Demokrasinin kalpsizleri

“Yatay, sivil şiddet” yanlılarından söz etmiyorum. Önce sözel ve şimdi fiziksel şiddeti köpürtenlerden. İktidarın büyük ortağını giderek gayrimeşru bir zemine çekmek isteyenlerden. Bu uğurda toplumun tepkilerini sınayanlardan. Rakiplerine karşı silâh ve sopayı ne kadar devreye sokabileceklerini adım adım deneyenlerden.

[21 Ocak 2021] Hayır. Bunların ötesinde bir kesim var, demokrasinin kalpsizleri dediğim. Daha çok, büyük ortağın eteklerine yapışanlar. Çevresinde kümelenenler. Şeklen demokrasi içinde yer alıyorlar. Ama yürekleri demokrasiyle atmıyor. Hiçbir değerini, duygusunu, özlemini paylaşmıyorlar demokrasinin. İnsanlığın. Özgürlüğün.

Tersine, zihinsel ittifaklarını hep anti-demokrasi ile kuruyorlar. Dünyanın neresinde olursa olsun habire anti-demokrasinin teorisini kurmaya, mazeretini bulmaya, önünü açmaya çalışıyorlar.

Çin ve Rusya, günümüzün en büyük, en ağır, en tehlikeli iki diktatörlüğü. Putin’in gizli servisleri göz göre göre adam öldürüyor. Çin, kurumsal açıdan da hukuk devletiyle ilgisi olmayan, yargının dahi resmen partiye bağımlı olduğu, tam bir tek parti diktatörlüğü. Tepeden inme modernist homojenizasyon uğruna, Uygur Müslümanlarına yapmadığını bırakmıyor. Bunlara dahi tek lâf söylemiyorlar. Güçleri ve kafaları sadece Batı’yı baş düşman bellemeye yetiyor.

Bir süre, o Batı’da da bir akran ve yandaş bulmuşlardı kendilerine. Trump’ın başını çektiği faşizan popülizm dalgası, büyük bir gedik açmıştı Batı demokrasisinin merkezinde. Dört yıl süreyle, kültürünü de kurumlarını da zorladılar, kemirdiler, aşındırdılar ABD siyasetinin. Keyfilik desen keyfilik. Yalancılık desen yalancılık. Aydın düşmanlığı desen aydın düşmanlığı. Basına zorbalık desen basına zorbalık. Göçmen karşıtlığı desen göçmen karşıtlığı. Irkçılık desen ırkçılık. Beyaz üstüncülüğü desen beyaz üstüncülüğü. Kadın düşmanlığı desen kadın düşmanlığı. İslamofobi desen İslamofobi. İsrail desen İsrail. Ne ararsan vardı, kötülük adına. Çıt çıkarmadılar. Unholy Alliance (Kutsalsızlık İttifakı). Biz seni görmezden gelelim. Sen de bizi görmezden gel.   

Demokrasinin kalbi’nde (16 Ocak) kopan fırtınaya bu yüzden ilgisiz kaldılar, sırtlarını döndüler. Zaten öncesinde, Trump’ın kendi icadı olan haksız yenilgi (veya çalınmış seçim) fantezisini hafif tertip dolaştırmışlardı. Onlara sorarsanız, Amerikan establishment’ının, kurulu düzeninin Trump karşıtı komplolarının biri bitiyor, diğeri başlıyordu. Bunun son örneği de aşı meselesiydi. (Antr parantez, Trump zerrece ilgilenmedi, koronavirüs karşısında halkının sağlığıyla. ABD’da bugün hasta sayısı 25 milyon, ölü sayısı 415,000. Korkunç rakamlar. İlki dünya toplamının dörtte biri, ikincisi beşte biri. Ama Trump geçtiğimiz yıl boyunca hiç vatandaşlarım için ne yapmalıyım diye düşünmedi. Allah kahretsin, bu da nereden çıktı ve beni nasıl etkiler, benim siyasî kaderimi nasıl etkiler diye baktı bütün sürece. Tehlike işaretlerine göz yumdu. Salgını küçümsedi. Bu da bir grip türü dedi. Ekonomiyi insan sağlığı ve hayatlarına tercih etti. Federal önlemler almayı reddetti. Bütün yükü valiliklere bıraktı. Burada dahi particilik yaptı. Demokrat valileri suçladı, Cumhuriyetçi valileri kayırdı. Maske takmayı dahi savunmadı ve kendi çevresinde uygulamadı. Muhafazakâr tabanının gerek aşırı liberal, gerekse komplo teorilerine yatkın siyasî kültürü — veya kültürsüzlüğü — ile ters düşmek istemedi. Bütün umudunu aşı geliştirilmesine bağladı. Amerikan ilaç ve eczacılık endüstrisini bu açıdan zorlamaya girişti.)

Sonunda aşı geldi gerçekten (ilk, Pfizer – BioNTech aşısı geldi), ama 3 Kasım 2020 seçimlerinden birkaç gün sonra geldi. Trump küplere bindi bu yüzden. Kendi seçilme şansını hedef alan kasıtlı bir tertip gibi gösterdi. Desteksiz suçlamaları Türkiye’de de yankı buldu. Trump’ın COVID-19 konusundaki bütün günahlarına zerrece değinilmedi. Ama aşı konusunda, muhtemelen çok önce geliştirildiği halde açıklamayı kasten geciktirdikleri iddia edildi. Mesele kamuoyuna duyurulması mıydı aşının? İster istemez aylar sürecek bir aşılama kampanyasıyla salgının önünün kesilmesi değil miydi? Üç gün sonra değil de üç gün önce açıklamak, bulundu demek, neyi değiştirecekti? Bu sorulara kimse bir açıklık getirmedi. 

