Ah, o nefret dilini de unutmayalım

Solda, Eski Bolşeviklerin imhasının yargı ayağı, kendisi eski Menşevik, dağdan gelip bağdakini kovan, Moskova Duruşmalarının başsavcısı Andrey Vyshinsky. Sağdakini herkes tanıyor.

[29-30 Kasım 2020] “Sırf Vyshinsky mi? Bütün bir kültür öyleydi.”

Neredeyse iki yıl önce, bu başlık altında değinmişim, 1936-1938’teki Büyük Temizlik hareketinin dil boyutuna (17 Ocak 2019). Bu çaptaki tasfiyelerin, katı ve amansız, ara zeminden yoksun bir düşmanlık atmosferi yaratılmadan yürümeyeceğini söylemek istemişim. Bütün toplumun böyle isterik bir hale sokulmasında, yerleştirilen nefret dilinin altını çizmişim.

Gerçi, demişim, bu da gökten zembille inmedi. Büyük bir dâvâ ideolojisi olarak Marksizmde bir bakıma başından beri mevcuttu. Marx da çok kıskanç ve hegemonikti rakiplerine karşı. Fakat ne de olsa 19. yüzyıla ve içinden geldiği akademik dünyaya özgü bir ölçüsü vardı. Devrimin uzak ve teorik bir projeden ibaret olduğu bir aşamada, hâlâ entellektüel kavgalar veriyordu.

Lenin ise baştan aşağı ihtilâlci politizasyon demekti. Marksizme ilişkin veya parti içi her türlü tartışmada, kendi yüzde yüz haklılığına ve karşıtlarının yüzde yüz haksızlığına mutlak inançla, başka hiçbir göreli doğruya zerrece olanak tanımayan alabildiğine sert, yerine göre saldırgan bir 1-0, ak-kara üslûbu kullandı. “Tek doğru”cuydu ve bu, nezaket ölçülerini tümüyle geride bırakmış, mahvedici ve kahredici bir konuşma-yazma tarzında somutlanıyordu. Polemik, Yunanca polemos’tan (savaş) geliyor; kelime anlamıyla “savaşçı sözler” veya “söz savaşları” demek. Lenin’den itibaren, Marksizmin bir varyantı tamamen savaşçılaştığı ve kavgacılaştığı içindir ki polemik, hakim janr haline geldi. Biçimin ötesine geçti; başlı başına içerik oldu.

Gene de Lenin hem ağzına geleni söylüyor, hem de sonra barışıp birlikte çalışmakta sıkıntı çekmeyebiliyordu. Sadakata değil liyakata, ayrıca farklı görüşlerin temsiline önem veren bir tarafı vardı. Son tahlilde onun da kökü 19. yüzyıldaydı ve hiç olmazsa parti içinde belirli bir demokratik işleyişe inanıyordu. Yüksek organlardan geçmişte çatıştığı kişileri dışlamaya kalkmıyordu. Toplum ve diğer (düşman?! karşı-devrimci?!) örgütler başka, kendi partisi başkaydı. Çeşitli zamanlarda kâh Troçki’yle, kâh Buharin’le, kâh Zinovyev ve Kamenev’le ters düşmüştü. Ama onlara karşı polise ve yargıya başvurmak, herhalde Lenin’in aklının havsalasının alacağı şey değildi. Tasavvur ufkunun dışında kalıyordu.

*          *          *

Stalin ise birkaç çentik daha uç, daha aşırı noktadaydı. Çok daha geniş, o zamana kadarki Marksist teorinin elverdiği sınırlarla kıyaslandığında olağanüstü bir düşman kavramına sahipti. “Doğru çizgi”den sapan veya karşısında yer alan herkes burjuvaydı, karşı kampın adamıydı, dolayısıyla ona göre muamele edilebilirdi. Bu, parti içinde ve en yüksek organlarında dahi hukuk ve kanun düzeni diye, “sosyalist legalite” diye bir şey kalmaması demekti. Paralelinde, artık bir polemik dili değil, bir nefret dili öne çıkıyordu.

