Demokrasinin kalbi

Tarihin cilvesine bakar mısınız. Lenin’e göre dünya, artık bütün bir emperyalizm cephesi ile bütün bir anti-emperyalizm cephesine ayrılmıştı. Bundan böyle devrim de emperyalizm cephesinin “en zayıf halkası” neredeyse orada patlak verecekti. Nâzım “O Duvar” şiirinde aynı fikri başka bir metaforla anlatıyordu.

[16 Ocak 2021] Günümüzde ise demokrasi cephesi ile neo-faşizm cephesi yüzyüze. Evet, adını doğru koyalım, popülist-otoriter diye yumuşatmayalım; neo-faşist düpedüz. Neden, üzerinde ayrıca duracağım.

Şimdi önemli olan şu ki, demokrasi, 19. yüzyıldan bu yana yaşadığı bütün zigzaglardan, iniş çıkışlardan sonra, 21. yüzyıl başlarında bir de böyle bir saldırıya uğradı. Son diktatörlük dalgası emperyalizmden kaynaklanmadı. Batı’dan kaynaklanmadı. Tersine, yerli ve millî kaynaklardan doğdu. Çin’den, Rusya’dan, Belarus’tan, Polonya’dan, Macaristan’dan, Brezilya’dan, bir dizi başka ülkeden geçerek yayıldı. Geldi, Amerika’yı da etkisi altına aldı. Ve son üç aydır demokrasinin kalbi, Lenin’in “kapitalizmin ve emperyalizmin kalesi” saydığından en son bakacağı, yarılmayı ve kritik hesaplaşmayı en son bekleyeceği yerde, ABD’de atıyor.

Günlerdir, her oturuşta saatlerce seyrettim ve seyrediyorum, önce 6 Ocak saldırısında Capitol’de olup biteni. Şiddetin, kastın, taammüdün, fanatizmin, gözü dönmüşlüğün, küstahlığın, tahribatın… asıl içerde cereyan eden sahnelerini. Aşırı sağ fikirlerden etkilenen polislerin, Ogün Samast’la poz veren jandarmalar misali, Kongre fatihleriyle resim çektirmelerini (bkz yukarıda). Binaya bu kadar kolay girebilmeleri karşısında bocalayıp, enerjisini nereye kanalize edeceğini bilemeden başıboş gezinen kalabalığın, karşısında düşman bellediği Demokrat hedefleri bulabilse neler yapabileceğini sezmenin dehşetini. Senato salonunda Mike Pence, anayasanın öngördüğü parlamenter prosedürü uygulamaya çalışırken, Donald Trump’ın bu güruhu dışarıdan o prosedüre ve kendi başkan yardımcısına saldırtmasının garabetini. Nitekim serserilerden bir kısmının “We want Pence!” diye tempo tutmasını. Alkışlamak için değil, yakasına yapışmak için. Derken galiba bir noktada Voldemort’un dahi ürkmesi, çıkarttığı hengâmeden. Son tweet’leri ve video’larındaki yanar döner, bir öyle bir böyle, göstericileri güya kınayan ama çok da seven ve öfkelerini haklı bulan, zihnen hıçkırık tutmuş hallerini.     

Sonra, 14 Ocak’ta Temsilciler Meclisi’ndeki azil (impeachment) görüşmelerini. Hayret ve ibretle izliyorum, Cumhuriyetçilerin nasıl binbir dereden su getirdiğini. Bir, güya şaşırmışçasına, masum ve salak havalarda “niçin, ne var ki” diye soranları, sanki hiçbir şey olmamış gibi. İki, sanki son oylama sırasında Kongre binasına saldırıp zorla girerek odaların kapılarını kırmanın ve politikacı avına çıkmanın herhangi bir barışçı gösteriden hiçbir farkı yokmuş havalarına girenleri. Üç, bu doğrultuda “what aboutism” (peki şuna ne diyorsunculuk) argümanlarına başvurarak, iyi ama siz de George Floyd’un öldürülmesini izleyen BlackLivesMatter (Siyah Hayatlar Önemlidir) hareketini, Portland olaylarını vb desteklediniz demeye getirenleri. Dört, hattâ işi, o siyah protestolar olmasaydı bu olay da olmazdı noktasına vardırabilen namussuzun tekini. Beş, hepsinin paçalarından akan insafsızlığı, açık-örtük ırkçılığı, küçüklüğü, gıcıklığı, gizli öfkeleri, hakkaniyetsizliği, intikam ve ödeşme hırsını. Altı, hepsinin üstüne bir de şimdi ansızın barışçı ve birleştirici kesilip, yapmayın, milleti bölmeyin, yaraların iyileşmesine ihtiyacımız var pozlarına bürünmelerini.

Brecht’in ünlü piyesinin başlığıyla “Üçüncü Reich’ın Korku ve Sefaleti” (Furcht und Elend des Dritten Reiches; İng. Fear and Misery of the Third Reich) seksen yıl sonra tekrar geçiyor önümden. Fakat oh, diyorum, bu sefer kazanamadılar hiç olmazsa. Amerika’nın demokratik kurumları ve kamuoyu üstün geldi. Sonunda öyle bir tepki doğdu ki, 1922’de İtalya’da iktidarı Mussolini’ye, 1933’te Almanya’da iktidarı Hitler’e teslim eden Eski Muhafazakârların, Kral III. Viktor Emmanuel’lerin ve Mareşal Hindenburg’ların Amerika’daki muadilleri, Reagan ve George “W” Bush dönemlerinin neo-con’ları, sonra bugünün Cumhuriyetçi liderleri, Liz Cheney ve Mitch McConnell’lar son anda bile olsa çekti Trump’tan desteğini. Batan gemiyi terkeden fareler misali, Beyaz Saray’dan istifa eden edene. 

Oh diyorum, hiç olmazsa bir yerde hesap soruluyor, bu tür pislik ve ahlâksızlıklardan. Çünkü bu sırf ABD’nin meselesi değil. Bütün dünyanın meselesi. Saflar böyle çizildi. Trump bir dünya faşisti. Karşısında, Amerikan demokrasisi de aynı anlamda bir dünya demokrasisi. Bütün kusurlarına karşın, demokrasinin, hukuk devletinin, çeşitliliğin, çok-kültürlülüğün, hak ve özgürlüklerin yeryüzündeki oldukça ileri bir örneği. Dolayısıyla Kongre’nin şahsında genel olarak demokrasi sınanıyor. Şimdi Trump’ın, sonraki dört yılda Trumpçılığın durdurulması, belki Avrupa’da ve bütün dünyada derin etkiler doğuracak. Belki bu neo-faşizm dalgası tersine dönecek. Belki yeni bir rüzgâr esmeye başlayacak. Belki demokrasi için bir soluklanma ve yeniden düşünme fırsatı doğacak.

Türkiye’nin de kaderi biraz buna bağlı.

Önceki İçerikŞiddetle aranıza mesafe koyacak mısınız?
Sonraki İçerikGel de kıskanma: Hollanda’da bürokrasinin hatasının sorumluluğunu üstlenen hükümet topluca istifa etti