Avrupa’daki demokratlar, Türkiye dahil, seçmenlerin yakın zamanda Macaristan’da Viktor Orban’ı sandıkta reddetmesinden cesaret aldı. Orban’ın uzun başbakanlık dönemi, “illiberal demokrasi”nin bir vaka çalışmasına dönüşmüştü. Seçimler yapılıyor ama çevresindeki ekosistem giderek bükülüyordu: medya tek elde toplanıyor, mahkemeler kısıtlanıyor, sivil toplum baskı altına alınıyor ve ekonomik güç siyasi sadakatle birleşiyordu.
Bunun büyük bölümü Tuna Nehri’nin çok ötesinde yankı buluyor. Türkiye de giderek daha illiberal bir liderlik ve rekabetçi demokratik alanın kademeli daralmasına sahne oldu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 2003’te halk desteği ve güçlü demokratik söylemlerle iktidara geldi. Ancak zamanla giderek daha otoriter hale geldi: medyayı kontrol etti, sadık iş insanı ağları kurdu, sivil toplumu susturdu ve yargıyı, benim de mensubu olduğum, parlamentodaki ikinci büyük parti olan Cumhuriyet Halk Partisi’ne (CHP) karşı bir silah olarak kullandı. Hem Türkiye’de hem Macaristan’da 2010’ların sonuna gelindiğinde siyaset, açık rekabetten “yönetilen rekabet”e kaydı; seçim sonuçları önceden belirlenmiyor ama giderek daha fazla iktidar partisi tarafından yönlendiriliyordu.
İki ülkedeki demokratik muhalefet hareketleri arasında da dikkat çekici benzerlikler var. Macaristan’ın 2022 seçimlerinde ve Türkiye’nin 2023 seçimlerinde geniş altı partili muhalefet ittifakları otoriter iktidarları yenmeye çalıştı. Ancak her iki durumda da bu ittifaklar — tabandaki desteği büyütmekten çok partilerin elitleri ve düzen içi aktörler arasındaki ilişkileri güçlendirmeye odaklandıkları için — gerçek bir muhalefet hareketi yaratmakta zorlandı. Sonrasında başarılı olan ise resmi parti ittifaklarının ötesine geçen yeni bir siyaset anlayışıydı: halk mobilizasyonuna, disiplinli mesajlara ve güvenilir liderliğe dayanan bir siyaset.
2022 ve 2023 yenilgilerinin ardından muhalefet hareketleri ders çıkardı ve geleneksel ittifak siyasetinin ötesine bakmaya başladı. Türkiye’de CHP, benim liderliğim altında, 2024 yerel seçimlerinde AK Parti’yi mağlup etti. O tarihten beri de bir sonraki genel ve cumhurbaşkanlığı seçimlerine hazırlanıyoruz. Macaristan’da ise Peter Magyar liderliğindeki muhalefet geçen ay yapılan genel seçimleri kazandı ve anayasayı değiştirecek çoğunluğu elde etti.
Ancak çok önemli bir fark da var. Macaristan Avrupa Birliği üyesi ve şimdi barışçıl bir iktidar devri yaşıyor. Orban son seçimin adil olmayan bir yarış olmasını sağladı; örneğin seçim kurallarını kendi çıkarına göre değiştirdi ve muhalefeti karalamaya yönelik dezenformasyon kampanyaları yürüttü. Türkiye’de Erdoğan aynı yolu izledi ama çok daha ileri gitti; yargı içindeki sadık unsurları kullanarak muhalefeti bastırdı.
Cumhurbaşkanı adayımız, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, Erdoğan’ın desteklediği belediye başkan adaylarını 2019’da (iki kez) ve 2024’te yenmişti ve Erdoğan’ın karşısına cumhurbaşkanı adayı olarak çıkmaya hazırlanıyordu. Bu seçim başarısı nedeniyle, kendisi ve yakın çalışma arkadaşları, yolsuzluk, casusluk ve teröre yardım gibi temelsiz ve siyasi saiklerle hazırlanmış suçlamalarla hapse atıldı. Erdoğan şimdi de partimin belediye başkanlarını uydurma davalarla hedef alıyor; amacının partimizi felç etmek ve kontrol edebileceği bir muhalefet yaratmak olduğu görülüyor. 2024’ten bu yana yaklaşık 25 CHP’li belediye başkanı tutuklandı, tutuklu yargılandı ve fiilen idari ve yargısal yöntemlerle görevlerinden uzaklaştırıldı.
