Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Cüretkar Bir Yazı: Yeni Dünya Düzeninde Özgürlüğümüzü Korumak

Cüretkar Bir Yazı: Yeni Dünya Düzeninde Özgürlüğümüzü Korumak

Acemoğlu’nun ‘işçi sınıfı liberalizmi’ tezlerinden daha ilerisini düşünsek mi? Yaşam hakkının ve özgürlüğün korunması için kamunun stratejik ve düzenleyici rolünün kaçınılmaz bir gereklilik haline geldiği bir dönemdeyiz. Ama bu, devleti kutsayarak Leviathan’ı hortlatmak olarak anlaşılmamalı. Etkili, yetkin, merhametli, adaletli ve en önemlisi Platonik anlamda bilge bir devlet gerekiyor. Korkunun ecele faydası yok, şimdi cüretkar olma zamanı.

Dünle beraber gitti cancağızım,

Ne kadar söz varsa düne ait…

Şimdi yeni şeyler söylemek lazım

The Economist dergisinin, Nobel Ödülü sahibi Daron Acemoğlu’nun Ulusların Düşüşü tezinin açıklama gücünü ve yapay zekaya yönelik “karamsar” yaklaşımını sorgulayarak onun medya ve siyasetteki etkisinin abartıldığını iddia ettiği imzasız ve sert yazısıyla başlayan tartışma dallanıp budaklanarak sürüyor. Acemoğlu bu eleştiriye; derginin yaklaşımını serbest piyasa statükosunu koruma telaşıyla hareket eden “garip bir şekilde saldırgan” bir üslup olarak nitelendirip, liberalizmin krizleri aşmak için işçi sınıfının refahını önceliklendirmesi gerektiğini savunarak yanıt verdi. Böylece polemik, sermaye odaklı geleneksel piyasa kuramcıları ile liberal demokrasinin geleceğini işçi sınıfı lehine yeniden kurgulamak isteyen “kapsayıcı kurumsal iktisat” yaklaşımı arasında bir ideolojik hesaplaşmaya dönüştü. Acemoğlu’nun işçi sınıfı liberalizminden hareketle geleceğin krizlerine çözüm formülü üretme çabasıyla renklenen bu tartışma, gündemdeki ağırlığını koruyor. Ancak bir başka açıdan, önerilen bu formülü 19. yüzyılın ikinci yarısında yükselen devrimci işçi sınıfı hareketini sönümlendirerek uysallaştıran reformist uzlaşıya benzetmek de mümkün. Dolayısıyla The Economist-Acemoğlu polemiğinin –çevresinde oluşan geniş eklentiler de dahil– insanlığın karşı karşıya olduğu üç büyük krize (çevre, teknoloji, jeopolitik) kökten bir çözüm üretebilmesi zor. Bu, olsa olsa paradigma içi bir tartışma ve uzlaşı arayışı olarak görülebilir. Oysa baskısını giderek daha fazla hissettiren insani kriz, paradigma içi dolanmaları değil, çok daha cüretkar olmayı gerektiriyor.

İnsanın düşünme biçimi ile ilgili önemli bir özellik, hem bir üstünlük hem bir zaaf: Bugünkü durumu mutlak kabul etmek ve geçmişi bu çerçevede değerlendirmek, geleceği de bu doğrultuda öngörmek. Yukarıda Mevlana Celaleddin’den alıntıladığım dizeler bu zaafa işaret ediyor. Geçmişi bugünün değerleriyle yargılıyor, geleceğin de -bugüne kadar nasıl olduysa öyle- aynı çizgide devam etmesi gerektiğini ön kabul olarak alıyoruz. (Tümevarım ve uyarlamalı beklentiler yöntemi ikinciye örnek)

