“Bu kadar da İsveçli olmayın!”

Bazen yeni bir şeyi hayata geçirmek uğruna tarihi parçalamak, heykelleri kırmak, bir katedraldeki mozaik, fresk ve tasvirlerin üzerini kapatmak, hatta Hasankeyfi sular altında bırakmak, kaleyi, tarihi eseri, “kale’budur” fayanslarla döşemek gerekebilir!

İsveç’in saygın çağdaş sanat müzesi, açık havadaki yeni enstalasyonuna hazırlanmaktadır.

“Kare” adını taşıyan enstalasyon müzenin önünde sergileneceği için, İsveç’in ilk Fransız Kralı XIV. Karl Johan’ın o alandaki heykelinin sergi süresince kaldırılması gerekir.

Atının üzerinde tebaasını kibirle selamlayan Kral askıya alınıp meydandan kaldırılırken, heykel vinçten kurtulur, yere çakılır. Önce atın ayakları, ardından Kral’ın kafası kırılır.

Kahkahayı patlatan işçiler, kendilerinden istenen asıl işe odaklandıklarından heykelin parçalanmasını, o teferruatı önemsemezler. Bazıları da cep telefonuyla bu “komik durum”un fotoğrafını çeker. Zira görevleri, heykelin yerine 4×4 m²’lik bir kare oluşturmaktır. O kadar…

Bazen yeni bir şeyi hayata geçirmek uğruna tarihi parçalamak, heykelin kafasını kırmak, bir katedraldeki mozaik, fresk ve tasvirlerin üzerini kapamak, hatta Hasankeyfi sular altında bırakmak, kaleyi, tarihi eseri, “kale’budur” fayanslarla döşemek gerekebilir! Değişimin, yatırımın ayağına dolanıyorsa, tarihi diye üç-beş çanak çömlek parçasının lafı mı olur?

Aksilikler, küçük talihsizlikler bitmez. Müzenin başka bir bölümünde, ünlü bir sanatçının çakıl ve kum yığınlarından ibaret enstalasyonunu da gece temizlikçiler süpürür! Olabilir… Onun da çaresi vardır; çöpteki çakıl ve kumlar ayıklanır, müze yetkilileri fotoğrafına bakarak eseri –çaktırmadan- aslına benzetir.

Muhtemelen Ana Tamir Atölyesi’ne kaldırılan heykele aldırmayan işçiler, hız kesmeden parke taşların bir kısmını sökerler, üzerine mutfakta, banyoda filan kullanılan led ışıkla sınırlarını mili milimine bir titizlikle belirledikleri “kare”yi kondururlar.

Ortasına da ısmarlanan plaketi yerleştirirler: “Kare güven ve ilginin sığınağı, mabedidir. Onun sınırları içinde hepimiz eşit hak ve sorumlulukları paylaşırız.” Plaket özenle cilalanır, parlatılır…

Yarasa radarıyla yürüyenler

Müzenin küratörü sunumunda o “Kare”nin önemini, gerekliliğini bazen mütevazılıkla paketlemeye çalıştığı kibrini ayarlamaya gerek duymadan açıklar. Muhitindedir çünkü. “Şehrin en kalabalık meydanında o ‘kare’ye girer, yardım isterseniz… Yanınızdan geçen insanlar size yardım etmek zorundadır. Zira o kareyle ilgili bir –insan hakları- sözleşmemiz vardır, yardıma muhtaç insanlara yardım elimizi uzatmak mecburiyetindeyiz.”

Gerçekten güzel, çağdaş bir fikirdir de… Müzenin hemen önünde 7/24 evsizler yatmaktadır. Başka köşede ise bir kadın elinde imza formlarıyla “Bir insanı kurtarmak ister misiniz?” diye dolaşarak, yanından hızla geçip giden kalabalığa seslenir. O kalabalıktan bir kişi bile o çağrıyla ilgilenmez, hatta kadına bile bakmadan, onu görmeden yürüyüp uzaklaşır.

Aralarında gözünü cep telefonundan ayırmadan, yarasa radarıyla yürüyen müzenin yöneticisi, fiyakalı küratörü Christian da vardır. O da ilgilenmez, duymaz bile…

Ya dışındasındır “kare”nin…

O sırada bir “İmdat” çığlığı yükselir. “Bana yardım edin, beni öldürecek” diye bağıran genç bir kız Christian’ın yanına koşar. Kahramanımız ise geri çekilir, çevresine bakınır ve yardım edecek (yardım etmesi gereken) başkalarını arar gözleriyle… Öyle çığlıkların muhâtabı, o kerli ferli Christian değildir ki.

Lâkin genç kızın yanına gelen başka bir adam doğrudan Christian’a seslenerek, “Bana yardım et, beni destekle…” diye ısrar eder. Havalı küratör, “Ama olmaz, dur…” filan diye bir şeyler geveler ama kız da gelip arkasına sığınınca yapacak başka bir şey bulamaz. Öylece durmak zorunda kalır. Saniyeler sonra da o karambol dağılır.