Bu yaklaşımın geçmişe dönük uygulaması, herşey olup bittikten sonra 1939’da yayınlanan Sovyetler Birliği Komünist Partisi Tarihi (Bolşevik) – Kısa Ders’ten izlenebilir (Proleter devrimci Aydınlık Yayınları, 1970). Tamamı on iki bölüm ve 400 küsur sayfa olan bu kitabın ilk sekiz bölümü ve neredeyse 300 sayfası devrim öncesiyle, son dört bölümü ve 100 küsur sayfası devrim sonrasıyla ilgilidir. Konumuz açısından ilginç olan da o kısımlardır. Çünkü daha 1921’den ve “ekonominin barış içinde yeniden inşasına geçiş dönemi”nin başlamasından itibaren de “düşmanlar”ın hep varolduğu, nitekim “Parti içerisinde bir çekişmeye ve Komünist Partisi saflarında bir bölünmeye yol açmak” istedikleri (s. 300) asıl o sayfalarda belirginleşmektedir.

Nitelikleri giderek kötüleşir; gitgide daha sert suçlanır ve çok daha ağır sıfatlarla aşağılanırlar. Kimler? Stalin’den başka hemen herkes. Örneğin Yeni Ekonomi Politikası’na (NEP) itiraz edenler “Marksizm bilgisi kıt ve tam bir kara cahil olan muhalifler”dir (s. 304). Ya da “muhalefet talihsiz”dir, çünkü “[B]ilgisiz”dir (s. 304). Bu “muhalif… muhalifler… muhalefet…” sözcükleri Stalin açısından başlı başına bir yazım ve söylem stratejisidir. Bir korkutma ve burun sürtme yöntemidir. Her noktada kendi durduğu yeri mutlak çoğunluk ve iktidar olarak tanımlar. Farklı görüşte olanlara ise ısrarla “muhalefet” der.

“Düşman”larla çevrili partinin, ikide bir “sağlam olmayan ve kararsız unsurlardan temizlenmesi” gerekir (s. 306). Diyalektiğe uydurulur. 170,000 üye ya da mevcudun dörtte biri gittikten sonra (bile), bu (ve gelecekteki bütün) tasfiyelerin SBKP’yi “büyük ölçüde kuvvetlendirdiği” anlatılır (s. 306). SSCB’nin (sözümona federal) devlet yapısının oluşturulması aşamasında, habire “milliyetçi sapmacılar” ortaya çıkarılır (s. 310-311). Onuncu Kongre’yle (1921) yasaklanan hizipçiler, habire “hizip ve gruplara özgürlük” istemektedir (s. 313 vd). Neden acaba? Yıllar geçer; bütün muhalifler hep yanlış, Stalin Yoldaş hep doğru ve haklıdır. Kendisini parti ile yüzde yüz özdeşleştirir. Stalin’in Tek Ülkede Sosyalizm görüşünün yeni adı, (şu veya bu muhalif gruba karşı) “Partinin tutumu… Partinin çizgisi… Partinin açık ve kesin cevabı” olur.

Lenin ölür (1924). Ondördüncü Kongre toplanır (1925). İlk  sanayileşme hamlesi başlar (1926-29). Artık muhaliflerden de değil, “Parti aleyhtarı [anti-Parti] blok”lardan söz edilmektedir. Retorik hızla tırmanır. Troçkiciler ve Zinovyevciler (dedikleri), “belki de bütün muhalefet programlarının en yalancı ve en ikiyüzlü olanı” diye nitelenir (s. 335). “[B]u uşaklar ve efendileri”ne “kesinlikle Sovyet aleyhtarı” yaftası asılır (s. 336). 1930’lara geldiğimizde meğer bunlar “uzun zamandan beri yabancı casusluk servisleri tarafından çalıştırılan casuslar ve halk düşmanları”ymış denir. “SSCB’nin kapitalist ülkelerdeki düşmanlarıyla bağlar kur”muş(s. 341); “bukalemun gibi her renge giren bir ahlâksız kariyeristler çetesi” oluşturmuşlardır (s. 342). Giderek kestirmeden “siyasî sahtekârlar” (s. 342-343) diye anılmaya başlarlar: “Siyasî sahtekârlar her yerde, caniler, toplumun tortusu, halkın can düşmanları arasında bile destek aramaya hazırdır…” (s. 343).