Oysa dünya hep böyle değildi. ABD’de siyahlar, beyazlarla aynı okullara gidebilme, toplu taşımada birlikte oturabilme, lokantalarda aynı yerde yemek yiyebilme hakkını kazanalı ancak 60-70 yıl oluyor. Kamu alanlarında ırk ayrımı ancak 1964’te tamamen kaldırıldı. İsviçre’de kadınlar ülke genelinde (federal düzeyde) seçme ve seçilme hakkını 7 Şubat 1971 tarihinde düzenlenen halk oylaması ile elde etti. Bu hakkın kazanılması için sadece erkek seçmenlerin oy kullandığı bir referandumdan “Evet” çıkması gerekiyordu. 1959’da yapılan ilk referandumda %67’si “Hayır” oyu verdi ve ancak 1971’deki referandumda o da %65,7 “Evet” oyuyla bu hak kabul edildi. İngiltere’de eşcinsellik 1967 yılına kadar hapis veya hapis cezasına alternatif olan kimyasal kastrasyon ile cezalandırılıyordu. Cecilia Payne, Cambridge Üniversitesi’nde eğitimini tamamlamasına rağmen, 1920’lerde İngiltere’deki üniversiteler kadınlara fizik ve matematik gibi alanlarda lisansüstü derece/diploma vermediği ve bilimsel kariyer yollarını kapattığı için ABD’ye gitti. 1925 yılında yazdığı doktora tezinde, kuantum fiziği ilkelerini yıldız tayflarına uygulayarak Güneş ve diğer yıldızların neredeyse tamamen Hidrojen ve Helyumdan oluştuğunu kanıtladıysa da tezi göz ardı edildi. Danışmanı ve Princeton Üniversitesi Fizik bölümü başkanı Henry Norris Russell, 1929 yılında Cecilia’nın haklı olduğunu fark etti. Russell bu bulguyu kendi makalesinde yayımladı. Her ne kadar makalesinde Payne’in 1925’teki çalışmasına kısa bir atıfta bulunarak onun hakkını teslim etse de bilim dünyası bu büyük devrimi yıllarca “Russell’ın keşfi” olarak andı. Payne, Harvard Üniversitesi Gözlemevi’nde aktif olarak dersler veriyor ve araştırmalara öncülük ediyordu. Ancak o dönem bir kadının üniversitede resmi bir öğretim pozisyonuna veya kadroya sahip olması akıl alabilecek bir şey olmadığı için, Payne’in verdiği dersler üniversitenin resmi ders kataloğunda onun adı yazılmadan yer alıyor, Payne’e ödenen oldukça düşük maaş da bölümün “ekipman/malzeme masrafları” bütçesinde gösteriliyordu.

Bu örnekleri çoğaltabiliriz…

Anlatmaya çalıştığım, bugün bize mutlak görünen birçok şey bundan yüz yıl öncesinde birçok radikal zihin için bile anlamsız, saçma ve imkansızdı. 1980-2015 arası kesin doğru olarak görülen, standart ya da norm kabul edilen hususların bir kısmının bugün geçerliliğini yitirdiği yadsınamaz bir gerçek olarak karşımızda; biz beğenelim, beğenmeyelim. “X Kuşağı” adı verilen bizim kuşak, 1980’lerde yüksek öğrenimini tamamladı, 1990’larda profesyonel kariyerine başladı, Milenyum’un başlarında yöneticiliğe yükseldi ve bugün hem şirketlerdeki hem kamudaki üst düzey yöneticilerin büyük kısmı bu kuşaktan. X kuşağının zihni küreselleşme ile şekillendi. Eğitimimizi ve deneyimimizi küresel dünya düzeninde kazandık: Kurala dayalı, özgürlükçülüğün, piyasalaşmanın ve bireyselleşmenin egemen olduğu, dünya genelinde kabul edilmiş normları esas alan, işleyişini diplomasinin, uluslararası kuruluşların ve küresel entegrasyonun belirlediği bir düzen… Bugün bu dünya yok, başka bir gerçeklik var. Düne kadar temel doğru kabul ettiğimiz, evrensel norm olduğuna inandığımız “katı olan ne varsa buharlaşıyor”.

