Boğaziçili ‘elit’ bir öğrencinin kısa hikâyesi…

Sınavda ilk dört yüze girdi. Koç Üniversitesi tam bursla kayıt teklif etti. Fakat o Koç Üniversitesi yerine ülkenin her tarafından, her sınıfından gelen, kozmopolit bir yapısı olan Boğaziçi Üniversitesi’nde okumaya karar verdi.

Bilinen bir anlatıdır; Cehennem’de yeni bir zebani işe başlamış. İlk gün zebanibaşı ile birlikte görev tanımı için Cehennem’de küçük bir tura çıkmışlar. Her yerde dev, yüksek kaynar kazanlar içinde yanan insanlar ve her bir kazanın başında ellerinde kalın kalaslarla zebaniler varmış. Her kim ki kazandan dışarı çıkmaya çalışıyor, kafasına bir kalas darbesiyle gerisin geri gönderiliyormuş alevlerin arasına. Fakat kazanların birinin başında hiç zebani yokmuş. Acemi zebani büyük bir merakla sormuş:

– Efendim, bu kazanda niye görevli zebani yok, boş mu?

Cevap, şöyle gelmiş:

– O mu? O Türklerin kazanı. Görevli zebaniye gerek duymuyoruz. İçlerinden biri çıkmak için hamle ettiğinde diğerleri birlik olup hemen onu aşağıya çeker.   

Giderek vasatlaşan, vasatlığın altın çağını yaşayan memlekette Türkiye’nin en iyi birkaç üniversitesinden birine, bir zamanlar dünyanın en iyi dört yüz üniversitesi arasında yer alan Boğaziçi Üniversitesi’ne gece yarısı öğrencilerin tabiriyle ‘kayyum rektör’ atandı. Kamuoyu, yeni atanan rektörü öğretim görevlisi kariyerinden çok siyasi kariyeriyle tanınıyordu. Yeni rektör 2002’de AK Parti’nin Sarıyer ilçe kurucularından olmuş, 2009 yerel seçimlerinde AK Parti’ye Ataşehir belediye başkan aday adaylığı başvurusu yapmış ve 2015’te AK Parti’den milletvekili aday adayı olmuş biri. Siyasette bulamadığı kariyeri, bir gece yarısı Boğaziçi Üniversitesi’ne atanarak taçlandırdı.

Boğaziçili öğrencilerin “Kayyum rektör istemiyoruz” tepkisine hemen karşı atak geldi: “Boğaziçi elitlerin değil, milletindir.” Sanki orada okuyanlar bu milletin çocukları değilmiş gibi. Buradan yola çıkarak, şu anda Boğaziçi Üniversitesi’nde okuyan bir ‘elit’ öğrencinin kısa hikâyesini yazacağım.

Devlet memuru bir ailenin çocuğuydu. Burslu okuduğu özel okuldan sonra, Türkiye’nin iyi sayılan devlet liselerinden birini kazanmıştı. Onu tanıdığımda üniversite sınavlarına hazırlanıyordu. Annesinin deyimiyle kendine özgü bir çalışma sistemi vardı. Üniversiteye hazırlanma sistemini kendisi kurmuş, ona göre hazırlanıyordu. Haftalık koyduğu ders çalışma süresinin altına inmeden çalışmalarını sürdürdü. Üniversite sınavı yaklaştığında bol su içip, tuvalete gitmeden ne kadar süre durabildiğini bile test etti. Sınavda tuvalet ihtiyacı hissederse o stresle nasıl baş edeceğini bile hesaplamıştı.

Üniversite sınavlarında ilk dört yüze girmeyi başardı. Sıra okul seçmeye geldi, başarılı bir öğrenci olduğu için Türkiye’nin önemli vakıf üniversitelerinden davet aldı. Koç Üniversitesi’ne gidip bir gece yurdunda kaldı. Üniversite ona tam burslu okumayı teklif etmişti. Ertesi gün Boğaziçi Üniversitesi’ne gitti. Burada mühendislik fakültesi dekanıyla tanıştı. Dekanın o görüşmede “Burada öğrenci öğretmen yoktur, bilgi vardır. Bazen hocalar öğrencilere bilgi öğretir, bazen de öğrenciler hocalara. Kıymetli olan bilgidir” sözünden çok etkilendi.

Eve geldiğinde kararını vermişti, Koç Üniversitesi yerine ülkenin her tarafından, her sınıfından gelen, kozmopolit bir yapısı olan Boğaziçi Üniversitesi’nde okuyacaktı. Bilgisayar Mühendisliğine kaydını yaptırdı.

Parlak bir zekâsı var, herhangi bir siyasi görüşe yakın değil ama ülke sorunlarıyla yakında ilgilenen bir genç. Özellikle son yıllarda ülkenin giderek demokrasiden uzaklaşması, özgürlük alanlarının daraltılması gelecekle ilgili kaygılarını giderek artırdı. Bu kaygılarını gidermek için onunla sık sık görüşmeye başladım. Son zamanlarda okulu kazasız belasız bitirip, bir an önce yurt dışına gitme ve orada bir yaşam kurma fikrine sarıldı. Sadece kendisinin değil okul arkadaşlarının önemli bir bölümünün de aynı düşünceyi taşıdığını anlatıyor sık sık. Haksız da değil; bilginin önemini yitirdiği, ‘biatın’ her şeyden önemli olduğu, vasatlığın erdem sayıldığı bir ülkede kendisi için bir gelecek göremiyor belli ki. Onun gibi düşünen birçok genç kaçarcasına gidiyor kendi ülkesinden. Ülkeye önemli katkılar sunabilecek genç beyinler böyle kaçarcasına giderken, bu çocuklara ülkeleri için çalışacak ortam hazırlamak yerine, onları ‘elit’ diye yaftalayan, gitmelerini âdetâ teşvik eden bir memleket ortamı var artık.

Ve dün, gelecekte bu ülkenin en kaliteli insan kaynağını oluşturacak bu gençler üniversitelerine tepeden inme, Boğaziçi geleneklerine aykırı bir şekilde rektör atanmasını protesto etti. Bir zamanlar ülkede özgür eğitimin sembolü olmuş üniversitelerinin kapısına polis kelepçesinin takıldığını gördüler. Polis, üniversiteyi tutuklayıp merkeze ifadeye götürecekti herhalde. O takılan kelepçeyle üniversiteyi özgür düşünceyle yoğrulan bilimsel yöneliminden alıp ülkenin genel vasatlığına teslim ettiler.

Baştaki anlatının gerçekliğini yaşıyoruz her geçen gün: Hep beraber yükselmek yerine hep beraber batmak daha cazip geliyor sanki bize.

Önceki İçerikÜç yıllık Körfez krizini bitiren kucaklaşma
Sonraki İçerikÖzgürlükçülüğün sınavı: Peygamber karikatürleri