Yine de, Macaristan’da olduğu gibi, Erdoğan rejimine karşı sokaklarda, kahvehanelerde ve mahkeme salonlarında gelişen direniş Türk toplumunda yeni bir demokratik uyanışı tetikledi. Partim tabandan mobilizasyonu benimsedi; ekonomik gerileme ile demokratik gerilemenin iç içe geçtiğini anlatıyor. Partiler, toplumsal gruplar, ideolojiler ve etnik kimlikler arasında seçmenleri bir araya getiriyoruz.
AK Parti’nin amacı muhalefeti ortadan kaldırmak değil, onu ehlileştirmek: seçimlere girmesine ve hatta büyük şehirleri yönetmesine izin verirken giderek daralan sınırlar içinde hareket etmeye zorlamak. Bu yalnızca demokrasiden otoriterliğe geçiş değil; serbest rekabetten “kontrol altında tutmaya” geçiştir. Bu nedenle CHP’nin görevi yalnızca seçim kazanmak değil, aynı zamanda yurttaşların demokrasiye güvenini yeniden inşa etmek ve onların özne olma hissini geri kazandırmaktır.
Türkiye’nin durumu kimlik meselesi nedeniyle daha da karmaşık. Türkiye nüfusunun büyük bölümü Müslüman olan, ancak anayasal olarak laik ve toplumsal olarak çoğulcu, uzun parlamenter demokrasi geçmişine sahip bir ülke. Bu açıdan Türkiye; demokrasi, hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı ve hesap verebilirliğin evrenselliği için kritik bir sınav niteliğinde. Macaristan post-komünist deneyim açısından güçlü bir örnek sunarken, nüfusu onun yaklaşık dokuz katı olan, bölgesel bir güç, göç merkezi, enerji koridoru ve NATO’nun kilit üyelerinden biri olan (aynı zamanda AB adayı) Türkiye, Avrupa’dan Kuzey Amerika’ya ve ötesine kadar demokrasi açısından daha geniş bir önem taşıyor.
Kürt meselesi Türkiye’yi daha da özgün kılıyor. Bugün hükümet ile yasadışı PKK arasında yeni bir barış süreci yürütülüyor. CHP bu süreci taktiksel ya da seçim hesabıyla değil, daha geniş bir demokratik vizyon nedeniyle destekliyor. Barış ve demokrasi birbirinden ayrılamaz. Bu anlayış, çoğulculuk, temsil, vatandaşlık ve birlikte yaşama meselelerinin barışçıl bir gelecek açısından merkezi önem taşıdığı Ortadoğu için de kritik önemde.
Türkiye’de demokrasi mücadelesi Macaristan’dakinden daha zor; yalnızca Türkiye AB’nin kurumsal çerçevesi dışında olduğu için değil, aynı zamanda daha büyük, daha karmaşık ve jeopolitik fay hatlarıyla bölünmüş bir ülke olduğu için. Riskler daha yüksek, koşullar daha çetin. Magyar Macaristan’da seçimlere girip kazanabildi. Ama bizim cumhurbaşkanı adayımız bir yılı aşkın süredir hapiste.
Türkiye’de demokratik mücadele artık yalnızca parlamento ya da sandıkla sınırlı değil. Mücadele birçok cephede yürütülüyor: kitlesel mitinglerde, sokakların gündelik hayatında, mahkeme salonlarında hukuki savunmalarla ve sosyal medyada gençlerin zekâsı, yaratıcılığı ve dijital becerileriyle. Macaristan’daki muhalefet zaferi, dünyadaki demokratik gerileme tartışmalarına enerji verdi. Türkiye’de yaşanacak demokratik bir kırılma ise bu tartışmayı dönüştürür.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.