Konu sosyal bilimler olunca iş daha da çetrefilli hale geliyor. Öncelikle X sosyal medya platformundaki @ibrahimmturhan2 hesabımda daha önce de tartıştığım gibi kişisel olarak bu alanın “bilim” olarak tanımlanmasını sorunlu görüyorum (aşağıda o paylaşımlarımın bağlantılarınıı bulabilirsiniz). Epistemolojik tartışmayı bir tarafa bırakacak olursak bile sosyal bilimler inşası ve kurgusu açısından ciddi önyargı sorunlarıyla muallel. Açıktır ki sosyal bilimlerin disipliner yapısı tarafsız veya evrensel değil, Batı merkezli tarihsel koşulların ve önyargıların bir ürünü. Gulbenkian Komisyonu tarafından 1996’da yayımlanan “Sosyal Bilimleri Açın: Sosyal Bilimlerin Yeniden Yapılanması Üzerine Rapor”da bu mesele ayrıntılı biçimde ele alınır. Sosyal bilimler, 19. yüzyılda esas olarak beş ana ülkede (İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya ve ABD) doğmuştur. Bu ülkelerin kendi tarihsel, toplumsal ve ekonomik tecrübeleri “evrensel insanlık durumu” gibi sunulmuş; Batı dışı toplumlar ise ya “doğallık/ilkel” kategorisine atılarak antropolojiye ya da “tarihsiz/doğu” olarak görülerek Doğu Araştırmalarına (Oryantalizm) havale edilmiştir. Disiplinlerin kurgusunda, Avrupa’nın sanayileşme ve ulus-devletleşme süreci “gelişmenin ve ilerlemenin tek doğal yolu” kabul edilmiştir. Diğer tüm kültürler ve toplumlar yok sayılmış ya da “alt-insan” kategorisinde görülmüştür. Dolayısıyla sosyal bilimlerin kurgusunda Batı dışı tarihsel tecrübeler, Batı şablonuna uymayan kurumsal yapılar “tanımsız”dır. İktisat, siyaset bilimi, sosyoloji, tarih gibi alanların birbirinden kesin sınırlarla ayrılması, insan ve toplum ilişkisinin nesneleştirilmesi, doğa durumu ile kültürel durumun ya da uygarlığın, geçmiş ile günümüzün keskin çizgilerle bölünmesi 19. yüzyıl liberal düşüncesinin ve bunun yansıması olan modern kapitalist toplum düzeninin ürünüdür. Son olarak, liberal kapitalizm ile varoluşsal bağları dolayısıyla sosyal bilimlerin sınıfsal durumunun ve teleolojisinin de bir hayli tartışılması gerekir.

Son dönemde Daron Acemoğlu ile The Economist dergisi arasında yaşanan polemik ve bunun çevresinde oluşan tartışmalar bana bu meseleyi yeniden hatırlattı. Öncelikle şu hususu vurgulamak isterim; lisans ve lisansüstü düzeyde birçok kere Uluslararası Siyasal İktisat ve Sosyal Bilimlerde Yöntem dersleri verdim. Siyasal İktisat dersine Susan Strange’in “kimin çıkarına (cui bono)” sorusu ile başlardım. Ardından da Dani Rodrik’in “imkansız üçlem (Trilemma of Global Political Economy)” kavramı ve Friedman’ın (Thomas, Milton değil) 1999 yılında yayımlanan meşhur “The Lexus and the Olive Tree” kitabında kullandığı “altın deli gömleği (Golden Straitjacket)” tezine de yer verirdim. Dolayısıyla konunun bu boyutunun, ekonominin sadece teknik  (Antik Yunanca episteme ile tekhne farkı) anlamda “ekonomi”den ibaret olmadığının farkında olacak kadar yazından haberim var. Ayrıca gençlik yıllarımdan beri siyasal ve akademik olarak demokrasi, seçmen iradesinin siyaset üzerinden iktisat politikasına yansıması, emek, sömürü ve temel insan hakkı olarak insani kalkınmışlık ilkelerini savundum. Hatta yirmi yıl önce -üzerinden bir hayli zaman geçtiğine göre açıklamakta sakınca yoktur- adım Merkez Bankası yöneticiliği için geçtiğinde bazı “sol” görüşlü basın organları ve “emekten yana” gazeteciler, eski yazılarımı ve konuşma metinlerimi yayımlayıp “böyle biri nasıl Merkez Bankasında yönetici olur? Piyasayı ve IMF’yi eleştiriyor” diye manşet bile atmıştı. Dolayısıyla bu konuda teorik ve pratik geçmişim olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Acemoğlu’nun “işçi sınıfı liberalizmi” tezlerine temel aldığı ve The Economist dergisini imzasız, seviyesiz ve “garip bir şekilde saldırgan” bir yazı yayımlamaya yönlendiren liberal demokrasi, seçmen gücü, işçi sınıfı hatta Batılı anlamda evrensel insan hakları ve özgürlükler gibi kavramların insanlığın doğal ve zorunlu tarihsel çizgisinin zirvesi olduğu gibi bir kabulle analiz yapıyoruz. Bir başka deyişle “Tarihin Sonu ve Son İnsan”ın yayımlanmasının üzerinden geçen 35 yıl sonra bile aslında liberalizmin tarihin sonu olduğu konusunda Fukuyama ile aynı noktadayız. Radikal öneri olarak ileri sürülebilen ve bu kadarcığı bile The Economist yönetimini çileden çıkarmaya yeten sadece liberalizmin işçi sınıfı sürümünün daha uygun olduğu görüşü.