Derken, 6 Ocak’taki Meclis işgal denemesine geldik. Bir ülkede, bir demokrasinin yaşadıklarıyla, fırsat bu fırsat, nasıl alay edilir? Oh olsunculuk kapladı ortalığı. Bakın ABD nasıl batıyor, Batı nasıl batıyor dendi. Bir, batıyor mu gerçekten? İki, batması iyi bir şey mi? Batsa ve çökse… kim kazanacak? Siz kazanacak mısınız? Dünya ve Türkiye neyin altında kalacak? “Batı medeniyeti”ne karşı “bizim medeniyetimiz” paradigması çerçevesinde, bu soruların da hiç üzerine gidilmedi.

Tersine, yeni bir karartma girişimi ufak ufak piyasaya sürüldü: Capitol baskını, Trump taraftarlarının içine sızdırılmış “derin devlet eliti” ajanlarının Trump’ı gözden düşürmek amacıyla tezgâhladığı bir provokasyon olamaz mıymış? Yani neymiş bu boynuzlular vb “tuhaf” adamlar? Nereden çıkmış bunlar; daha önce hiç yokmuş Amerika’da? Nasıl olmuş da o kadar korunan bir yere bu kadar kolayca girebilmişler? O resimler nasıl çekilebilmiş öyle rahat? Konfederasyon bayraklı adama, nasıl o kadar güzel poz verdirilebilmiş? Solcu haber ajansları nasıl mevzilenmiş öyle tam yerinde? Bütün bunlar bir komploya işaret etmiyor muymuş? Trump’ı darbecilik töhmetinden kurtarmayı amaçlayan bu tür şike imâları, 15 Temmuz’un şike olduğu iddiasının muadili ve simetriğine dönüştü. 

Ve nihayet bir de Biden hakkında tuhaf bir felâket tellallığı başgösterdi son günlerde. Televizyonlarda izliyoruz. Çokbilmişler gene car car konuşuyor: Efendim, Amerika çok bölünmüşmüş. Bu koşullarda, pek bir şey yapamazmış Biden. Kamala Harris derseniz, neredeyse sosyalistmiş. Ona da yaptırmazlarmış yani. “Türkiye” açısından korkacak bir şey yok yani. Sonuçta, önemli değişimler beklenemezmiş. Beklenmemeliymiş.  

Peki ya Biden’in 17 kararname birden imzaladığı ilk gün icraatına ne demeli? İklim ve küresel ısınma gibi bir insanlık sorununu yeniden ciddiye alması. Trump’ın bencil izolasyonizmine (infiratçılığına) kestirmeden son vermesi. ABD’yi derhal Paris Anlaşmasına geri döndürmesi. Gene ABD’yi derhal WHO’ya, Dünya Sağlık Örgütü’ne de geri döndürmesi. Göçmen düşmanlığını tersyüz etmesi. Müslüman ülkelere konan seyahat yasaklarını kaldırması. Yoksul sınıfları daha fazla gözeten ekonomik yardım önlemleri.

Ya yemin töreni konuşmasının içeriği? Özellikle şu cümleler: “400 yıldır biriken bir ırk adaleti çağrısı içimize işliyor. Herkes için adalet rüyası daha fazla ertelenemez. Gezegenimizi kendisinden bir hayat memat feryadı yükseliyor… Siyasî aşırıcılığın, beyaz üstüncülüğün, yerli terörizmin yükselişi…” Ve hiçbir anti-demokratın, hiçbir milliyetçinin ve hele otoriter milliyetçinin yapamayacağı, telaffuz edemeyeceği bir tesbit: “Demokrasilerde sağlanması en zor, en ele gelmez şey – birlik.” Sırf bu, Trump’tan ve Türkiye’nin Trumpçılarından farklı bir âlemden gelen bir ses. Devamında: “Bu günlerde birlikten söz etmenin bazılarına aptalca bir fantezi gibi gelebileceğinin farkındayım. Bizi bölen güçlerin derinliği ve gerçekliğinin farkındayım. Ama yeni olmadıklarının da  farkındayım. Bütün tarihimiz, Amerikan ülküsü, hepimizin eşit yaratıldığımız ülküsü ile haşin ve çirkin bir gerçeklik, ırkçılık, fıtratçılık ve korkunun bizi böldüğü gerçekliği arasında sürekli bir mücadeleden ibaret. Bu savaşın sonu yok ve zafer asla garanti değil.”

Ne diyorsunuz? Hiç olmazsa bunlara biraz kulak veremez misiniz? Bakın, ABD’nin ilk siyah başkanı ile ilk siyah (ve ilk kadın) başkan yardımcısı “tokalaşıyor” yukarıdaki resimde. İçinize hiç mi dokunmuyor? Yüreğinizi toptan mı kapattınız? Siz kimden yanasınız, demokrasinin kalpsizleri?

Önceki İçerik‘AYM kararları bağlayıcıdır. Yargı dağıtımı sosyal medyada değil, mahkemededir’
Sonraki İçerikFilistinliler bu seçimi 14 yıl bekledi