Zinovyevciler dediklerinden sonra sıra Buharin-Rikov grubu dediklerine gelir: “sağ[cı]lar… kulak ajanları…” (s. 347); “sağ teslimiyetçilerin bu caniyane faaliyeti” (s. 347) diye damgalanırlar. 1930-1934 Tarımın Kollektifleştirilmesi hareketindeyiz. Güya gönüllü; aslında zorunlu ve zorbacadır. Gene bu sırada Ukrayna’da, bugün Holodomor diye bildiğimiz, Anne Applebaum’un Red Famine kitabına konu olan korkunç kıtlık ve açlık cereyan etmektedir. Almanya’da Hitler 1933’te iktidara gelmiş; Komintern ise yıllardır Faşizm ve Nazizmi hafifseyip Sosyal Demokrasiyi (sahte reform yolunu gösterip dünya devrimini engelliyorlar diye) baş düşman bellemiştir. Ama ancak 1934’te dönebilecektir bu çılgınlıktan. Hiçbirinden zerrece bahsedilmez. Nasıl olsa iletişim ve medya tekeli var diye, bütün başarısızlıklar yok sayılır.

Buna karşılık ne vardır sahnede? “Düşmanlar” hamaseti bitmek bilmez. Bölüm 11’den bir alt başlık: “Buharincilerin yozlaşarak siyasî sahtekârlar haline gelmeleri. Troçkici sahtekârların yozlaşarak katiller ve casuslardan meydana gelen bir karşı-devrimciler çetesi halini alması.” (s. 380) Leningrad Parti Sekreteri (ve Onyedinci Kongre’nin Stalin’den dahi fazla oy alan tek ismi) Kirov, 1 Aralık 1934’te esrarengiz bir cinayete kurban gider. Bugünün gözüyle, Stalin’in kendisi şüphelidir. Fakat tabii tamamen muhalefete yıkar. 1933’ün Reichstag Yangını Nazilere ne getirdiyse, Kirov’un ölümü de Stalin’e aşağı yukarı aynı olanakları sunar.

Nitekim bu noktadan itibaren Parti Tarihi hemen tamamen bir iddianame havasına bürünür. Terör ve terrorist sözcükleri ilk defa devreye girer. “Soruşturma sonucu Leningrad’da 1933 ve 1934 yıllarında gizli bir karşı-devrimci terörist grubun kurulduğu…. ‘Moskova Merkezi’ adlı bir yeraltı karşı-devrim örgütünün varlığı…” açığa çıkar (s.382). Hepsini örgütleyen, Meksika’da sürgündeki Troçki, 1940’ta bir Komintern ajanınca öldürülecek; katili Ramon Mercader, hapisten çıktıktan sonra Küba’da ağırlanacak, onurlandırılacaktır. Bir heyula yaratılır: Troçki-Buharin çetesi. Dil yeni yeni sıçramalar kaydeder:  “katil ve casus çetesi… ikiyüzlülük… korkunç ahlâk düşkünlüğü… siyasî alçaklık.. iğrenç ihanet… Alman ve Japon faşistlerinin aşağılık âletleri ve ajanları…” (s. 383).

Geldik, 1936-1938’ün üç büyük Moskova Duruşması’ndan son ikisine (ilki Zinovyev ve arkadaşlarıydı). 1935-1937 “sosyalist toplumun inşasının tamamlanması”nı simgeler. Bu da “Buharin-Troçki casuslar, yıkıcılar ve vatan hainleri şebekesinin kalıntılarının tasfiyesi” demektir (s. 405, ara-başlık). “[B]u insan süprüntüleri”nin hepsi “bir halk düşmanları çetesi halinde birleşmiş”tir (s. 405). “Duruşmalar, Troçki-Buharin canilerinin … SSCB’de kapitalist köleliği geri getirmeye çalıştıklarını gün ışığına çıkardı” denir (s. 406). Mağluplar ve ölüler konuşmaz. Sadece galiplerin sesi duyulmaktadır.