Oysa böyle değil. Daha temel olan adalet, hakkaniyet, istikrar, çoğunluğun uzun dönemli yararı gibi kavramların siyasal sistemleri şekillendirdiği, merhamet ve toplumsal sorumluluk gibi kavramların ekonomik yapının şekillenmesinde rol oynadığı sistemler sürdürülebilir kalkınmayı sağlamış. Ama biz tek coğrafya ve tek bir tarihsel tecrübeye dayalı kuramsal çerçevede analiz yaptığımız için sanki bunlar olmadan insanlık varoluşsal bir krize girecek diye inanıyoruz. 10-11 Nisan 2014’te Tufts Üniversitesi Fletcher School tarafından düzenlenen ve benim de konuşmacılarından olduğum “Turkey’s Turn? Perennial Linchpin or Emerging Hub?” konferansında Acemoğlu ile “Why Nations Fail” tezinde Doğu tecrübesinin özgün yapısının yeteri kadar dikkate alınmadığına ilişkin eleştirilerim üzerinde konuşmuştuk. Kapsayıcı kurumsal yapılar, mülkiyet ve yenilikçilik kavramlarını Batı tarihsel tecrübesinin kalıplarıyla arayınca Batı dışında başka yerde ve modern çağ öncesinde görmek olanaksız tabii ki. Ama kapsayıcılık işlevini gören farklı yapılar, demokrasiden beklenen (ne kadar yerine getirdiği tartışmalı olsa da) işleve benzer ama Batıdakinden farklı modus operandi ve modus vivendi modelleri, mülkiyet konusuna farklı tarihsel tecrübelerle coğrafyaların kendine özgü koşulları ile yaklaşan toplumsal düzenler olamaz mı? Özellikle liberal demokrasinin sonunun geldiğine, seçim sistemlerinin çözümsüzlük ürettiğine, liberalizmin, piyasa ekonomisinin ve Batılı anlamda özel mülkiyetin sadece siyasal ve toplumsal değil doğal çevre ile ilgili de krizlere yol açtığına ilişkin görüşlerin revaç bulduğu bir dönemde bu seçenek, bir şans verilmesini hak etmiyor mu? 1830’lu ve 1840’lı yıllarda başlayan ve kıtayı 1848’de “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor” ifadesini haklı çıkaracak şekilde sarsan işçi sınıfı hareketinin, liberalizmin en iyi nasıl işleyebileceğinden öte bir amacı olduğunu söylemek herhalde yanlış olmaz. İşçi sınıfı liberalizminden daha ilerisini düşünsek mi?