Christian, birkaç saniye sadece yanında durarak üslendiği o zorunlu “koruma rolü”nden, kendisinin de hayret ettiği “bedelsiz kahramanlığı”ndan, sorumsuz/sorunsuz sorumluluğundan çocuklar gibi mutlu ve şaşkındır. Hatta diğer adama avucunu uzatır, “Çak bi beşlik” yapar… Adamla bir süre prensesi ejderhadan kurtar-mış, kahramanlık yap-mış bir prens gibi muhabbet kurmaya bile çalışır. Sermayesiz siftahı hoşuna gitmiştir.

Oradan uzaklaşınca birden fark eder; en demode yankesicilik kumpasına düşürülmüş ve cüzdanı, cep telefonu, kol düğmeleri çalınmıştır. O düzgün, şık, varlıklı, seçkin profiliyle yanından geçenlere “Cep telefonunuzu bir an kullanabilir miyim, lütfen yardım eder misiniz?” diye sorar ama nafile. Yardıma muhtaçlar için imza toplamaya çabalayan kadını, “İmdat” diye bağıran genç kızı, yerde yatan evsizleri hiç umursamayan kalabalık, afili Christian’ın da yüzüne bakmaz. Yani o seçkin sosyo-ekonomik karenin içinde de olsa, küratörü olduğu o ütopik “Kare”nin dışındadır.


Zekice olduğu kadar “haince”


Yardımcısıyla konuşunca, Ona işyerinin sağladığı cep telefonunu, GPS takibiyle bulabileceklerini öğrenir. Otururlar bilgisayarın başına, cep telefonunun konumuna, çok katlı bir sosyal konuta ulaşırlar. Ancak telefonun hangi dairede olduğunu belirleyemezler.

Akıllarına zekice olduğu kadar “haince” bir fikir gelir. Hırsıza hitaben bir tehdit mektubu yazıp, o toplu konutun her dairesinin posta kutusuna bırakmaya karar verirler. Etik bir sorun da görmezler; o toplu konutta zaten, mülteciler, yoksullar, işbu nedenle kuvvetle muhtemel sabıkalılar, suçlular yaşamaktadır!

Christian mektubu yazarken, siyahî yardımcısının bazı sert ifadelerine müdahale etmek istese de… Yardımcısı onu “Bu kadar da İsveçli olma, politik dürüstlük zırvasını bırak” diyerek uyarır. Bitirirler mektubu; “Kim olduğunuzu ve nerede yaşadığınızı biliyoruz. Yoksa bu mesajı almazdınız. Cüzdanımı, telefonumu, büyükbabamdan kalan kol düğmelerimi Merkez İstasyonu’ndaki 7-Eleven’a bırakın. Yoksa yine geliriz.”

Daha önce gerine gerine “Mektupları posta kutularına ben dağıtırım” diyen yardımcısı, belki de en yakın, tek dostu, blokların önüne geldiklerinde “Mektupları sen dağıt” diye dayatır. Dostluk da bir yere kadardır nihayetinde. Christian da el mecbur, korku, panik içinde zarfları posta kutularına atar.

Ertesi gün söylediği yere bırakılan bir zarfın içinde cüzdanını, paralarını, telefonunu bulur. Kol düğmeleri de zaten çalınmamıştır, evde gömleğinin cebinden çıkar.

Reklamdaki sarışın bebek dilenirse


Bir süre sonra oturduğu evin merdivenlerinde koyu siyah saçlı, 12-13 yaşında göçmen bir çocukla karşılaşır. Çocuk mektubun izini 7-Eleven’dan sürerek Christian’a ulaşmıştır. Cürmünce kıyameti koparır; “Posta kutumuza koyduğun, hırsızlıkla suçladığın o mektup yüzünden ailem benim hırsız olduğumu sanıyor. Benden ve ailemden özür dile…”

Merdivenden iterek kovalar çocuğu…

Bir süre sonra “Videonuz birkaç saat içinde 300 bin tıklama aldı, kutlarız. Sizi aramamızın nedeni, ortak bir gelir kazanmak için reklamla ilgilenip ilgilenmediğiniz ” mealinde bir telefon gelir Christian’a… Şaşırır, videodan habersizdir. Bakar ki, tıklanma rekorları kıran video, “Kare”yle ilgili kurumsal bir kliptir. Bebek pudrası reklamındaki gibi şirin, tombul ve elbette sarışın bir dilenci çocuk, yanında yavru kedisiyle evsiz evsiz ağlarken “kare”nin içine girer. Ekranda “İnsanlığınıza erişmek için, insanlıktan ne kadar çıkmak gerek?” yazısı belirir… Ardından “kare”nin içindeki çocuk infilak eder, ekranda Arapça, sonra İbranice yazılar akar ve “Kare güven ve ilginin sığınağıdır” mesajıyla noktalanır. (¹)

Müzenin onun görüşüne başvurmadan yayınladığı ve büyük tepkilere neden olan video, ardından müzede seçkin davetlilerin huzurunda bir performans sanatçısının kontrolden çıkan “Maymunsu ilk çağ adamı” gösterisi filan derken… Yönetim kurulu Christian’ı istifaya zorlar.