*          *          *

Gene de SBKP Tarihi’nin dili, duruşmalarda kullanılan dil yanında hafif ve medenî kalır. Savcılık makamında, Andrey Yanuyaryevich Vyshinsky (1883-1954) diye biri oturmaktadır. “Proletarya diktatörlüğü”nün mutlak ve tarihî gerekliliğinden giderek, hukukun araçsallaştırılması teorisinin baş mimarıdır. 1905 Devriminin çalkantıları içinde düşüp kalkmış, hapse girip çıkmıştır. Uzun süre aktif bir Menşeviktir. Hattâ fırtınalı 1917 yılının bir noktasında, Lenin’in tutuklanması emirlerinden birinin altında imzası vardır. Ancak 1920’de, Denikin de yenildikten ve İç Savaşın gidişatı artık netleştikten sonra resmen Bolşevik Partisi’ne üye olmuş ve derhal kraldan fazla kralcı kesilmiştir. 1925’te Moskova Üniversitesi Rektörlüğüne getirilmiş; “uygunsuz” öğrenci ve öğretim üyelerini atmaya koyulmuştur. Gene o sıralarda, güya “sabotör” ve “karşı-devrimci tahıl hırsızı” köylüler aleyhinde 1928 ve 1930’da açılan göstermelik dâvâlarda amansızlığıyla temayüz etmiştir. 1934’te 200 küsur kişilik muazzam bir soruşturma ve koğuşturma ekibi kurmuş; 1935’te SSCB Kamu Savcılığı (sonradan Başsavcılık) makamına yükselmiş ve Stalin’in Büyük Tasfiye hareketinin hukuk aklını oluşturmuştur.

1947’de yayınlanan Sovyet Hukukunda Adlî Deliller Teorisi başlıklı monografisinde Vyshinsky, 1933-45 arasının Nazi hukukçularına çok benzeyen bir şekilde, ideolojik ilkeler (bu örnekte Marksizm-Leninizm) ile “toplum adına” kollektivist düşünceyi öne çıkaracak; soruşturmacı ve yargıçların tek tek her dâvâyı “sınıf mücadelesi” açısından “daha geniş bir sosyal perspektif” içinde değerlendirmesini isteyecektir. Mahkûmiyet kararları için, açıkça ve doğrudan suç işlenmiş olmasına gerek yoktur; salt “sınıfsal sorumluluk” (burjuva görülmek) veya “iktidarın yararı” gerekçesiyle de insanlar mahkûm edilebilir. Özellikle “Sovyet aleyhtarı ve karşı-devrimci gruplar” söz konusu olduğunda, yargı sisteminin objektif adalet araması değil, “eğitici ve öğretici” bir rol oynaması gerekir. Vyshinsky’nin kitabı hemen yayınlandığı yıl Birinci Derece Stalin Ödülü’nü kazanacaktır.

On yıl öncesinde Vyshinsky, 1936’daki Zinovyev-Kamenev (ve diğer suç ortakları) dâvâsından başlayarak, çaresiz sanıklara karşı görülmemiş derecede saldırgan, hakaretâmiz, aşağılayıcı bir retoriğe başvurur. Sanıkları kamuoyunun gözünde insanlık dışı objelere dönüştürmek için sık sık “Bu kuduz köpekleri kurşuna dizin. Yırtıcı dişlerini, kartal pençelerini halktan gizleyen bu çeteye ölüm! Kahrolsun, ağzından kanlı bir zehir damlayan ve Marksizmin yüce ideallerini kirleten o leş yiyici Troçki! Kahrolsun bu aşağılık hayvanlar! Tilkilerle domuzların bu pis melezlerine, bu kokuşmuş cesetlere kesin bir son verelim. Kapitalizmin, yeni çiçeklenen Sovyet milletimizi paramparça etmek isteyen bu kuduz köpeklerini imha edelim! Liderlerimize karşı güttükleri hayvanî nefreti boğazlarına tıkalım!” gibi cümleler kurar.

