vekili” ilan eder. (s. 46)

Bütün ülkeyi ateşe veren ve durdurulamayan at tüccarını yeniden düzenin sınırlarının içinde çekmek için, yöneticiler son çare olarak gider Martin Luther’in ocağına düşerler. Luther konumunun saygınlığına yaslanarak bir bildiri hazırlar. Saksonya’nın bütün şehir ve kasabalarına astırılan bildiride Luther, Kohlhaas’ı “haddini bilmez”, “iflah olmaz” ve “huzurlu topluluğa çöllerin kurdu gibi saldıran” bir adam olarak niteler.

“Sen, insanları yalan ve hile dolu beyanlarla kandıran günahkâr, tüm kalplerin en derinine kadar aydınlanacağı o günde, Tanrı’nın karşısına nasıl çıkacaksın? Öfkeli kalbi intikam hissiyle coşan sen … bil ki, kullandığın kılıç haydutluk ve cinayet kılıcıdır. Bir isyankârsın sen ve asla adil Tanrı’nın savaşçısı olmazsın. Dünyada varacağın yer çark ve darağacıdır, öbür dünyada ise günahlarının ve tanrıtamazlığının cezası olarak cehennemdir.” (s. 47-48)

“Senin nefesin veba, yakınlığın felakettir”

Bildiriyi okuduğunda kendisi de bir Lutheryen olan Kohlhaas’ın yüreğinde fırtınalar kopar. Adamlarını güvendiği yardımcılarına bırakır ve bir arazi tüccarı kılığına girip Luther’in evine gider. Gizlice Luther’in odasına girip gerçek kimliğini söyler. “Senin nefesin veba, yakınlığın felakettir” diyen Luther çıngırağına uzanırken Kohlhaas, çıngırağa dokunması halinde kendi canına kıyacağını, tek amacının “adaletsiz bir adam olmadığını ispat etmek” olduğunu söyler.

Konuşmaya başlarlar. Kohlhaas, insan topluluğuna karşı savaş açtığını kabul eder ama bunun suç olduğunu kabul etmez. Çünkü bu topluluğun dışına atılmıştır. “Eğer bu topluluğunun dışına atılmış olmasaydım, yaptıklarım suç sayılabilirdi” der. Luther bu görüşe şiddetle itiraz eder ve “İçinde yaşadığın devletin yönettiği topluluktan seni kim dışarıya atmış olabilir ki?” diye sorar. Kohlhaas cevap verir:

“Kanunun korumasından yoksun bırakılanı, ben devlet topluluğunun dışına atılmış sayarım! Çünkü benim huzur ve barış içinde zanaatımı uygulayabilmem için bu koruyuculuğa ihtiyacım var. Hatta işte bu yüzden de emeğimle kazandığım her şeyle birlikte bu topluluğa sığınıyorum. Bunu benden kim esirgerse, beni ıssızlığın vahşiliğine doğru itmiş olur, işte o kişi, sizin de inkâr edemeyeceğiniz gibi kendimi koruyacağım silahı elime vermiş olur.” (s. 51)    

At tüccarının Luther’den isteği Dresden’e serbest giriş yapmasını ve dilekçesini mahkemeye sunmasını sağlamasıdır. Buna karşılık o da arkasına topladığı kalabalığı dağıtacaktır. Mahkemeden talebi de aynıdır: Asilzadenin kanunlara uygun olarak cezalandırılması, atların eski haline döndürülmesi, kendisinin ve öldürülen uşağı Herse’nin uğradıkları zararın tazmin edilmesi. Luther, dehşete düşer, bu kadarcık şey için bütün o yaptıklarına bir anlam veremez. Kohlhaas, yanağından yaşlar süzülerek gerekçesini açıklar:

“Saygıdeğer Efendim, bu durum bana karıma mal oldu. Kohlhaas, onun asla haksız bir dava yüzünden ölmediğini dünyaya göstermek istiyor. Siz bu konuda benim isteğime uyun ve kararın verilmesini mahkemeye bırakın; ben de anlaşmazlık yaratan diğer tüm konularda size uyayım.” (s.52) 

Merhameti adalete tercih etmek

İkna olan Luther, hükümdara at tacirinin önerisini dikkate alıp davasını yeniden açabilmesi için onu yaptıklarından dolayı affetmesi fikrini açar. Çevresindeki birkaç kişinin aleyhte görüşlerine rağmen hükümdar, Luther’in önerisini kabul eder. “Saksonya’da yaptığı zorbalıklara karşılık, merhamet adalete tercih edilecek ve cezaları tamamen affedilecektir” diyen bir duyuruyu yayınlar.