Merkez Bankası’nın 2009’da gerçekleştirdiği para reformunda 5 TL’lik banknotun arka yüzüne Prof. Dr. Aydın Sayılı’nın portresini koymayı önerdiğimde önce bir şaşkınlık olmuştu. Prof. Sayılı, toplantıya katılanların aşina olduğu bir isim değildi. Aydın Sayılı; Doğu toplumlarında, daha özelde de Türk-İslam dünyasındaki bilimsel mirasın rolünü ortaya koyarak bilimin tek bir medeniyetin tekelinde olmadığını, aksine Doğu’dan Batı’ya aktarılan tarihsel bir birikim olduğunu savunmuş ve bu tezine güçlü kanıtlar sunmuştu. Bu yaklaşım, sosyal bilimlerde Batı dışı toplumların kendine özgü yapısını ilk kez bu kadar güçlü bir biçimde ortaya koymuş, dünyada Bilim Tarihi kürsüsü ilk kez Harvard Üniversitesi tarafından Aydın Sayılı’nın çalışmalarını sürdürebilmesi için kurulmuştu. 2009 koşullarında ilkokul öğrencilerinin en çok kullanacakları banknot olduğunu düşündüğümüz paraya Aydın Sayılı gibi bir bilim tarihçisi akademisyenin portresini koyarak Merkez Bankası toplumsal bir mesaj vermeyi amaçlamıştı. Prof. Dr. Aydın Sayılı’nın bilimsel gelişme alanında yaptığını kendi alanlarında yapmaya yönelik çok saygın girişimler de oldu. İdris Küçükömer, Kemal Tahir, Baykan Sezer ve Sabri Ülgener gibi düşünürler ve hatta Hikmet Kıvılcımlı bu yolda başlangıç sayılabilecek tezler ortaya koydu. Sayılı’nın bilimsel kurumlar üzerinden kurduğu “Doğu’dan Batı’ya bilgi akışı” tezinin, Sezer’in Doğu-Batı çatışması”, Tahir’in “Batı’dan farklı Doğu toplumu” ve Ülgener’in “zihniyet dönüşümü” analizlerinin tarihsel-bilimsel epistemik temelini sağlamlaştırdığını düşünüyorum. Batı merkezci evrensellik iddialarının aksine, gerek doğa bilimlerinin tarihsel gelişiminde (Aydın Sayılı) gerekse toplumsal, iktisadi ve siyasal yapıların kurgulanmasında (Kemal Tahir, İdris Küçükömer, Sabri Ülgener, Baykan Sezer), Doğu/Osmanlı-Türk tecrübesi Batı’dan niteliksel olarak farklı ve kendi içinde özgün bir tarihsel sürekliliğe sahiptir; dolayısıyla Türkiye’nin bilimsel, toplumsal ve zihniyet krizleri Batı’dan ithal edilen dogmatik kalıplarla veya tepeden inme modernleşme modelleriyle değil, Doğu-Batı etkileşimindeki tarihsel rolümüzü ve kendi özgün toplumsal dinamiklerimizi temel alan yerli bir epistemoloji ile çözülebilir. Burada yanlış anlaşılmaların önüne geçmek için belirtmekte yarar var ki bu önerme aklın ve bilginin dışlanması anlamına gelmiyor. Tam tersine, geçmişteki putları yıktıktan sonra onların yerine geçirilen ve en az onlarınkiler kadar bağnaz izleyiciler edinen modern sürümlerine bağlanıp kalmamayı ifade ediyor. İnsanı olgunluğa eriştiren aklın öncülüğü ve yol göstericiliği çerçevesinde temel yöntem, “her gün bir yerden göçmek, her gün bir yere konmak, bulanmadan, donmadan akmak” olmalı.

Bugün dünya üç büyük krizi birden yaşıyor. Küresel iklim krizini, yapay zeka ve dijitalleşme temelli teknolojik devrimi, küreselleşmenin vaatlerini gerçekleştirememesi üzerine dağılması ile ülkeler ve bölgeler arasında jeopolitik dengeleri sarsan çatışmacı, güce dayalı düzen değişimini eşanlı yaşıyoruz. Altı yıl önce yaşadığımız Kovid küresel salgını belki de sadece başlayacak filmin fragmanıydı. Böyle dönemlerde alışılagelmişin ve yerleşik kalıpların dışında, ezber bozan düşüncelere ihtiyacımız var. Haydi varsayalım teknolojik devrimin ekonomi alanında yol açacağı krizi işçi dostu yapay zeka uyarlaması reformist bir uzlaşıyla şimdilik çözdük; teknolojinin özellikle çocuklar ve gençler üzerindeki kültürel etkileri, kökten sarsılan toplumsal düzenler, darmadağın olan toplumsal kültürel kodlar konularında ne yapacağız? Su krizi, gıda krizi, göç, salgın gibi bütün dünyayı etkileyecek olası insani krizlerde yapay zekanın işçi dostu sürümü bizim gibi ülkelere ne vadedecek? ‎Teknolojinin verdiği imkanlarla, liberal demokrasinin önerdiği toplumun bütün kesimlerinin katılımı ile sağlanacak açık tartışmanın ve geleneksel demokratik karar mekanizmasının, geçmişte kötüye kullanılabildiğine tanık olduk. Yaklaştığı apaçık görüşen daha büyük krizlerde bunun önüne nasıl geçeceğiz?

