Belki de kilisenin üzerindekiler de Z kuşağıdır…

Yasakçılık ve komplo teorileri arasından pek az insanın aklına bu gençlerin profiline bakmak geldi. Eskiden İstanbul’un kenar semtlerinde yaşayan alt sınıfa mensup gençler için aşağılayıcı bir tonda “Varoş”, “maganda”, “apaçi” gibi kavramlar kullanılırdı. Ama bu yeni nesli o tarifler tanımlamıyor. Daha şehirli, modern bir yaşam tarzına sahip, din, geleneksel kültür ve kimliklerle bağları çok zayıflamış hedonist, bireyci bir nesil bu.

Olayı Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı’nın açıklamasından okuyalım:

“12 Temmuz 2021 günü saat 01.30 civarında Kadıköy’de bulunan Surp Takavor Ermeni Kilisesi’nin önüne araçla gelen şüphelilerden O.Y.’nin müzik yayını yapmak ve onunla beraber olan şüpheliler Y.E.U. ile Ö.F.A.’nın da kilisenin ön duvarına çıkıp oynamak suretiyle suç işlediklerinin ihbarı üzerine Cumhuriyet Başsavcılığımızca derhal soruşturma başlatılmış ve kimlikleri belirlenen şüpheliler aynı gün yakalanıp gözaltına alınmıştır. İşlemlerin tamamlanmasını müteakip Cumhuriyet Başsavcılığımızda hazır edilen şüpheliler, üzerlerine atılı olup kanunda tutuklama yasağı öngörülen ‘Halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri aşağılama’ suçundan ‘konutlarını terk etmemek suretiyle’ adli kontrol altına alınmaları talebiyle İstanbul Anadolu Nöbetçi Sulh Ceza Hâkimliğine sevk edilmiştir.”

Mahkeme, 20’li yaşlardaki gençlerden birini serbest bıraktı, diğer ikisine ev hapsi cezası verdi.

Olayın geçtiği kilise Kadıköy çarşının meydanında bulunuyor.

Yani doğrudan Kilise’ye karşı bir saldırı değil, eğlencenin dozunu kaçırmış bir grup gencin saygısızlığına benziyor.

Beklenenin aksine bu görüntüye hem iktidar hem de muhalefetten tepki yağdı. Kısa sürede o gece kilisenin giriş kapısında oynayan gençler yakalandı.

Tartışma ise kültür savaşlarının içine doğru yuvarlandı.

Kadıköy’ün artık orada yaşayanları rahatsız eden bir eğlence merkezi haline gelmesinden, sokakta içki içmenin yasaklanmasına kadar fikirler dillendirildi.

Buna itiraz edenler Gezi’den sonra eğlence hayatının Beyoğlu’ndan Beşiktaş ve Kadıköy’e doğru kaydığını, İstanbul’un başka semtlerinde içki ruhsatının zor verilmesi nedeniyle gençlerin eğlenmek için meskun mahal bu iki semtte toplandığını söylediler.

İktidar çevresi bunu yeni yasaklar için bir mazeret olarak kullanmaya başlayınca, seküler kesim de “birilerinin bu gençleri oraya taşıdığı” gibi komplo teorilerine sarıldı.

Yasakçılık ve komplo teorileri arasından pek az insanın aklına bu gençlerin profiline bakmak geldi.

Eskiden İstanbul’un kenar semtlerinde yaşayan alt sınıfa mensup gençler için aşağılayıcı bir tonda “Varoş”, “maganda”, “apaçi” gibi kavramlar kullanılırdı.

Ama bu yeni nesli o tarifler tanımlamıyor.

Daha şehirli, modern bir yaşam tarzına sahip, din, geleneksel kültür ve kimliklerle bağları çok zayıflamış hedonist, bireyci bir nesil bu.

Dinledikleri müziklerden, giyim tarzlarına, dövmelerine kadar orta üst sınıf gençlerle daha fazla ortak bir hayat tarzını paylaşıyorlar, onlara benziyorlar.

Sadece İstanbul’da son 10 yılda artan ve en ucra semtlere bile yayılan dövmeci sayısı bile bu yeni kültür hakkında bir fikir veriyor.

Doğal olarak da yaşadıkları semtlere sığmıyorlar ve gençlerin ‘takıldığı’, eğlenceye izin verilen semtlere doğru ‘akıyorlar’.

İstanbul gibi bir ilçe sınırları içinde bile kast sistemini andıran hayatların yan yana semtlerde yaşandığı bir şehirde gençleri durdurmak, sadece kendi semtlerine hapsetmek mümkün değil.

Amerika’da yine bir miktar ırkçı ve aşağılayıcı anlamda kullanılan “white trash”, İngiltere’de “Chav” denilen şehir hayatının yoksul modern, kopuk, ana akım kültürel ve dini ortak referanslardan uzak, şehirli insan tipine benzeyen bir toplumsal kesim bu.