Kohlhaas, adamlarını dağıtır, davasını açar. Ancak yardımcılarından biri, Kohlhaas adını kullanarak saldırılar yapmaya devam eder. Hükümdara yakın bazı isimler, bunu Kohlhaas’ın gerçekten adamlarını dağıtmadığı ve davasında istediği sonucun çıkması için adamlarını devlete karşı bir tehdit olarak kullandığı şeklinde yorumlarlar. Kohlhaas ve yardımcısı arasındaki bir mektuplaşma da, bu yoruma güç katar. Böylece at satıcısının davası tekrardan iki taraflı bir hal alır; bir taraftan asilzadeye karşı talepleri, diğer taraftan da devlete karşı eylemleri yargılanır.

Mahkeme sonunda kararını verir. Kohlhaas’ın bütün istekleri harfiyen karara geçirilir;  asilzade hem bütün zarar ve ziyanı tazmine mahkûm edilir hem de iki yıl hapis cezasına çarptırılır. Hükümdar “At taciri Kohlhaas, artık zarar ziyanın tazmin edildi, hakkın teslim edilmiş oldu. Şimdi sen de imparatorluğun topraklarında huzur ve barışı bozduğun için, İmparatorluk Majesteleri’nin hakkını teslim etmeye hazır ol!” diye seslenir. Nihayetinde aradığı adaleti bulan Kohlhaas huzur içinde çocuklarına son bir kez sarılır. İdam sehpasına çıkar ve cellat onun başını gövdesinden ayırır. 

Adaletsizlik ve meşruiyet kaybı

Kolhaas’ın hikayesi, hem ibret hem de ilham verici; her bir satırından “adalet” kavramının bir yönüne ilişkin bir ders çıkarmak mümkün. Kendi adıma üç tanesine işaret etmek isterim.

Birincisi, bir toplumsal düzenin barış içinde idamesi için adaletin işgal ettiği merkezi pozisyonun altının çizilmesidir. İktidardakilerin ve/ya kudretlilerin hukuk ile irtibatı koparmaları ve güçlerine güvenerek keyfi uygulamalara sapmaları, bir toplum için ölümcül sonuçlar doğuruyor. Adalete sırtını çevirdiği oranda bir yapı meşru olma özelliğini kaybediyor. Meşruiyet kaybı ise toplumu her açıdan geriyor ve somunda adaletsizlik birlikte yaşamanın temellerinin derinden sarsıyor.

İkincisi, adalet için verilen mücadelenin niteliğiyle ilgilidir. Kişinin ihlal edilen bir hakkını kendi gücüne dayanarak alması veya uğradığı bir haksızlığı kendi başına ortadan kaldırması gibi bir “doğal hakkı” var mı? Mutlak bir adaletsizlik, buna maruz kalana adalet dışına çıkma olanağı tanır mı? Adalet gibi ulvi bir amaca ulaşmak için, bizatihi adalete aykırı düşen araçlara müracaat edilebilir mi? Apaçık adaletsiz bir araç ile adil bir neticeye varılabilir mi? Kohlhaas’ın öyküsü, gayrimeşru araçların, düzeltmeye çalıştığı adaletsiz halin ötesinde çok daha ağır ve tahrip edici adaletsizliklere sebebiyet verdiğini gösteriyor.   

Üçüncüsü, adalet duygusunun bir toplumda kökleşmesine dairdir. Adaletin yerleşikliği, bir toplumdaki bireylerin adaletle ilgili hissiyatları ve adaletle kurdukları ilişkiye ile sıkı sıkıya bağlıdır. Yargı mekanizmalarında görev alanların adil olmaları elbette çok mühim; ancak adaletin temini salt onların adaleti sahiplenmeleriyle üstesinden gelebilecekleri bir iş değil. Bir toplumda adaletin seviyesini belirleyen, son tahlilde, her bir bireyin adalet değerlerine verdiği kıymet, adaleti özümseme ve adalete sahip çıkma kararlılığıdır.

Hülasa, Kohlhaas’ı okuyun derim…

(*) Heinrich von Kleist, Michael Kohlhaas, çeviri: Bilge Uğurlar Tunçbilek, Can Yayınları, 5. Basım, İstanbul, 2017.

Önceki İçerikDüşüş
Sonraki İçerik‘Korkmuyorum. Burası benim evim’