Statü depreminin sarsıntısını yaşarken, merdivenden yuvarladığı çocuğu aramaya, ondan ve ailesinden özür dilemeye karar verir. Yanına boşandığı evliliğinden –arada sırada- yâdigâr çocuklarını da alarak o toplu konuta gider, sorar soruşturur… Öğrenir kaldıkları daireyi ama sadece şu cümleye ulaşır:

“Onlar mı… Taşındılar buradan”.

Dalgın, yorgun, mutsuz, hiç tatmadığı duyguların çemberinde evine döner.

İSVEÇ’TE DEVLETE KARŞI BİR GÜVEN VAR

“Square (Kare)” filminin İsveçli yönetmeni Ruben Östlund’u festivallerde yine büyük ilgi gören “The Tourist”den de tanıyoruz. Cannes Film Festivali’nde (2017) ona Altın Palmiye kazandıran “Kare”, aslında yönetmenin bir arkadaşıyla birlikte İsveç’te ve Norveç’te sergilenen aynı isimli enstalasyonundan yola çıkıyor. Ötekileştirme, etiketleme, ifade özgürlüğü, sorumluluk almak, çağdaş iletişim arızaları, empati yoksunluğu, sanatın sorgulanması gibi birçok evrensel sorunun alanında dolaşıyor. Hicvi, kara mizahı filmine ustaca yerleştiren Östlund, daha önce filmlerine değindiğim memleketlisi Roy Andersson’un da hayranı. İki yönetmen de hemen her filmiyle, usta, özgün stilleriyle, topladıkları ödüllerle, zirvesine Ingmar Bergman’ın bayrağını diktiği İsveç sinemasının çağdaş alemdarlığını yapıyor.

Östlund 2017 yılında yaptığı söyleşide şunları söylüyor (²):
“Çocukların kendi yaşlarındaki çocukları soymalarıyla ilgili davalar hakkında bir haber okuduğumda şaşırmıştım. Gündüz vakti, bir alışveriş merkezinde bir sürü soygun olduğunu öğrendiğimde… Birçok yetişkin yanlarından geçip gidiyordu. Çocuklar yardım istemediler ve yetişkinler başları dertte olan çocukları fark etmediler bile. Babama bunu anlattığımda, altı yaşındayken boynuna ev adresinin yazdığı bir kâğıt asıp Stockholm’ün merkezine oynamaya yollandığını söyledi. Bundan çıkardım ki, 1950’lerde İsveç’te medeniyet veya daha dar tutalım, birbirimize karşı nasıl davrandığımız meselesi, bir çocuğun başı beladaysa bir yetişkinin ona yardımcı olacağı fikrine dayanıyormuş. Bugün ise çocuğumuza bir yetişkinin onun için tehdit olduğunu öğretiyoruz. İsveç’te devlete karşı bir güven var. Meselâ benim için sokakta güvenlik kameralarını görmek korkutucu değil. Ama bunun ülkeden ülkeye değişen bir şey olduğunu biliyorum.”

(¹) Ruben Östlund 2017’de yaptığı söyleşide filmdeki o klibi şöyle anlatıyor:O videonun ilk versiyonunda ne yaptım biliyor musunuz? Kız patladıktan sonra birini ‘Allahu ekber!’ diye bağırttım. Sonra bu çeşit çatışmaları beslemek istemediğime karar verip o diyaloğu sahneden çıkarttım. Eğer gerçek hayatta böyle bir Youtube videosu yapacak olsaydınız, çok daha ileri gitmeniz, promosyonun işe yaraması için sınırları daha fazla zorlamanız gerekirdi. Yani biz aslında filmde biraz daha yumuşak bir şey yaptık. Çünkü insanların medyada dikkat çekmek için provokasyon yapması bugün o kadar yaygın ki… Siyasetçiler sanatçılardan çok daha fazla kullanıyorlar provokasyonu.” (Fırat Yücel, Altyazı Sinema Dergisi, Sayı: 177)

(²) “Eşitlik için sürekli bir mücadele gerekli”, Nil Kural, Milliyet Gazetesi, 06.11.2017.

Önceki İçerikDövizde ‘Majino Hattı’ çöktü: Hesabı kim ödeyecek?
Sonraki İçerikİnsanın anlam arayışı