Türkiye’nin “white trashları” da artık daha fazla görünür oluyor. Kadıköy meydanında eğleniyor, bunu yaparken kiliseye tırmanmakta da bir ahlaki sorun görmüyorlar.

Bu kuşağın önemli bir kısmı da herkesin büyük ümitler bağladığı Z kuşağı mensubu.

Türkiye’de gruplara aidiyet hisleri azaldıkça, yoksullaşma ve işsizlik artıkça, şehirdeki gelir adaletsizlikleri, gettolaşmalar derinleştikçe, eğitim sistemi gençler için bir şey ifade etmemeye devam ettikçe genişleyecek bir profil bu.

Irkçı, radikal fikirlere açık, suça meyilli bir şehirli insan profili bu.

Yani gece yarısı alkol alıp Kadıköy meydanında kilise kapısına tırmanıp oynayan gençleri polise ve savcılara havale etmek çare değil.

Küba’da çevik kuvvet tarafına geçenler…

Bir ara iktidar yanlıları Fransa’daki sarı yelekliler protestolarını, Macron’un Suriye’de Türkiye’ye verdiği destek yüzünden cezalandırılmasına yormuştu. Trump’a karşı protestoların arkasında ise Soros bulunmuştu.

Bugünlerde benzer bir sınanmayı bazı sol muhalifler Küba’da yaşıyor.

Geçim sıkıntısı, elektrik kesintileri, yoksulluktan sokaklara çıkmış Kübalı gençlerin protestoları karşısında, Türkiye’deki protesto hakkına karşı polis şiddetinden şikayetçi olanların bazıları, göstericilere gaz atan, birini öldüren, yüzlercesini gözaltına alan Küba polis amirliğinin saflarından bildiriyor.

Gezi’de iktidar medyasında yer alan Otporlu Soroslu komplo teorilerinin benzerleriyle sosyalist bir iktidara karşı yoksulluktan şikayet ederek sokaklara çıkan insanlar gerçeğini reddetmeye çalışıyorlar.

Bir sosyalist iktidarı sokaklara çıkıp protesto etmeyi nankörlük, dış güçlerin adamı olmak olarak görenlerin protesto hakkıyla ilgili fikirleri Beyoğlu çevik kuvvet amirliğinden farklı görünmüyor.

Boğaziçi protestolarında tek slogandan, birkaç gökkuşağı bayrağından bütün göstericiler hakkında sonuçlara varanlar gibi, Küba’daki gösterilerde de açılan bir kaç Amerikan bayrağından konu hızlıca CIA’ye bağlanmış durumda.

Dün Birgün gazetesinin birinci sayfasında Küba protestoları haberi Takvim gazetesinin Gezi haberlerinden farksızdı:

“Yarım asrı aşkın süredir Amerikan emperyalizmin kuşatması altındaki Küba’da Washington destekli gruplar sokaklara döküldü, ABD bayrakları açtı. Devlet Başkanı Canel, “Amerikan imparatorluğuna bağlı devrim karşıtı paralı askerlerin istikrarsızlık yaratmasına izin vermeyeceğiz” dedi. Sokaklara çıkan Kübalılar devrime sahip çıktı.”

Gezi olaylarında Erdoğan’ın yüzde 50’yi evde tutamıyoruz sözleriyle dalga geçtikten sonra bu açıklamadan heyecana kapılmak da tarihin bir ironisi olsa gerek.

Sosyal medyada bazı sosyalist profillerin Küba’daki protestolara verdiği tepkiler, geliştirdikleri argümanlar, bizdeki sokak röportajlarında “Türkiyemiz çok güzel, şikayet eden nankördür” diyen Almanya’da yaşayan Türklerin argümanlarından farksız.

Her sokağa çıkan Kübalının karşısına Amerika’nın Küba’ya müdahalesinin tarihini koyacaksınız, o zaman Türkiye’de sokağa çıkanların karşısına 15 Temmuz, dış güçler, beka, terör örgütleri bahanelerinin çıkarılmasına da ses etmemeniz gerekir.

Ya da daha iyi bir seçenek var: İnsanların kendi ülkelerindeki iktidarları protesto etmek, kötü yönetime isyan etmek, daha iyi yaşam koşulları talep etmek için sokağa çıkma hakkına saygı duyacaksınız.

Daha iyi bir yaşam için sokağa çıkmış yoksul halk kitlelerinin karşısında kendini polis panzerinin, tomanın üstünde bulmak demek bu kadar kolaymış…

Önceki İçerikANALİZ | TRT’nin yeni yönetimi: Fahrettin Altun TRT’ye damgasını vurdu
Sonraki İçerikİran’ın ABD’den muhalif kaçırma teşebbüsü FBI’a tosladı