Mahkemedeki konuşmalarını “Faşist burjuvazinin itleri… Troçkizmin  kuduz köpekleri… toplumun tortuları… dejenere kişilikler… terörist haydutlar… lânetli haşerat” tarzı ifadelerle süsler. Özel olarak Buharin’i “lânetli bir tilki-domuz melezi”diye niteler. Böylece yepyeni bir mahkeme ortamı — sâkin düşünme ve delillleri tartmanın artık mümkün olmadığı; “kokuşan cesetler” ve “kuduz köpekler” karşısında hiçbir ciddî delile ihtiyaç duyulmayan, tamamen isterik bir ortam yaratılmasına katkıda bulunur.

*          *          *

Parti Tarihi’ne dönelim. Bu öykünün son paragrafları unutulmaz. 1969-70’te ilk okuduğumdan beri unutmadım. Hepsinin değil, sadece bazı kritik ifadelerin altını çizerek aktarıyorum  (s. 406-407):

Aslında bir sinek kadar bile güçlü olmayan bu Beyaz Muhafız cüceler, galiba ülkelerinin efendileri oldukları ve gerçekten Ukrayna’yı, Beyaz Rusya’yı ve Kıyı Bölgesi’ni satabilecek ya da verebilecek güçte oldukları hayaliyle kendillerini pohpohluyorlardı.

Bu Beyaz Muhafız haşerat, Sovyet ülkesinin gerçek efendisinin Sovyet halkı olduğunu ve … hepsinin, Sovyet devletinin geçici görevlilerinden olduklarını ve devletin istediği anda onları bir süprüntü gibi görevlerinden atabilecek güçte olduğunu unuttular.

Bu aşağılık faşist uşakları, Sovyet halkının parmağını şöyle bir kımıldatarak bunların hepsini silip süpürebileceğini unuttular.

“Sovyet mahkemesi, Buharin-Troçki canilerini kurşuna dizilmeğe mahkûm etti.

“İçişleri Halk Komiserliği hükümleri infaz etti.

“Sovyet halkı, Buharin-Troçki çetesinin imhasını onayladı ve bir sonraki işe geçti.”

17 Ocak 2019’da şöyle şeyler yazmışım: Stalin’e şapkamı çıkartıyorum doğrusu. Dramatik etkisi çok iyi hesaplanmış, lakonik bir son. Buraya gelinceye kadar, yüz sayfa boyunca zaten adım adım tırmandırmış sözel şiddeti. O kadar ezmiş ve aşağılamış, o kadar hakaret yağdırmış ki… Tamamen çıplaklaştırmış, savunmasızlaştırmış, insanlıktan çıkarmış zavallı kurbanlarını. Bu aralıksız kötüleme yağmuru altında biz de sersemlemişiz ve itiraz edecek halimiz kalmamış. Nihayetinde, orkestraya bir crescendo çaldırmak yerine toplu cinayeti önemsizleştiriyor ve ansızın düşürüyor gerilimi: “Sovyet halkı… bir sonraki işe geçti.” Business as usual.

Ve ne kadar yukarıdan alıyor, inanılır gibi değil. Stalin mağrur ve mağmum bir Buddha bu satırlarda. Dev bir Buddha heykeli. “Sovyet halkı” popülizmine yaslanarak herkese ve aslında kendi çevresine, kendi aygıtına, sizler de geçici görevlilerimsiniz, istersem parmağımı şöyle bir kımıldatarak hepinizi birer süprüntü gibi silip atabilirim mesajını veriyor. 

Önceki İçerikBatı ve biz: Niye onlar kazandı?
Sonraki İçerikİhsan Arslan’dan geri adım: BBC’yi suçladı, Erdoğan’dan helallik istedi