Geçmişte böyle olmayan dünya büyük olasılıkla gelecekte de bugünkünden çok farklı olabilir. Temel hakları ve bu hakların kamu alanında kullanımını, bu bağlamda kamusallığı, özel-kamusal alanların sınırlarını ve etkileşimini, devletin iktisadi faaliyet ve toplumsal örgütlenmeler alanlarına ilişkin konumunu ve rolünü, toplumsal iradenin ve tercihlerin devlet politikalarına yansıma yollarını ve yöntemlerini her toplumum özgün tecrübelerini de denkleme katarak gözden geçirmesi gerekiyor. Siyasal düzenini ve devleti Hobbes-Locke-Rousseau parantezinden özgürleştirmenin imkanları ve tabii sınırları konuşulmalı. Küresel dünya düzeninin ekonomi politiği açısından On Emir kabul edilen Washington Uzlaşısı’nın bırakın gelişen piyasa ekonomilerini, gelişmiş ekonomilerde bile adını anan kalmadı.

Oysa siyasal düzene, yönetim ve seçim sistemine ilişkin tartışmalarda aynı ölçüde cüretkar davranılmıyor. İnsanlığı özgürleştirme misyonuyla başlayan Akıl Çağı’nın paradoksal biçimde tanrısal kavramları haline gelen bazı ilkelerin yeni dünya düzeni gerçekliği, bulunduğumuz coğrafi ve tarihsel konum göz önüne alınarak yeniden değerlendirilmesi gerekiyor. İktisat ve Toplum dergisinin Şubat 2022 tarihli 136. sayısında yayımlanan “Covid Sonrası Dünyada İktisat Politikalarındaki Değişim Üzerine Tartışmalar” makalemde küresel salgın ile birlikte, 1980’lerden bu yana hakim olan “küçük devlet, serbest piyasa ve mali disiplin” odaklı Washington Uzlaşısı anlayışının yetersizliğinin açıkça görüldüğünü, küresel krizlerin (2008 küresel finans krizi ve ardından gelen Covid-19 küresel salgını) piyasa mekanizmasının tek başına toplumsal refahı ve ekonomik istikrarı sağlayamadığını gösterdiğini savunuyordum.

Yukarıda anılan Batı liberal siyaset felsefesi parantezinin bile fersah fersah ötesine geçen Neoliberalizmin bireysel özgürlükleri korumak için devleti küçültmeyi zorunlu gören postülası, yeni düzenin çok boyutlu gerçekliğinde geçerliliğini yitiriyor. Bu zorunluluğun tek nedeni karşı karşıya olduğumuz ve insanlığa topyekun varoluşsal bir tehdit oluşturan genel ve devasa krizler karşısında olmamız da değil. Yakın zamanda hem dünyada hem yerelde tanık olduğumuz bazı gelişmeler, sivil toplum alanındaki bağımsız ve saydamlıktan uzak güç odaklarının aslında özgürlükleri tehdit eden kontrolsüz ve yozlaşmış güç merkezlerine nasıl evrilebildiğine örnek oluşturuyor.

Yaşam hakkının ve özgürlüğün korunması için kamunun stratejik ve düzenleyici rolünün kaçınılmaz bir gereklilik haline geldiği bir dönemdeyiz. Ama bu, devleti kutsayarak Leviathan’ı hortlatmak olarak anlaşılmamalı. Etkili, yetkin, merhametli, adaletli ve en önemlisi Platonik anlamda bilge bir devlet gerekiyor. Stratejik alanlarda (sağlık, tarım, enerji, sanayi, bilim, teknoloji) etkin biçimde yer alan, toplumunu koruyup gözetebilen, tedarik güvenliğini ve krizlere karşı sistemik dayanıklılığı sağlama yeteneği ile donatılmış bir devlet.

Fırsat eşitliği sağlamaya ve toplumsal refahı adil dağıtmaya yönelik kapsayıcı politikaları ısmarlama reçetelerle ya da ılık uzlaşmalarla değil kendi tarihinin ve coğrafyasının özgünlüğünden beslenerek ve bu bağlamda üretebilen bir devlet.  Özellikle Türkiye’de son dönemde canlanan siyasal düzene ve yönetim sistemine ilişkin anayasa değişikliği tartışmalarında bu husus önemli olacak. Korkunun ecele faydası yok, şimdi cüretkar olma zamanı. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Churchill’in dediği gibi; “Bu son değil. Hatta sonun başlangıcı bile değil. Belki sadece başlangıcın sonu.”

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın